Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

15 Temmuz’da TSK’ya ait olmayan mühimmatla siviller vurulmuş

Sivilleri vuran zırh delici kurşunlar TSK envanterinde yok, 18 Temmuz’da Saray’ın duvarına atılan roket MİT envanterinde, imamda çıkan gizemli silah..

BOLD – Gazeteci Adem Yavuz Arslan, 15 Temmuz’da şehit edilen kişilerin bazılarının TSK envanterinde olmayan mühimmatlarla vurulduklarını yazdı. Arslan’ın mahkeme belgelerine dayandırdığı yazısında, mühimmatların TSK’ya ait olmadığının ispatlanmasına rağmen mahkemelerin durumu görmezden geldikleri belirtildi.

Arslan’ın yazısındaki çok ilginç bir bilgi ise, 15 Temmuz’dan üç gün sonra 18 Temmuz’da Saray’ın duvarına omuzdan ateşlenen bir füzeyle saldırı gerçekleştirildiği, bu füzenin 15 yıl önce TSK envanterinden çıkartılarak MİT’e verilen füzelerden biri olduğu bilgisi. Ancak darbe girişiminden üç gün sonra gerçekleşen bu patlamanın da üstü örtülmüş durumda.

Yavuz’un 15 Temmuz gecesi sivilleri vuran mühimmatların izini sürerek yazdığı ve TR724’te yayınlanan yazısı şöyle:

Adem Yavuz Arslan

15 Temmuz’da TSK’ya ait olmayan mühimmat kullanılmış

Neredeyse tüm 15 Temmuz yargılamalarında aynı durum söz konusu ama kamuoyu Nihal Olçok’un “Deliller süpürüldü, yollar temizlendi. FETÖ’cülerin de bizim de ortak paydamız var. İkimizin de delilleri yetersiz” demesiyle konudan haberdar oldu.

Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi’ne katılan Olçok ‘gerekirse’ oğlu Abdullah’ın mezarının açılmasına onay verebileceğini söyledi çünkü yargılamada en temel sorulara bile cevap bulunamıyor.

Gerçekten de 15 Temmuz yargılamalarını yapan mahkemeler tam da Doğu Perinçek’in ‘yargı siyasetin köpeğidir’ tanımlamasına uygun hareket ediyor. Sanıkların taleplerine cevap verilmiyor, mahkeme başkanları alenen ihsas-ı rey yapıyor.

Yazının ilerleyen bölümlerinde çok sayıda detay paylaşacağım. Ancak Ankara’da devam eden Jandarma Genel Komutanlığı davasında geçen bir diyaloğu örnek olarak alıntılayayım.

Sanıklardan Tarık Kaya, yargılamaya müşteki olarak katılan Mehmet Akif Arslan’a şu soruyu yöneltiyor “Din görevlisi olduğunuzu söylediniz. 15 Temmuz akşamı tahta saplı kaleşnikofla ateş ediyordunuz. O silahı nereden aldınız?”

Bu sorunun son derece meşru olduğunu bilmek için hukukçu olmaya gerek yok. Normal şartlarda mahkemenin de bu sorunun peşine düşmesi gerekirdi.

Ancak mahkeme başkanı “Evet geçelim o soruyu” diyerek konuyu kapatıyor.

AKP’LİLER ARTIK DURUŞMALARA GİTMİYORLAR

15 Temmuz yargılamaları başladığında başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere tüm AKP’liler mahkemelerin ‘ne yönde karar alması gerektiğini’ hatta bu kararları ‘ne kadar sürede vermeleri gerektiğini’ açıkça ifade ediyordu.

Kitleler AKP teşkilatlarında hazırlanan otobüslerle mahkemelere götürülüyor, sanıklar bu kalabalıklar arasından geçiriliyor, hem fiziki hem psikolojik baskı yapılıyordu. Ancak duruşmalar ilerledikçe bu organizasyonlar son buldu.

Bunun iki nedeni var. Birincisi Erdoğan 15 Temmuz’a dair algı çalışmaları amacına ulaştı. Kamuoyu Erdoğan’ın senaryosunu satın aldı. Artık mahkeme önlerinde idam ipi atmaya gerek kalmadı.

İkincisi ve en önemlisi sanıklar çok sağlam savunmalar yapıyorlar.

Ortaya dökülen çelişkiler, şüpheli işlemler ve cevapsız sorular mahkemeye gelen AKP’lilerin bile duyarsız kalamayacağı kadar açık seçik olunca duruşmaları görmezden gelmeye başladılar.

DELİLLER GELİŞİGÜZEL TOPLANMIŞ

Bu aşamada Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden Jandarma Genel Komutanlığı yargılamasının detaylarına bakalım.

Öncelikle şunu vurgulamak lazım; Nihal Olçok’un dediği gibi ortada sağlıklı denebilecek delil yok.

Bırakın kimin hangi silahla vurulduğunun tespitini, kamera kayıtları bile delil niteliğini kaybetmiş halde. Parmak izlerinden kimyasal bulgulara kadar her şey karışmış. Hatta aynı kişiye ait iki farklı otopsi raporu bile var. Daha önce dosyada olan veriler sonraki duruşmalarda ‘buharlaşmış’.

Mesela; 15 Temmuz’un sembol olaylarından Emniyet Terörle Mücadele Daire Başkanı Turgut Aslan’ın yaralanması, koruması Hasan Gülhan’ın şehit edilmesinde kullanıldığı iddia edilen 11CO1248 seri numaralı MP-5 tabanca ortadan kaybolmuş. Artık silahın kaydı yok.

Delil mahiyeti taşıyan önemli bir silahın kaydı siliniyor ve mahkeme sanıkların talebine rağmen silahın akıbetini araştırmıyor.

Bir başka tuhaflık şöyle; olay yerinden 5.56 mm çapında 377 kovan toplanmış. Bu kovanların da 44 ayrı silahtan atıldığı kriminal raporla sabit. Ancak 26 rütbeli sanık var ve bu sanıkların dışında 18 silahın sahibinin olması gerekiyor. Ancak mahkeme bu 18 silahı araştırmıyor. Girişte alıntıladığım kaleşnikofla ateş eden din görevlisi olayında olduğu gibi çok sayıda kişide silah var ancak bunların izi sürülmüyor.

Böyle olunca da kimin kimi vurduğu tespit dahi edilemiyor.

TSK’DA OLMAYAN MERMİ İLE ÖLDÜRÜLMÜŞLER

Devam edelim.

Mahkeme dosyasında yer alan otopsi raporlarına göre Mustafa Avcu, Yakup Başıbüyük ve Ömer Takdemir’in vücudundan zırh delici çelik mermi çekirdeği çıkarılıyor. Aynı zamanda darbecilerin kullandığı zırhlı personel taşıyıcının üzerinde de zırh delici çelik mermi çekirdeği çıkarılıyor.

Bu çok önemli bir detay.

Çünkü 9 mm zırh delici mermi TSK envanterinde yok. Sanıklardan teğmen Necip Erkul “ Bu mermiyi Sarsılmaz, Yavuz 16, Kılıç 2000, Zigzaver, Zigana T, Baretta 16, MP-5 ve suikast silahı Uzi tabancaları atabilir. Ancak 9 mm çelik çekirdeğin NATO kapsamındaki askeri personel tarafından kullanılması yasaktır ve birliklerde yoktur. O zaman nereden geldi bu 9 mm çelik çekirdekli mermi ve bu cinayetleri kim işledi?”

Bir başka soru işareti ise şu; Şehitler Ümit Çoban, Medet Ekizceli ve Rüstem Resul Perçin’in vücudundan çıkan mermilerin faillerini bulmak için yapılan çalışmanın raporuna göre (ANK-BLS-19-09077) bu mermiler sanıkların silahlarından çıkmamış. Tüm silahlar toplanmış ve baristik incelemesi yapılmış. Ancak maktüllerden çıkan mermiler bu silahlara ait değil. O zaman bu insanları kim şehit etti ? Neden araştırılmıyor ?

Son derece makul bir soru ve büyük bir şüphe. Ancak mahkeme bu konudaki şüpheler halen giderilebilmiş değil.

SARAY’IN BAHÇESİNDE TUHAF İŞLER

Bilindiği gibi 15 Temmuz’un en garip işlerinden birisi Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda yaşandı.

Erdoğan’ın orada olmadığını bildiği halde bir avuç asker Beştepe’ye gitti ve anında etkisiz hale getirildiler. Darbe ‘bittikten’ saatler sonra bir F-16 Saray’ın dış avlusunun dışına bomba attı. Bu olay Erdoğan rejimi tarafından yıllardır en etkili propaganda malzemesi olarak kullanılıyor.

Yine mahkeme kayıtlarına bakalım.

Mesela 2 Mayıs 2018 tarihli bomba imha evrağı.

16 Temmuz saat 17.30’da Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanlığı Botanik Parkı içinde bulunan sulama sondaj kuyusu binasının önünde toprak zemininde askeri malzemeler arasında bir çuval bulunuyor. Yapılan incelemeye göre çuvalda 2 kg ağırlığında patlayıcı, elektirik kapsülü, aydınlatma fişekleri ve 20 metre uzunluğunda saniyeli fitil bulunuyor.

Tarihe ve saate dikkat.

Bilindiği kadarıyla Cumhurbaşkanlığı Külliye’sine giren darbeci yoktu. O patlayıcıları Cumhurbaşkanlığı yerleşkesine kim soktu? Amacı neydi?

Gelelim daha büyük bir soru işaretine. 18 Temmuz 2016. Yani darbe girişiminden 3 gün sonrası. O tarihe kadar binlerce kişi gözaltına alınmış, darbeci olmakla suçlanan askerler çoktan toplanmış, işkence görmekteler.

Saat 11:45’te Cumhurbaşkanlığı Külliyesi 3 nolu giriş kapısının yanındaki demir korkuluklara askeri mühimmat atıldığı bilgisi alınıyor. Mühimmatın etkisiyle demir korkuluklarda eğilme oluyor. Kriminal rapora göre “sevk motor yakıtının ABD yapımı, ana patlayıcı maddesi olarak TNT olan M41 serisi yerden havaya omuzdan atılan RDY füzesi mühimmatının gövde kısmına ait olabileceği…”

Bu roketi kimin attığı hala muamma.

Sanıklardan Necip Erkul “RDY roketi Hava Kuvvetleri Komutanlığı envanterinden 15 yıl önce çıktı ve bu ekipman MİT’te devredildi” iddiasında bulunuyor. Saray’ın bombalanması, bombalanma şekli zaten şüpheliydi, bu veri doğruysa ortada büyük bir komplo var demektir. Bu kadar korumanın, polisin, kameranın ve vatandaşın arasında darbecilerin gelip oraya roketle saldırması, hemde 3 gün sonra pek akla yatkın değil.

Eğer saldırı gerçekten TSK envanterinden çıkan bir mühimmatla yapılmışsa 15 Temmuz’un aydınlatılması için bu mühimmatın izinin sürülmesi gerekiyor. Ancak bunu yapması gereken savcılar ve mahkemeler gerekli adımları geride kalan 3,5 yılda atmadı.

SİLAH VE MÜHİMMAT TSK’YA AİT DEĞİLSE?

Görüldüğü gibi 3,5 yıl geçmesine rağmen darbeye dair temel sorular cevapsız kaldı.

Düşünsenize, şehitlerden çıkan kurşunların bir kısmı TSK envanterinde olmayan silah ve mühimmata ait çıkıyor. Peki bu kişileri kim şehit etti ? Birileri o gece daha çok kişinin hayatını kaybetmesi için ‘sahaya mı indi’?

Bu aşamada dönüp açık kaynakları tarayalım.

30 Temmuz 2016’da Ankara’nın Çubuk ilçesinde işlenen bir cinayette kullanılan MP-5 otomatik silahın 15 Temmuz akşamı Ankara Emniyeti önünde dağıtlan silahlardan olduğu ortaya çıktı. Valilik skandalın ortaya çıkması üzerine o akşam zimmetsiz silah dağıtıldığını kabul etti. Ancak ne kadar silah dağıtıldığı ve ne kadarının geri toplanabildiğine dair sorular yine cevapsız kaldı.

Bir diğer önemli veri bugünlerde Libya tezkeresi ile yeniden gündem olan SADAT’ın psikolojik harp sorumlusu Prof. Dr Nevzat Tarhan’ın Habertürk televizyonuna yaptığı açıklama.

Nevzat Tarhan aynen şunları söyledi; “28 Şubat’ta YAŞ diye bir mekanizma vardı, yüzlerce, binlerce insanı tasfiye etti… Bu yaşanan süreçte -1000’in üzerinde subay astsubay- bu kişiler ne yaptılar? Bunlar tankın paletini takozlamayı biliyorlar. Bunlar periskopun üzerine çıkıp köreltmeyi biliyorlar. Bunlar tankın mazot hortumunu kesmeyi biliyorlar. Bunların hepsi o gece sahaya çıktı… Tankın üstüne çıktılar. Yaralananlar var aralarında.”

Yani o gece 1000’in üzerinde eski subay astsubay sahadaydı. Eski ya da yeni, ne kadar JİTEM’cinin sahada olduğuna dair bir veri ise yok.

MİT’in kendi 15 Temmuz raporuna göre sayısı belirtilmeyen MİT personeli de sahada ve silahlıydı. MİT kendi raporunda ‘etkili mücadele’ edildiğini ifade ediyor ama bu silahlarla kime ateş edildi, kim ‘etkisiz hale’ getirildi belli değil.

15 Temmuz akşamı muhtelif yerlerde sniper olduğuna dair sayısız kanıt mevcut.

Mesela AKP seçmeni olduğu profilinden rahatlıkla anlaşılabilen Mansur Işık isimli kullanıcı Twitter hesabından yaptığı yayında Sniper’in sivillere ateş ettiğini anlatıyordu. Bir başka görgü tanığı Harbiye Orduevi’nin çatısında sniper olduğunu iddia etmişti. Ayrıca o gece hayatını kaybeden gençlerden Mahir Ayabak’ın annesi, Ülke TV mikrofonlarına şunları söylemişti: “Hainler orada pusuda yatıyorlarmış. Siyah bir transit, keskin nişancılar varmış içinde. Halkın üzerine ateş açıyorlar ve maalesef sırtından girip oğlumun kalbini parçalayarak… Oğlum orda şahadet şerbetini içiyor.”

‘POLİSİ ÖLDÜREN MERMİ BİZİM SİLAHIMIZDAN DEĞİL!’

Erdoğan’a suikast davası sanıklarından Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görev yapan Üsteğmen Mehmet Demir’in mahkemede söyledikleri de aynı odakları işaret ediyor: “Bizden önce bir grup Marmaris’e gelmiş ve ölümler onların girdiği çatışmada olmuştur. Bizden önce gelenler Türk Silahlı Kuvvetleri personeli değildir. Paramiliter gruplar olduğuna inanıyorum. Biz çatışmaya girmemeye büyük özen gösterdik… Olaydan sonra toplanan 772 boş kovandan 192’si bize aittir. Ortalama kişi başı 10 mermi atılmadı. Üzerimizde 6 şarjör olan bizler ancak birisini kullanmıştır… 03.20’den önce farklı gruplar gelip çatışma çıkartmışlardır. İlk ateşi de polisler açmıştır. Şehit polisin göğsündeki ateş timin atışıyla olmaz. Timin atışının ters istikametindedir.”

Dosyaya Nihal Olçok ile başladık yine onunla bitirelim.

11 Temmuz 2017’de Teke Tek programında Fatih Altaylı’nın sorularını cevaplayan Olçok şöyle konuştu “ Eşimi ve oğlumu sniper vurdu, O kurşun öyle kurşun değildi biliyorsunuz. Deldi geçti, değil, yardı geçti. Erol Bey vuruluyor, Abdullah o gece sussa, ‘Baba’ diye bağırmasa vurulmayacak. Biliyor musunuz ben Emir ve Şamil’e (diğer oğulları), ‘Babanızı ve abinizi vuran kişiler vuruldu’ dedim. Tek nedeni vardı. İntikam hisleri olmasın diye… Ama sabah 06.30-07.00 gibi haber geldi ki gerçekten vurulmuşlar.”

Resmi söyleme göre Erol Olçok ‘askeri ikna’ya doğru giderken vurulmuştu.

Ancak otopsi raporuna göre sırtından ve eğimli bir açıyla vurulmuştu. Yani askeri iknaya giderken askerlerce sırtından vurulması imkansızdı. Karar Gazetesi bu çelişkiyi önce manşetine taşıdı sonra nedense haberi kaldırdı ama bu soru hala cevapsız.

Görüldüğü gibi 15 Temmuz akşamı yaşananlara dair cevaplanması gereken çok soru var.

Ne soruşturmalar doğru dürüst yapıldı ne da yargılamalar gerektiği gibi yapılıyor. Ancak ortada net bir durum var; bazı şehitlerin vücudundan TSK’ya ait olmayan mühimmat çıkıyor. Bazı mühimmatlar ise sanıkların silahlarından çıkmamış.

Peki o zaman bu şehitlerin katilleri kim ya da kimler?

Analiz

Arap Entelektüeli Erdoğan’a nasıl bakıyor: Çarpıcı bir İhvan yazısı

Erdoğan yeni Osmanlı hayallerine nasıl kapıldı, İhvan ve hilafetle bunun nasıl bir ilgisi var. Ürdünlü düşünür Kallab’dan okunması gereken analiz..

BOLD – Ürdün eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı yazar Salih Kallab, Erdoğan’ın Suriye ve Libya ile depreşen Osmanlı hayalleri, bunun Müslüman Kardeşler (İhvan) ile ilişkilerine dair çarpıcı ve sert bir yazı kaleme aldı. Ürdünlü düşünür Kallab’ın yazdıklarını okumak, Arap entelektüelinin Erdoğan’a bakışını anlama açısından son derece önemli.

Şarkul Avsat’ın Türkçe sayfasında yayınlanan yazıyı sunuyoruz:

Salih Kallab

Erdoğan İhvan Osmanlı ve Araplar üzerine

Osmanlı devletinin güneşinin batışından bu yana tam bir yüzyıl geçti. Bilindiği gibi, Recep Tayyip Erdoğan dışında –özellikle Müslüman Kardeşler’in kendisini mürşidleri seçmelerinden sonra- şu ana kadar Osmanlı’nın geri dönmesi çağrısında bulunan ve ordularının ulaştığı toprakları Türk toprağı sayan kimse olmadı.

Bu noktada, Müslüman Kardeşler’in bazı liderlerinin gizli ve dar çevrelerinde olsa da sultanları halife oldukları için – ki bunun kesinlikle gerçekle bir ilgisi yoktur- Osmanlı devletinin geri dönmesi gerektiğinden bahsetmeye devam ettiklerinin bilindiğini belirtmeliyiz.

Yine bilindiği gibi, Osmanlı devletinin yıkılışından sonra başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Erdoğan’dan önce cumhurbaşkanlığı makamında bulunanlar, sırayla Osmanlının mirasının üzerini daha fazla toprakla örtmüşlerdi. Hatta hepsi olmasa da çoğu kendisini reddetmişti. Çünkü onlara göre Osmanlı, geri kalmış, despot, otoriter, gerici bir devletti. Batılı ülkelerin çoğunun laik ülkelere dönüşmesine tanık olan 20’inci yüzyılın gerekliliklerine cevap veremeyen bir devlet olduğunu düşünüyorlardı. Bilindiği gibi bu yüzyıl, aynı zamanda özellikle Uzak Doğu’da Sovyetler Birliği, Çin Halk Cumhuriyeti ve daha sonra Vietnam ve Kuzey Kore gibi sosyalist ve komünist ülkelerin ortaya çıkışına da şahit olmuştu.

Erdoğan, Osmanlı devletini geri getirme “virüsü”ne uluslararası Müslüman Kardeşler örgütünün “Mürşid”i seçildikten sonra yakalandı. Onun için en önemlisi, 20’inci yüzyılın başında geri dönüşü olmayacak biçimde giden bu hilafeti geri getirmek değildir. Asıl amaç, Doğu Akdeniz’i ele geçirmek ve Kuzey Afrika kıyılarına kadar ilerleyip Libya’yı kontrol etmektir. Çünkü Muammer Kaddafi’nin Cemahiriyesi Libya, stratejik coğrafi konumunun yanısıra dev bir doğalgaz ve petrol deposu ve altın madeni sayılıyor. Görünüşe bakılırsa, Türk Cumhurbaşkanı ve kendisi ile birlikte uluslararası Müslüman Kardeşler örgütünden “kardeşleri”nin ağzını sulandıran da budur.

Müslüman Kardeşler’in genel mürşidi olan ama yıkılan o “ihtişamlı” Osmanlı devletini geri getirmeye çalışmak belki de Erdoğan’ın hakkıdır. Bundan başka, sadece Libya değil ona göre Osmanlı süvarilerinin atlarının nallarının değdiği her yeri Osmanlı mülkü ve kendisini de onun “mirasçısı” sayma hakkına sahip olabilir. Bu Osmanlı süvarileri yağma, egemen oldukları topraklarda halkların ve ulusların önde gelen kişilerine işkencede çok ileri gitmeleriyle biliniyorlardı. Buna maruz kalan uluslar arasında Osmanlıları uzun yıllar önce medeniyet, ilerleme ve kalkınmada geçmiş olan Arap ulusu da bulunuyor.

Recep Tayyip Erdoğan’ın bile alay etmeye ve dünya medeniyetindeki rollerini inkar etmeye başladığı Araplar; Emeviler, Abbasiler ve Fatimiler döneminde olsun Osmanlı devletinden bin kez daha önemli “imparatorluklar” inşa etmişlerdi.

Uluslararası Müslüman Kardeşler örgütünün Genel Mürşidi olması itibariyle, yüce Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) ve Hulefa-i Raşidin’in mensubu olduğu Arap ulusunun, Tarık bin Ziyad’ın önderliğinde daha sonra Cebelitarık adı verilen boğazı geçtiğini, İspanya’da Endülüs medeniyetini kurduğunu biliyordur. Kendisi bunu inkar edip, tanımazlıktan geliyorsa insaflı tarih kitaplarına, aralarında ünlü Oxford’un olduğu bütün Batılı üniversiterlere bakmalıdır. Oxford Üniversitesi, o çok geride kalan dönemde, uzun yıllar Arap Endülüs şehirlerinde dolaşan ve ülkesine bir dizi çocuk kitabıyla dönen bir İngiliz tarafından kurulmuş küçük bir okuldu. Eğitime bu kitaplarla başlayan okul daha sonra dünyanın en önemli üniversitelerinden bir haline geldi.

Araplar, büyük İslam dininden, Emevi, Abbasi ve Fatımi devlet ya da imparatorluklarından önce de büyük ve ileri devletler kurmuşlardı. Bunlardan bir tanesi de başkenti Petra Antik Kenti olan Nebati Krallığı’dır. Bu krallığın toprakları Nakab ve Sina bölgelerini, mevcut Ürdün’ü ve Arap yarımadasının kuzeyini kapsıyordu. Tütsü Yolu üzerinde “stratejik” bir duraktı.

Yemen’den gelip Biladu’ş-Şam* (Levant), Mısır ve Akdeniz’e giden kervanların takip ettiği yolun kavşak noktasında yer alıyordu. Buna ilaveten Araplar, ünlü Gassaniler ile başkenti Hîre olan ve krallarının hakimiyeti Irak’a kadar uzanan Lahmîler devletlerini de kurmuşlardı. Elbette bu devletler İslam’dan uzun yıllar önce varlık göstermişlerdi.

Bunları zikretmekten kastımız, Türk kardeşlerimizi hafife almak değildir. Zira tarihsel olarak önce onlar bizden sonra da biz onlardan olmuştuk. Maksadımız, Osmanlılardan bahsederken kullandığı dilin kesinlikle kabul edilemez olduğunu Erdoğan’a anlatmaktır. Onların mirasçısı olduğu, Libya ya da başka bir yerde olsun bir zamanlar Osmanlı yönetimi altında olan yerlerin onun ve Türkiye’nin hakkı olduğu iddiasının kabul edilemez olduğunu anlamasını sağlamaktır. Çünkü bu durumda, Bizanslıların İstanbul’u, imparatorluklarının sınırları Yunanistan’a ulaşan ve bugünkü Ortadoğu’nun büyük bir bölümünü işgal eden Perslilerin de atalarının topraklarını geri almaya hakları olurdu.

Bu konuda kesin olan şu ki, Türk kardeşlerimizin çoğu, Erdoğan’ın yönelimlerine, tutumlarına ve beklentilerine egemen olmaya başlayan bu Osmanlı eğilimini desteklemiyorlar. Tarihin rotasını geriye çevirmenin mümkün olmadığını hatta imkansız olduğunu biliyorlar. Bu bölgede ve bir zamanlar Osmanlı devletinin uzandığı tüm toprakları geri almaya hakları varsa Arapların da İskenderun sancağını geri alma hakkına sahip olduklarını kabul etmeleri gerektiğini biliyorlar. Bu durumda Yunanlıların ve Bizanslıların bir zamanlar onların olan toprakları geri almayı iddia etme hakkına sahip olacaklarını biliyorlar. Aralarında Diyabakır’ın da olduğu birçok şehrin bir zamanlar Arap şehri olduğunu, bu çağda Erdoğan’ın yaptığı gibi eski defterleri açmanın sonunun kötü olacağını, gerçekten yıkıcı savaşlara ve çatışmalara yol açağını biliyorlar.

Erdoğan ve onunla birlikte bu eskimiş ‘teselli’yi destekleyen herkesin dikkate alması gereken bir şey var; o da Türkiye’nin kendisinin bölünme ve parçalanma olasılığı ile karşı karşıya olduğudur. Türkiye topraklarında siyasi ve demografik dengede önemli bir figür olan Kürtler de yaşıyor. Bir gün mutlaka bağımsızlıklarını kazanacaklar ve hak ettikleri bağımsız devletlerini kuracaklar. Aynı şekilde, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin 15’inci ili olan Arap İskenderun Sancağı da eninde sonunda Suriye’ye geri dönecektir. Sömürgeci Fransız yönetimi, İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında, 1939 yılında savaşta Müttefik devletleri desteklemesini garanti altına almak için İskenderun’u Türkiye’ye vermişti. Bölgenin Arapça olan İskenderun ismi daha Atatürk zamanında Hatay şeklinde değiştirilmişti.

Araplara İslam’ın yanısıra gerçekten büyük tarihi bağlar ve ilişkilerle bağlı Türk kardeşlerimiz için en iyisi, Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler’in Genel Mürşidi olduktan sonra açtığı bu kapıları kapatmaktır. Çünkü Erdoğan’ın Osmanlı mülkü olarak tanımladığı topraklar sahiplerine geri dönmüştür. Osmanlılar artık tarih kitabının sona erip kapanan bir sayfasıdır. Libya, içerisinde Osmanlı değil – zira Osmanlı devletinin hakimiyeti altındaki topraklarda yaşayanların hepsi Osmanlı sayılırdı- Türk asıllı azınlıkları da içeren Libya halkınındır. Zira bilindiği gibi, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra her şey değişti ve eski dönem Osmanlılardan geride bir şey kalmadı. Dolayısıyla, Türkler ile Arap kardeşlerinin yapacağı en iyi şey, İslam ve Müslümanların halifesi olduğu gerekçesi ile – ki bu doğru değildir- Erdoğan’ın açtığı bu sıkıntılı sayfayı tamamen kapatmaktır.

Erdoğan’ın yalnızca uluslararası Müslüman Kardeşler örgütünün Mürşidi olduğu için Müslümanların da halifesi olması hiçbir şekilde mümkün değildir.

*Bugünkü Filistin, Ürdün, Lübnan ve Suriye’yi içerisine alan geniş coğrafya (çn.)

ORJİNAL LİNK İÇİN TIKLAYIN

Erdoğan rejimi Türkiye’yi Libya’da ateşe mi atıyor?

Okumaya devam et

Analiz

Rus Basını “Erdoğan Berlin’de çıldırdı” diye yazmasının sebebi

Rus Basını, Berlin’deki Libya zirvesinde Erdoğan için “çıldırdı” tabirini kullandı hatta toplantıyı terkettiğini yazdı. Peki maddelerde Erdoğan’ı kızdıran hezimet neydi.

BOLD ANALİZ

FATİH YURTSEVEN 

Erdoğan Neden Çıldırdı?

Rusya’nın en çok satan gazetelerinden Moskovsky Komsomolets Erdoğan’ın; Libya’ya Türk Ordusu’nun müdahale etmesini teklif eden planına destek verilmeyince çıldırdığını ve Konferans’ı planlanan zamandan önce terk ettiğini, yazdı. Peki, 55 maddelik Berlin Zirvesi Sonuç Bildirgesi Erdoğan’ı çıldırtacak başka hangi maddeleri içeriyor.

Erdoğan’ın Zirveye Katılması Diplomatik Bir Başarı Değil

Öncelikle bir konuyu hemen açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Erdoğan’ın Berlin Konferansı’na katılmasını masada olmamız açısından diplomatik zafer olarak sunanlara karşı, bir hususu hatırlamakta fayda var. Türkiye başından beri Libya sürecinin içinde. Hatta Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu 2015 yılında Süheyrat Anlaşması imzalandıktan sonra bir konuşma yapmış, yapılan resmî açıklamalarda Türkiye’nin politik geçiş sürecine destek verdiği vurgulanmıştı.

Ayrıca, Yunanistan’ın Konferans’a katılmaması da Türkiye açısından bir diplomatik başarı olarak değerlendirilemez. Zira, Yunanistan başlangıçta Berlin sürecine dahil değildi. İşin içerisine Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının paylaşımı konusu girince, Yunanistan sürece dahil olmak istedi. Almanya sürecin sabote edilmesini engellemek için bu talebe olumlu cevap vermedi.

Berlin Konferansında bir diplomatik ve askeri başarıdan söz edilecekse, o da Erdoğan’ı kendi ile aynı masaya oturmak zorunda bırakan darbeci general olarak adlandırılan Sisi’nin zaferidir. Mısır hem Moskova ateşkes görüşmeleri hem de Berlin Konferansı öncesinde yapmış olduğu askeri tatbikatlar ile özelikle de Kadir 2020 Tatbikatı ile yabancı güçlerin (burada kastedilen ülke Türkiye), Libya’ya müdahalesi durumunda askeri olarak Libya’ya müdahaleye hazır olduğunu gösterdi.

                Berlin Konferansında Hangi Kararlar Alındı

Sadece Libyalıların yönetimde olduğu ve sahiplendiği bir süreç sonunda başarıya ulaşılabileceği görüşü tüm taraflarca kabul edildi. Libya’daki çatışmaların ülkede yaşanan istikrarsızlığının, kurumlar arasında yaşanan bölünmüşlüğün ve yetki karmaşasının sadece Libya’nın değil bütün bölgenin güveliğini tehdit ettiği, El Kaide ve IŞID gibi terör örgütlerinin yeniden ortaya çıkmasına imkân tanıyacak şartların oluşmasında neden olduğu, yeni bir göç dalgasının başlayabileceği, ifade edildi. Bu koşulların bertaraf edilmesi için Libya’ya gerekli desteğin verilmesi karara bağlandı.

Konferansa katılan ülkeler BM Libya Özel Temsilcisi Ghassan Salame tarafından hazırlanan 3 aşamalı planı desteklerini kayıt altına aldılar. BM’ler tüm barışçıl bir çözüm için tüm tarafları bir araya getirmesi talep edildi. Kesinlikle askeri bir çözüm düşünülmediği vurgulandı. BM’lerin süreç içerisinde merkezi rol oynayacağı, Süheyrat Anlaşması ve BM Güvenlik Konseyi (BMGK) kararlarının temel metinler olduğu ve sorunun çözümünde izlenecek yöntemlerin bu metinler ile uyumlu olması gerektiğinde uzlaşıldı. Afrika Birliği sürece dahil edildi. BM Libya Destek Misyonuna her türlü desteğin verileceği ifade edildi.

Silahlı grupların silahsızlandırılması, savaşan gruplara silah desteğinin kesilmesi, paralı askerler ve diğer silahlı grupların Libya’ya intikal ettirilmesine son verilmesi, BM’nin silahsızlandırma faaliyetlerine nezaret etmesi, ilgili teknik komitelerin kurulması, sürece müdahil olan ülkelerin BM tarafından terörist olarak kabul edilen gruplarlar ilişkilerini sonlandırması, BMGK’ya ateşkesi ihlal eden veya ihlal edilmesine destek veren ülkelere yaptırım uygulanması için çağrı yapılması, tüm ülkelerin BMGK’nın 1970 sayılı kararı doğrultusunda silah ambargosuna uymaları, uygu gözetlemesi de dahil ambargonun etkinlikle uygulandığının izlenmesi, BMKG’nin bu tür faaliyetler için bilgilendirilmesi ve ülkelerin istihbarat paylaşımına teşvik edilmesi, sonuç bildirgesine giren maddeler arasında yer alıyor.

                Dünya Beşten Büyük Değilmiş

Ayrıca bildiride “Politik Sürece Dönüş” başlığı altında işleyen bir Başkanlık Konseyi’nin kurulması, BM himayesinde bağımsız ve tarafsız bir Seçim Kurulu tarafından organize edilecek seçimlerin yapılması, geçiş sürecinin sonlandırılarak herkesi kapsayan bir hükumetin kurulması ve bu hükumetin Temsilciler Meclisi tarafından onaylanması konularına da yer verilmiş.

Maddeler de anlaşılacağı üzere BM ve BMGK’den sürece daha etkin dahil olması, merkezi bir rol oynaması talep ediliyor. Erdoğan’ın daha önce söylediğinin aksine “DÜNYA DEMEK Kİ BEŞTEN BÜYÜK DEĞİL”

Silah Ambargosu ve ateşkesin BM denetiminde uygulanması ve ülkelerin istihbarat paylaşımında bulunması halinde Erdoğan rejimi eskisi gibi kolaylıkla Libya’ya silah yardımında bulunmayacak. Özellikle Yunanistan bu durumu avantaja çevirmek için süreci yakından takip edecektir. Erdoğan Rejimi ve Yunanistan ilişkileri yeni krizlere gebe diyebiliriz.

                Doğu Akdeniz Nasıl Etkilenecek?

Süheyrat Anlaşması politik geçiş döneminde ana metin olarak kabul edildiği için Temsilciler Meclisi hem BM hem de Berlin Konferansı sonuç bildirgesine göre yasal bir organ. Bu anlaşmaya göre uluslararası anlaşmaların geçerli olabilmesi için Temsilciler Meclisi tarafından onaylanması gerekiyor. Hafter daha önce bu anlaşma için vatana ihanet demişti. Temsilciler Meclis Başkanı hem BM’ye hem de Arap Birliğine Türkiye ile yapılan anlaşmaları tanımadıklarını söylemişti. Bu şartlar altında Ulusal Mutabakat Hükumeti ile yapılan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Anlaşmasının geçerli olacağını beklemek hayal olur. Erdoğan rejimi anlaşmanın fiili olarak yürürlükte olduğunu göstermek için Girit güneyinde sondaj faaliyetlerine başlayabilir. Ancak bu çok düşük bir ihtimal. Zira, BMGK sürece aktif olarak müdahalesi bu seçeneği ortadan kaldıracaktır.

Erdoğan rejimi bunun yerine tarafları uzlaşmaya zorlamak için Kıbrıs güneyinde sondaj faaliyetlerine devam edecektir. Ne kadar ileri gidileceği ise Rusya’nın vereceği desteğe bağlı olacaktır.

Erdoğan rejimi sayesinde Türkiye etki coğrafyasındaki kredisini sıfırlamaya devam ediyor. Türkiye teröre destek veren ülke olarak anılıyor. Berlin Bildirisi bu yönüyle Türkiye’ye aslında Erdoğan rejimine terör grupları ile ilişkisini kesmesi, silah yardımında bulunmaması konusunda en üst perden yapılmış bir uyarı olarak kabul edilebilir. Moskova hezimetinden sonra Erdoğan Berlin’den de eli boş döndü. Bu durumda çıldırması da gayet doğal.

TürkAkım Projesi Ne Kadar Türk!

Okumaya devam et

Analiz

TürkAkım Projesi Ne Kadar Türk!

“TürkAkım projesi Anlaşma metnini Ruslar yazsa ve kelimesine dokunulmadan bu anlaşma tercüme edilse ortaya ancak böyle bir metin çıkardı. ”

FATİH YURTSEVEN

ANALİZ

24 Kasım 2015 tarihinde Türk F-16’ları Rus savaş uçağını düşürdüğünde, kimse bir uçak krizinin her iki ülke ilişkilerinde hayal dahi edilemeyecek değişikliklere neden olacağını beklemiyordu. Herkes Rusya’nın aynı şekilde karşılık vereceğini düşünüyor, Türkiye; acaba olası bir çatışmada “NATO beni ne kadar destekler” sorusunun cevabını arıyordu. Türkiye, Rusya ile karşı karşıya gelmemek için Karadeniz üzerindeki planlı keşif uçuşlarını iptal etti, savaş uçaklarını Suriye sınırına yaklaştırmadı. Doğu Akdeniz’de donanma gemilerine Rus gemilerinden uzak durmaları söylendi.

Ruslar Mart 2016 tarihinde BM Güvenlik Konseyi’ne Erdoğan rejiminin Suriye’de cihatçı gruplara gönderdiği silahlar ile IŞID ile yapılan petrol ticaretine ait belgeleri sundu. Türk-Rus ilişkilerinde ne olduysa bundan sonra oldu. Ruslar Akkuyu Nükleer Santral projesinde Taşucu Limanı’nı kullanma hakkını kazandı, Erdoğan rejimi sayesinde 300 yıllık Doğu Akdeniz’e inme hedeflerine ulaştılar. Peki, bunlar olurken ismi TürkAkımı olan projede neler yaşandı. Türkiye hiç mi bir şey kazanmadı.

İsminde “Türk” ifadesi olsa da TürkAkım Projesi Rusya’nın hak ve çıkarları açısından son derece avantajlı bir yatırım.

Rusya yaklaşık 30 senedir, özellikle de 2006 ve 2009 yıllarında yaşanan krizlerden dolayı Avrupa’ya gaz akışında Ukrayna’yı devre dışı bırakmak istiyordu. Almanya ile yapılan Kuzey Akım-2 ve Türkiye ile yapılan TürkAkım projelerinin toplam kapasitesi (55 bcm+15,75 bcm) 70 milyar metre küp (bcm). Rusya her iki projede tam kapasite çalışmaya başladığında Ukrayna’ya bağımlı olmadan Avrupa’ya gaz satabilecek konuma gelecek. ABD’nin her iki boru hattı projesini yaptırım kapsamında alması ve Kuzey Akım-2 projesinin 2020 ortalarına kadar gecikmesi Rusya ve Ukrayna arasında doğalgaz transit anlaşmasının yenilenmesini kolaylaştırdı. Buna rağmen Rusya’nın Ukrayna’ya karşı eli her zamankinden daha güçlü. Rusya, Türkiye sayesinde doğalgaz iletiminde Ukrayna’yı devre dışı bırakmaya çok yakın. 30 yıllık hayali Erdoğan rejimi sayesinde gerçek oldu.

Rusya Türk Akımı ile elini çabuk tutarak Güney Avrupa pazarına Güney Gaz Koridoru projelerinden daha önce ulaşacak. Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Macaristan TürkAkım sayesinde Rus gazını kullanacak. Rusya bu proje sayesinde bölgenin enerji denklemine de dahil olacağı için, bu ülkeler üzerinde jeopolitik olarak da konumu sağlamlaştırmış olacak.

Güney Akım Projesi daha ucuz maliyetle TürkAkım projesi oldu.

Rusya’nın başlangıçta niyeti Ukrayna’yı Güney Akım Projesi ile devre dışı bırakmaktı. Ancak AB’den gelen itirazlar ve ekonomik koşullar bu projenin rafa kalmasına neden oldu. TürkAkım projesi maliyet olarak Güney Akım projesine göre 10 milyar dolar daha ucuz. Rusya petrol fiyatlarında yaşanan düşüş nedeniyle ekonomik olarak zorlanmasına rağmen projeyi hayata geçirmekte tereddüt etmedi. Rusya, Türkiye sayesinde aynı amaca hizmet edecek başka bir boru hattına 10 milyar dolar daha ucuza sahip oldu.

TÜRK AKIM TÜRKİYE İÇİN NE İFADE EDİYOR

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu tarafından hazırlanan 2018 yılı Doğalgaz Piyasası Sektör Raporuna göre ithal edilen toplam gaz miktarı 53,5 bcm. Bu miktarın 23,6 bcm’lik kısmı (yaklaşık olarak %44) Rusya’dan alındı. Rakamlardan anlaşılacağı üzere Türkiye doğalgaz tedarikinde büyük oranda Rusya’ya bağımlı. Türkiye Hazar Denizi’nin hukuki statüsünün belirlenmesine rağmen Türkmen gazı gibi daha ucuz gaz tedarikine imkân tanıyacak projelere yönelmek yerine, Rusya’ya olan mevcut bağımlılığı devam edecek projeleri tercih ediyor.

Türk Akımı her biri 15,75 bcm kapasiteli iki boru hattından oluşuyor. Her iki hattın da deniz kısmını Rusya inşa ediyor. Türkiye’nin milli şebekesi ile irtibatlandırılacak hattın kara kısmı Boru Hatları ile Petrol Taşıma Anonim Şirketi tarafından inşa edilecek. Avrupa’ya gaz taşıyacak diğer hattın inşası ise sermayesi %50-%50 Türk ve Rus firmalarına ait olacak konsorsiyum tarafından yapılacak.

Şu anda Türkiye Rus gazını, Ukrayna-Moldova-Romanya ve Bulgaristan üzerinden gelen “Batı Hattı” ile “Mavi Akım Hattı” vasıtasıyla alıyor. Yapılan anlaşmaya göre; TürkAkım’ı devreye girdiğinde Batı Hattından alınan gaz, aynı ticari koşullarda şartlar değiştirilmeden TürkAkım üzerinden alınmaya devam edilecek. Anlaşmanın geçerlilik süresi 30 yıl. Bu durumda TürkAkımı projesi ile birinci hattan gelecek gelecek 15,75 bcm’lik doğalgaz daha önce Batı Hattından alınan anlaşma süresi 2021 yılında bitecek olan 14 bcm’lik doğalgazı ikame edecek. Buradan Türkiye’nin kazancı fazladan yıllık 1,75 bcm gaz olacak.

TürkAkım’ına devre edilecek 14 bcm’lik gazın 4 bcm’i BOTAŞ’a ait. BOTAŞ için gaz alım sözleşmesi 2021 yılında bitecek. Geriye kalan 11,75 bcm’lik gaz için henüz Türkiye ve Rusya arasında ticari sözleşme imzalanmış değil. Türkiye Batı Hattından alığı gaz için Ukrayna-Moldova-Romanya ve Bulgaristan’a transit ücreti ödüyor. TürkAkımı ile gaz doğrudan Türkiye’ye geleceği için gaz fiyatının transit ücretlerinden dolayı düşmesi gerekiyor.
Ancak anlaşma aynı ticari koşulları zorunlu kıldığı için en azından 4 bcm’lik BOTAŞ gazı için 2021 yılında kadar aynı para ödenecek.

Ukrayna bütün olumsuz koşullara ve toprakları Rusya tarafından işgal edilmesine rağmen doğalgaz transit anlaşması ile Gazprom’dan 2,5 milyar dolar tazminat alacak ve 5 yıl süre ile transit ücretlerinden yaklaşık 7 milyar dolar para kazanacak. TürkAkım ile alınacak gazın miktarı ve anlaşmanın süresi ile şuandaki ortalama gaz fiyatları beraber bir hesaplama yapılırsa Rusya Türkiye’ye bu süre içerisinde yaklaşık 80 milyar dolarlık gaz satmış olacak. Ancak gelin görün ki bütün şartlar el vermesine rağmen Türkiye TürkAkım’dan alacağı gazın fiyatının düşürülmesine yönelik bir maddeyi 30 yıllık geçerli olacak bir anlaşmaya dahil edememiş durumda. Aynı koşullar altında Bulgaristan TürkAkım’ına dahil olarak doğalgaz fiyatlarında %5’lik bir indirim olacağını hesaplıyor.

TÜRKAKIMI’NDAKİ TÜRKİYE ALEYHİNE MADDELER

Uzun süredir Türkiye’nin TANAP ve TürkAkım projeleri ile bir enerji merkezi haline geldiği iddia ediliyor. Ancak her iki proje de söylenenin aksine Türkiye’nin doğalgaz’da enerji merkezi olma hayallerini bitirdiği gibi, transit ülke konumu perçinlememiştir. Avrupa gidecek 15,75 bcm’lik gazın mülkiyeti Rusya’ya aittir. Bu gaz üzerinde Türkiye’nin herhangi bir tasarruf hakkı yoktur. Türkiye sadece gazı taşıyacak kendi topraklarında geçecek boru hattının %50 mülkiyetine sahip olacak ve sadece kendi topraklarından geçecek gaz için transit ücreti alacak. Bu miktar da yaklaşık 3 ve 4 milyon dolar olacak.

Üstelik anlaşmaya göre Rusya tek taraflı olarak Avrupa’ya gaz taşıyacak deniz ve kara hatlarını iptal etme hakkına sahip. Gazın hangi ülkelere satılacağı konusunda karar verme yetkisi Rusya ve Gazproma’a ait. İleride isterse Gazprom Türkiye kısmını tamamen iptal ederek tüm gazı Bulgaristan üzerinden de Avrupa’ya satabilir. Tüm kritik kararları yetkisi Rusya ve Gazprom’un vereceği yerde Türkiye nasıl enerji merkezi olacak?

Sonuç olarak Türkiye doğalgaz da enerji merkezi olma hayallerini TürkAkım projesi ile başka bahara ertelemiş, 30 yıl süreyle kendini doğalgazda Rusya’ya bağlamış oldu. Sanırım TürkAkım projesi Anlaşma metnini Ruslar yazsa ve kelimesine dokunulmadan bu anlaşma tercüme edilse ortaya ancak böyle bir metin çıkardı.

TANAP doğalgaz hattından Türkiye kendini soyduruyor

Okumaya devam et

Popular