Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

15 Temmuz’da TSK’ya ait olmayan mühimmatla siviller vurulmuş

Sivilleri vuran zırh delici kurşunlar TSK envanterinde yok, 18 Temmuz’da Saray’ın duvarına atılan roket MİT envanterinde, imamda çıkan gizemli silah..

BOLD – Gazeteci Adem Yavuz Arslan, 15 Temmuz’da şehit edilen kişilerin bazılarının TSK envanterinde olmayan mühimmatlarla vurulduklarını yazdı. Arslan’ın mahkeme belgelerine dayandırdığı yazısında, mühimmatların TSK’ya ait olmadığının ispatlanmasına rağmen mahkemelerin durumu görmezden geldikleri belirtildi.

Arslan’ın yazısındaki çok ilginç bir bilgi ise, 15 Temmuz’dan üç gün sonra 18 Temmuz’da Saray’ın duvarına omuzdan ateşlenen bir füzeyle saldırı gerçekleştirildiği, bu füzenin 15 yıl önce TSK envanterinden çıkartılarak MİT’e verilen füzelerden biri olduğu bilgisi. Ancak darbe girişiminden üç gün sonra gerçekleşen bu patlamanın da üstü örtülmüş durumda.

Yavuz’un 15 Temmuz gecesi sivilleri vuran mühimmatların izini sürerek yazdığı ve TR724’te yayınlanan yazısı şöyle:

Adem Yavuz Arslan

15 Temmuz’da TSK’ya ait olmayan mühimmat kullanılmış

Neredeyse tüm 15 Temmuz yargılamalarında aynı durum söz konusu ama kamuoyu Nihal Olçok’un “Deliller süpürüldü, yollar temizlendi. FETÖ’cülerin de bizim de ortak paydamız var. İkimizin de delilleri yetersiz” demesiyle konudan haberdar oldu.

Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi’ne katılan Olçok ‘gerekirse’ oğlu Abdullah’ın mezarının açılmasına onay verebileceğini söyledi çünkü yargılamada en temel sorulara bile cevap bulunamıyor.

Gerçekten de 15 Temmuz yargılamalarını yapan mahkemeler tam da Doğu Perinçek’in ‘yargı siyasetin köpeğidir’ tanımlamasına uygun hareket ediyor. Sanıkların taleplerine cevap verilmiyor, mahkeme başkanları alenen ihsas-ı rey yapıyor.

Yazının ilerleyen bölümlerinde çok sayıda detay paylaşacağım. Ancak Ankara’da devam eden Jandarma Genel Komutanlığı davasında geçen bir diyaloğu örnek olarak alıntılayayım.

Sanıklardan Tarık Kaya, yargılamaya müşteki olarak katılan Mehmet Akif Arslan’a şu soruyu yöneltiyor “Din görevlisi olduğunuzu söylediniz. 15 Temmuz akşamı tahta saplı kaleşnikofla ateş ediyordunuz. O silahı nereden aldınız?”

Bu sorunun son derece meşru olduğunu bilmek için hukukçu olmaya gerek yok. Normal şartlarda mahkemenin de bu sorunun peşine düşmesi gerekirdi.

Ancak mahkeme başkanı “Evet geçelim o soruyu” diyerek konuyu kapatıyor.

AKP’LİLER ARTIK DURUŞMALARA GİTMİYORLAR

15 Temmuz yargılamaları başladığında başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere tüm AKP’liler mahkemelerin ‘ne yönde karar alması gerektiğini’ hatta bu kararları ‘ne kadar sürede vermeleri gerektiğini’ açıkça ifade ediyordu.

Kitleler AKP teşkilatlarında hazırlanan otobüslerle mahkemelere götürülüyor, sanıklar bu kalabalıklar arasından geçiriliyor, hem fiziki hem psikolojik baskı yapılıyordu. Ancak duruşmalar ilerledikçe bu organizasyonlar son buldu.

Bunun iki nedeni var. Birincisi Erdoğan 15 Temmuz’a dair algı çalışmaları amacına ulaştı. Kamuoyu Erdoğan’ın senaryosunu satın aldı. Artık mahkeme önlerinde idam ipi atmaya gerek kalmadı.

İkincisi ve en önemlisi sanıklar çok sağlam savunmalar yapıyorlar.

Ortaya dökülen çelişkiler, şüpheli işlemler ve cevapsız sorular mahkemeye gelen AKP’lilerin bile duyarsız kalamayacağı kadar açık seçik olunca duruşmaları görmezden gelmeye başladılar.

DELİLLER GELİŞİGÜZEL TOPLANMIŞ

Bu aşamada Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden Jandarma Genel Komutanlığı yargılamasının detaylarına bakalım.

Öncelikle şunu vurgulamak lazım; Nihal Olçok’un dediği gibi ortada sağlıklı denebilecek delil yok.

Bırakın kimin hangi silahla vurulduğunun tespitini, kamera kayıtları bile delil niteliğini kaybetmiş halde. Parmak izlerinden kimyasal bulgulara kadar her şey karışmış. Hatta aynı kişiye ait iki farklı otopsi raporu bile var. Daha önce dosyada olan veriler sonraki duruşmalarda ‘buharlaşmış’.

Mesela; 15 Temmuz’un sembol olaylarından Emniyet Terörle Mücadele Daire Başkanı Turgut Aslan’ın yaralanması, koruması Hasan Gülhan’ın şehit edilmesinde kullanıldığı iddia edilen 11CO1248 seri numaralı MP-5 tabanca ortadan kaybolmuş. Artık silahın kaydı yok.

Delil mahiyeti taşıyan önemli bir silahın kaydı siliniyor ve mahkeme sanıkların talebine rağmen silahın akıbetini araştırmıyor.

Bir başka tuhaflık şöyle; olay yerinden 5.56 mm çapında 377 kovan toplanmış. Bu kovanların da 44 ayrı silahtan atıldığı kriminal raporla sabit. Ancak 26 rütbeli sanık var ve bu sanıkların dışında 18 silahın sahibinin olması gerekiyor. Ancak mahkeme bu 18 silahı araştırmıyor. Girişte alıntıladığım kaleşnikofla ateş eden din görevlisi olayında olduğu gibi çok sayıda kişide silah var ancak bunların izi sürülmüyor.

Böyle olunca da kimin kimi vurduğu tespit dahi edilemiyor.

TSK’DA OLMAYAN MERMİ İLE ÖLDÜRÜLMÜŞLER

Devam edelim.

Mahkeme dosyasında yer alan otopsi raporlarına göre Mustafa Avcu, Yakup Başıbüyük ve Ömer Takdemir’in vücudundan zırh delici çelik mermi çekirdeği çıkarılıyor. Aynı zamanda darbecilerin kullandığı zırhlı personel taşıyıcının üzerinde de zırh delici çelik mermi çekirdeği çıkarılıyor.

Bu çok önemli bir detay.

Çünkü 9 mm zırh delici mermi TSK envanterinde yok. Sanıklardan teğmen Necip Erkul “ Bu mermiyi Sarsılmaz, Yavuz 16, Kılıç 2000, Zigzaver, Zigana T, Baretta 16, MP-5 ve suikast silahı Uzi tabancaları atabilir. Ancak 9 mm çelik çekirdeğin NATO kapsamındaki askeri personel tarafından kullanılması yasaktır ve birliklerde yoktur. O zaman nereden geldi bu 9 mm çelik çekirdekli mermi ve bu cinayetleri kim işledi?”

Bir başka soru işareti ise şu; Şehitler Ümit Çoban, Medet Ekizceli ve Rüstem Resul Perçin’in vücudundan çıkan mermilerin faillerini bulmak için yapılan çalışmanın raporuna göre (ANK-BLS-19-09077) bu mermiler sanıkların silahlarından çıkmamış. Tüm silahlar toplanmış ve baristik incelemesi yapılmış. Ancak maktüllerden çıkan mermiler bu silahlara ait değil. O zaman bu insanları kim şehit etti ? Neden araştırılmıyor ?

Son derece makul bir soru ve büyük bir şüphe. Ancak mahkeme bu konudaki şüpheler halen giderilebilmiş değil.

SARAY’IN BAHÇESİNDE TUHAF İŞLER

Bilindiği gibi 15 Temmuz’un en garip işlerinden birisi Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda yaşandı.

Erdoğan’ın orada olmadığını bildiği halde bir avuç asker Beştepe’ye gitti ve anında etkisiz hale getirildiler. Darbe ‘bittikten’ saatler sonra bir F-16 Saray’ın dış avlusunun dışına bomba attı. Bu olay Erdoğan rejimi tarafından yıllardır en etkili propaganda malzemesi olarak kullanılıyor.

Yine mahkeme kayıtlarına bakalım.

Mesela 2 Mayıs 2018 tarihli bomba imha evrağı.

16 Temmuz saat 17.30’da Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanlığı Botanik Parkı içinde bulunan sulama sondaj kuyusu binasının önünde toprak zemininde askeri malzemeler arasında bir çuval bulunuyor. Yapılan incelemeye göre çuvalda 2 kg ağırlığında patlayıcı, elektirik kapsülü, aydınlatma fişekleri ve 20 metre uzunluğunda saniyeli fitil bulunuyor.

Tarihe ve saate dikkat.

Bilindiği kadarıyla Cumhurbaşkanlığı Külliye’sine giren darbeci yoktu. O patlayıcıları Cumhurbaşkanlığı yerleşkesine kim soktu? Amacı neydi?

Gelelim daha büyük bir soru işaretine. 18 Temmuz 2016. Yani darbe girişiminden 3 gün sonrası. O tarihe kadar binlerce kişi gözaltına alınmış, darbeci olmakla suçlanan askerler çoktan toplanmış, işkence görmekteler.

Saat 11:45’te Cumhurbaşkanlığı Külliyesi 3 nolu giriş kapısının yanındaki demir korkuluklara askeri mühimmat atıldığı bilgisi alınıyor. Mühimmatın etkisiyle demir korkuluklarda eğilme oluyor. Kriminal rapora göre “sevk motor yakıtının ABD yapımı, ana patlayıcı maddesi olarak TNT olan M41 serisi yerden havaya omuzdan atılan RDY füzesi mühimmatının gövde kısmına ait olabileceği…”

Bu roketi kimin attığı hala muamma.

Sanıklardan Necip Erkul “RDY roketi Hava Kuvvetleri Komutanlığı envanterinden 15 yıl önce çıktı ve bu ekipman MİT’te devredildi” iddiasında bulunuyor. Saray’ın bombalanması, bombalanma şekli zaten şüpheliydi, bu veri doğruysa ortada büyük bir komplo var demektir. Bu kadar korumanın, polisin, kameranın ve vatandaşın arasında darbecilerin gelip oraya roketle saldırması, hemde 3 gün sonra pek akla yatkın değil.

Eğer saldırı gerçekten TSK envanterinden çıkan bir mühimmatla yapılmışsa 15 Temmuz’un aydınlatılması için bu mühimmatın izinin sürülmesi gerekiyor. Ancak bunu yapması gereken savcılar ve mahkemeler gerekli adımları geride kalan 3,5 yılda atmadı.

SİLAH VE MÜHİMMAT TSK’YA AİT DEĞİLSE?

Görüldüğü gibi 3,5 yıl geçmesine rağmen darbeye dair temel sorular cevapsız kaldı.

Düşünsenize, şehitlerden çıkan kurşunların bir kısmı TSK envanterinde olmayan silah ve mühimmata ait çıkıyor. Peki bu kişileri kim şehit etti ? Birileri o gece daha çok kişinin hayatını kaybetmesi için ‘sahaya mı indi’?

Bu aşamada dönüp açık kaynakları tarayalım.

30 Temmuz 2016’da Ankara’nın Çubuk ilçesinde işlenen bir cinayette kullanılan MP-5 otomatik silahın 15 Temmuz akşamı Ankara Emniyeti önünde dağıtlan silahlardan olduğu ortaya çıktı. Valilik skandalın ortaya çıkması üzerine o akşam zimmetsiz silah dağıtıldığını kabul etti. Ancak ne kadar silah dağıtıldığı ve ne kadarının geri toplanabildiğine dair sorular yine cevapsız kaldı.

Bir diğer önemli veri bugünlerde Libya tezkeresi ile yeniden gündem olan SADAT’ın psikolojik harp sorumlusu Prof. Dr Nevzat Tarhan’ın Habertürk televizyonuna yaptığı açıklama.

Nevzat Tarhan aynen şunları söyledi; “28 Şubat’ta YAŞ diye bir mekanizma vardı, yüzlerce, binlerce insanı tasfiye etti… Bu yaşanan süreçte -1000’in üzerinde subay astsubay- bu kişiler ne yaptılar? Bunlar tankın paletini takozlamayı biliyorlar. Bunlar periskopun üzerine çıkıp köreltmeyi biliyorlar. Bunlar tankın mazot hortumunu kesmeyi biliyorlar. Bunların hepsi o gece sahaya çıktı… Tankın üstüne çıktılar. Yaralananlar var aralarında.”

Yani o gece 1000’in üzerinde eski subay astsubay sahadaydı. Eski ya da yeni, ne kadar JİTEM’cinin sahada olduğuna dair bir veri ise yok.

MİT’in kendi 15 Temmuz raporuna göre sayısı belirtilmeyen MİT personeli de sahada ve silahlıydı. MİT kendi raporunda ‘etkili mücadele’ edildiğini ifade ediyor ama bu silahlarla kime ateş edildi, kim ‘etkisiz hale’ getirildi belli değil.

15 Temmuz akşamı muhtelif yerlerde sniper olduğuna dair sayısız kanıt mevcut.

Mesela AKP seçmeni olduğu profilinden rahatlıkla anlaşılabilen Mansur Işık isimli kullanıcı Twitter hesabından yaptığı yayında Sniper’in sivillere ateş ettiğini anlatıyordu. Bir başka görgü tanığı Harbiye Orduevi’nin çatısında sniper olduğunu iddia etmişti. Ayrıca o gece hayatını kaybeden gençlerden Mahir Ayabak’ın annesi, Ülke TV mikrofonlarına şunları söylemişti: “Hainler orada pusuda yatıyorlarmış. Siyah bir transit, keskin nişancılar varmış içinde. Halkın üzerine ateş açıyorlar ve maalesef sırtından girip oğlumun kalbini parçalayarak… Oğlum orda şahadet şerbetini içiyor.”

‘POLİSİ ÖLDÜREN MERMİ BİZİM SİLAHIMIZDAN DEĞİL!’

Erdoğan’a suikast davası sanıklarından Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görev yapan Üsteğmen Mehmet Demir’in mahkemede söyledikleri de aynı odakları işaret ediyor: “Bizden önce bir grup Marmaris’e gelmiş ve ölümler onların girdiği çatışmada olmuştur. Bizden önce gelenler Türk Silahlı Kuvvetleri personeli değildir. Paramiliter gruplar olduğuna inanıyorum. Biz çatışmaya girmemeye büyük özen gösterdik… Olaydan sonra toplanan 772 boş kovandan 192’si bize aittir. Ortalama kişi başı 10 mermi atılmadı. Üzerimizde 6 şarjör olan bizler ancak birisini kullanmıştır… 03.20’den önce farklı gruplar gelip çatışma çıkartmışlardır. İlk ateşi de polisler açmıştır. Şehit polisin göğsündeki ateş timin atışıyla olmaz. Timin atışının ters istikametindedir.”

Dosyaya Nihal Olçok ile başladık yine onunla bitirelim.

11 Temmuz 2017’de Teke Tek programında Fatih Altaylı’nın sorularını cevaplayan Olçok şöyle konuştu “ Eşimi ve oğlumu sniper vurdu, O kurşun öyle kurşun değildi biliyorsunuz. Deldi geçti, değil, yardı geçti. Erol Bey vuruluyor, Abdullah o gece sussa, ‘Baba’ diye bağırmasa vurulmayacak. Biliyor musunuz ben Emir ve Şamil’e (diğer oğulları), ‘Babanızı ve abinizi vuran kişiler vuruldu’ dedim. Tek nedeni vardı. İntikam hisleri olmasın diye… Ama sabah 06.30-07.00 gibi haber geldi ki gerçekten vurulmuşlar.”

Resmi söyleme göre Erol Olçok ‘askeri ikna’ya doğru giderken vurulmuştu.

Ancak otopsi raporuna göre sırtından ve eğimli bir açıyla vurulmuştu. Yani askeri iknaya giderken askerlerce sırtından vurulması imkansızdı. Karar Gazetesi bu çelişkiyi önce manşetine taşıdı sonra nedense haberi kaldırdı ama bu soru hala cevapsız.

Görüldüğü gibi 15 Temmuz akşamı yaşananlara dair cevaplanması gereken çok soru var.

Ne soruşturmalar doğru dürüst yapıldı ne da yargılamalar gerektiği gibi yapılıyor. Ancak ortada net bir durum var; bazı şehitlerin vücudundan TSK’ya ait olmayan mühimmat çıkıyor. Bazı mühimmatlar ise sanıkların silahlarından çıkmamış.

Peki o zaman bu şehitlerin katilleri kim ya da kimler?

Analiz

Bahçeli ile Çakıcı’nın verdiği fotoğrafın anlamı

Çakıcı ile Bahçeli, MHP Genel Merkezi’nde fotoğraf verdiler. Fotoğrafı, Çakıcı övgü dolu bir notla paylaştı. Bu paylaşımın bir anlamı var.

BOLD – Yazar Oya Baydar, organize suç lideri Alaattin Çakıcı’nın Bahçeli’ye MHP Genel Merkezi’nde gerçekleştirdiği teşekkür ziyaretinin fotoğrafı için, “Türkiye’nin kimlerin elinde olduğunu göstermesi açısından, ‘makbul vatandaş’ standartları açısından, siyasi ahlak açısından, balığın nasıl baştan koktuğunun ibret ve korku verici kanıtıdır” diye yazdı.

Koronavirüs (Kovid) salgının Türkiye’de yayılmaya başlaması ile birlikte MHP tarafından AKP’nin gündemine sokulup, muhalefetin itirazlarına rağmen her iki partili vekillerin oyları ile Meclis’ten geçirilen infaz düzenlemesi ile serbest kalan isimlerden biri Alaattin Çakıcı’ydı. “Organize suç örgütü lideri olmak” suçlamasıyla yargılanarak hüküm giyen ve 16 yıldır cezaevinde bulunan Çakıcı, 16 Nisan’da tahliye edilmesi sonrası kendisini cezaevinde ziyaret eden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a teşekkür mektubu kaleme almıştı.
Bu mektubunun ardından Bahçeli’yi MHP Genel Merkezi’nde eden Çakıcı, ziyaretin fotoğraflarını da sosyal medya hesabından paylaştı.
Paylaşılan o fotoğraflara dair Yazar Oya Baydar T24 için “Organize suç örgütleriyle aranıza mesafe koyun Sayın Bahçeli!” başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Baydar yazısı şöyle:
“AKP’lilere ve MHP’lilere soruyorum: Cumhur İttifakı’nın ortağı Devlet Bahçeli’nin kibarca “organize suç örgütü” denilen mafyanın sembol kişilerinden biriyle verdiği bu fotoğrafı hazmedebiliyor musunuz?
65 yaş üstü yurttaşları ev hapsinde tutan zihniyet üzerine yazmaya, uzayıp kabak tadı veren bu abukluğa isyanımı dile getirmeye niyetliydim ki fotoğrafı gördüm. O da ne! “Türk dünyasının ve Türk milletinin yaşayan efsanevî lideri” Bahçeli ile Ülkücü mafyanın efsanevî liderlerinden Çakıcı’nın baş başa fotoğrafları!
Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a rağmen af diye tutturduğunda belki tek değil ama asıl amacı Çakıcı’nın serbest kalmasıydı. Her zamanki gibi onun dediği oldu, 90 bin civarı mahkûm Çakıcı’ya yapılan jestten yararlandı. Şükranlarını göstermek için önümüzdeki günlerde Reis’in tayfasına yazılırlar artık.
Çakıcı, 80 öncesinde Ülkücü Mafya denilen organize suç örgütü liderlerinden biriydi. 80’lerde devletin kirli işlerinde, faili meçhul-faili belli karanlık olaylarda başarıyla kullanılmış bir tetikçiydi. Cinayete azmettirme, yaralama, öldürme dosyası kalabalıktı. Eski eşini öldürtmekten, önce müebbete mahkûm edilmiş sonra Ülkücü camianın etkisiyle cezası 19 yıla indirilmişti. Uzatmaya değmez, meraklısı küçük bir Google araştırmasıyla adamın geçmişiyle ilgili verilere kolayca ulaşır.
Mesele şu ki, devlet aklının (kimileri derin devlet der) sözcülerinden MHP Genel Başkanı, Cumhur İttifakı’nın baş dümencisi Bahçeli, bu mafya reisi için ne zamandır paralanıyor. Hapishanede ziyaret etmiş, tez zamanda kurtarılacağı güvencesi vermiş, ziyaretin fotoğraflarının çekilip servis edilmesinden kaçınmamıştı. Belki ittifak ortağına, belki Ülkücü camiaya, belki benim aklımın ermeyeceği bir takım derin mihraklara mesaj vermişti o ziyareti kamuoyuna duyurarak.
MAFYAYLA ARANDAKİ MESAFEYİ KORU
Çakıcı’nın Bahçeli’ye MHP genel merkezinde gerçekleştirdiği teşekkür ziyaretinin fotoğrafı; Türkiye’nin kimlerin elinde olduğunu göstermesi açısından, “makbul vatandaş” standartları açısından, siyasî ahlak açısından, balığın nasıl baştan koktuğunun ibret ve korku verici kanıtıdır. Fotoğrafta iki reis omuz omuza, yan yana poz vermişler. Maske takmamış, mesafeyi korumamış garibana yüzlerce lira para cezası kesilirken, yetmedi tartaklanır, kötü muamele görürken Bahçeli ile Çakıcı’nın ne maskesi, ne mesafesi var.
Hadi hukukî, ahlakî, siyasî mesafe koymamışsınız bari şu günlerde fiziksel/ sosyal mesafe koysaydınız aranıza. Hani topluma örnek olmak falan var ya!
Bu fotoğrafın çektirilip servis edilmesinin, görüntüyü aşan anlamları olduğunu düşünüyorum. Çakıcı Bahçeli’yi konutunda da ziyaret edebilirdi, sessiz sedasız bir teşekkür ziyareti de yapabilirdi ama özellikle MHP genel merkezi tercih ediliyor ve Ülkücü mafya reisi fotoğrafla birlikte attığı tweet’te Bahçeli’ye “Türk dünyasının ve Türk milletinin yaşayan efsanevî lideri” diye hitap ediyor. Boş bir mizansen değil bu. 80 öncesi ve 80 sonrasında birileri adına iyi iş görmüş deneyimli mafyacılara yeniden ihtiyaç duyulduğunun ve baştacı edileceklerinin ilanı.
Sağduyusunu ve namusunu hâlâ koruyabilen AKP’lilere ve MHP’lilere soruyorum: Cumhur İttifakı’nın ortağı Devlet Bahçeli’nin kibarca “organize suç örgütü” denilen mafyanın sembol kişilerinden biriyle verdiği bu fotoğrafı hazmedebiliyor musunuz?
Ona buna, terörle aranıza mesafe koyun, derken önce siz mafya ile, organize suç örgütleriyle aranıza mesafe koyun.”

Okumaya devam et

Analiz

Mavi Vatan kavramı nedir, nereden ithal edilmiştir?

Mavi Vatan kavramı 15 Temmuz sonrası Türk dış politikasına yön veren temel kavram oldu. Bu kavramın nereden ve nasıl ithal edildiğini anlamak, Türkiye’nin bugününü anlamamızı da sağlıyor.

FATİH YURTSEVER
BOLD ANALİZ

Bugünlerde “Mavi Vatan” kavramı kamuoyunda çokça tartışılıyor. Fikir babası olarak daha önce Balyoz Davasında yargılanan, politik olarak kendisini “Atlantikçi” cephenin karşısında konumlandıran Cem Gürdeniz ve arkadaşları. “Mavi Vatan” kavramı, 15 Temmuz sonrasında Türk dış politikasına yön vermek için devamlı gündemde tutulmaya çalışılan kavramlardan biri. Hal böyle olunca, bugünlerde çokça konuşulan ve “milli” olduğu iddia edilen “Mavi Vatan” kavramı çok yönlü bir analizi hak ediyor.

Mavi Vatan kavramı bugün kamuoyunda tartışıldığı şekliyle ilk defa emekli amiral Cem Gürdeniz tarafından gündeme getirildi. Cem Gürdeniz daha önce yazdığı kitaplarda, katıldığı televizyon programlarında ve köşe yazılarında, kendisi başta olmak üzere, bazı deniz kuvvetleri mensuplarının hapse atılmasının arkasında “Mavi Vatan” politikasının hayata geçirilmesinden rahatsız olan Atlantikçi cephe ve onların Türkiye’deki uzantıları olduğunu ifade etti. Peki gerçekten Türkiye’nin tüm hariciye hafızasını sıfırlayan, 50 yıllık Ege politikasını hiçe sayan ve tezlerimizi tehlikeye atan, Doğu Akdeniz’de kurtuluş reçetesi olarak lanse edilen Mavi Vatan kavramı neleri içeriyor, bu kavram ilk defa kim tarafından kullanıldı?

Kamuoyu Mavi Vatan’ı başlangıçta üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde, denizlerin öneminin vurgulanması, Türkiye’nin denizcileşmesi amacıyla gündeme getirilmiş bir kavram olarak algılandı. Cem Gürdeniz’e göre “Mavi Vatan, tam anlamıyla, 26-45 Doğu boylamları ve 36-42 Kuzey enlemleri arasındaki ana vatan üzerindeki stratejik egemenliğimizin denizlerdeki uzantısıdır. Mavi Vatan, 25-45 Doğu boylamları ve 33-43 Kuzey enlemleri arasında kalan tuzlu su kitlesi üzerindeki yetki ve ilgi alanlarımızın adıdır.” Bu tanımlamadan da anlaşılacağı üzere Mavi Vatan Türkiye’ye çevre denizlerimizde kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) üzerinde devletlere tanınan egemen haklarının ötesinde bir egemenlik tanıyor ve söz konusu su kütlesini Türkiye’nin vatan topraklarının devamı olarak kabul ediyor.

GERÇEK VATAN KAVRAMI EROZYONA UĞRATILIYOR

Oysa uluslararası hukuka göre; bir devlet sadece iç suları ve karasularında egemendir. Devletler Kıta Sahanlığı ve MEB’te çoğunluğu ekonomik amaçlar için düzenlenmiş egemen hakları kullanırlar. İlle de denizlerde bir yere vatan denilecekse, bu alan sadece iç suları ve karasularını kapsayabilir. Türkiye’nin çevre denizlerde hak ve menfaatlerini korumak için ilave bir kavram üretmeye de ihtiyacı yoktur. Uluslararası hukukun kendisine tanıdığı hakları kullanması ve bu noktada irade göstermesi yeterlidir. Üzerinde yabancı gemilerin askeri tatbikat yapabildiği bir su kütlesine vatan ismini vererek, gerçek vatan kavramını erozyona uğratmaya veya olmayan bir kutsallık üzerinden halkın duygularına oynamaya da gerek yoktur. O zaman neden bu kavram gündeme geldi?

Bunun için kendisini Atlantikçi cephenin karşısında konumlandıran Cem Gürdeniz ile yeni küresel güç olarak tanımladığı Çin arasındaki etkileşimi bilmek gerekiyor. Cem Gürdeniz Mavi Vatan kavramının aslında fikir babası değil, onu Çin’den ithal eden kişidir.

“BLUE NATIONAL SOİL” KAVRAMINDAN TÜRETİLDİ

Çin, Doğu ve Güney Çin denizinin tamamını kendi egemenlik alanı olarak görüyor ve bu denizleri egemenliği altına almak için “Blue National Soil” olarak adlandırdığı bir strateji izliyor. Bu sahalarda karasuları rejimini uygulamaya çalışıyor. Açık deniz alanlarını ve üzerindeki hava sahasını üçüncü ülkelerin kullanımına kapatmaya çabalıyor. İlk kez 2010 yılında yayımlanan “The State Oceanic Administration (SOA)” raporunda ortaya konulan bu stratejiye göre Çin, bu deniz alanlarını “Mavi Toprak” olarak tanımlıyor.

Çin’in söz konusu girişimleri bölge ülkelerini rahatsız ediyor. Nitekim Filipinler, haklarının gasp edildiğini iddia ederek konuyu uluslararası yargıya taşıdı. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Konvansiyonu Ek VII kapsamında kurulan bir tahkim mahkemesi, Çin’in, iddialarının yasal bir dayanağı olmadığına karar verdi.

MAVİ VATAN NEYİN ÜZERİNİ ÖRTÜYOR? NEYE HİZMET EDİYOR?

Türkiye bu günlerde; Çin tarafından yayılmacı emeller doğrultusunda üretilen bir kavramı, milli bir kavrammış gibi sahiplenerek tüm Doğu Akdeniz politikasını bu kavram doğrultusunda kurgulamanın bedelini ödüyor. Mavi Vatan kavramını şu anda en ateşli şekilde savunan amirallerin görevde olduğu dönemde, Mısır ve Güney Kıbrıs arasında imzalanan anlaşmanın engellenememesi, Mısır ve İsrail ile ilişkilerin iç siyasi saiklerle bozulması karşısında sessiz kalınması,Türkiye’nin şu anda Doğu Akdeniz’de yaşadığı yalnızlığın en büyük nedenleri olarak kabul edilebilir.

Libya ile yapılan MEB Sınırlandırma Anlaşması’nın ise; MAVİ VATAN’ın başarısı olarak gösterilmesi tam bir garabet. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerini, sahip olunan onca haklı argümana rağmen, geleceği şüpheli bir hükümet ile yapılan 18,6 millik iki noktayı belirleyen bir anlaşmaya dayandırmak, amaç ancak başka şeyleri perdelemek ise mümkün. Bu konuya bir önceki yazıda değinildiği için burada tekrar etmeyeceğim.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de izlediği yanlış politikalar sonucunda içerisine düştüğü durumu milletten gizlemek ve tartışma kanallarını kapamak için Mavi Vatan kullanışlı bir söylem olsa da, Türkiye’nin hak ve menfaatlerine hizmet etmediği ortadadır. Türkiye’nin geleceğini Asya’da, Çin ile ittifakta gören, başını Cem Gürdeniz’in çektiği grup, Çin’in denizlere yönelik politikalarının Doğu Akdeniz’de vücut bulmuş hali olan MAVİ VATAN kavramını devamlı gündemde tutarak siyasi güç devşirmeye çalışıyor. Geçmişte Osmanlıyı Almanya’nın peşine takarak Birinci Dünya Savaşı’na sokan ittihatçı zihniyetin devamı olan bu grup, aynı felsefe ile Çin’den ithal ettikleri MAVİ VATAN kavramı ile Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de yalnızlığa mahkum ediyor.

Türkiye Çin’den ithal yayılmacı bir kavramı kullanarak da uluslararası arenada kendi haklılığına gölge düşürüyor ve komşu ülkelerin haklarını hiçe sayan, denizlerin serbestçe kullanımına karşı çıkan bir ülke konumuna düşüyor. Türkiye’nin şu anda yayılmacı ve gayri hukuki “Mavi Toprak” kavramından türetilmiş ithal “Mavi Vatan” kavramına değil, milli diplomasi ile örgülenmiş gücünü uluslararası hukuktan alan hak ve menfaatler etrafında örgülenmiş milli politikalara ihtiyacı var.

Kürtçe müzik dinlediği için öldürüldü

Okumaya devam et

Analiz

Erdoğan Deniz Kuvvetlerini Ulusalcılara sus payı olarak verdi

Cihat Yaycı’nın istifası sonrası Ulusalcı&Ergenekoncu cephe ile Erdoğan arasında yeni bir pazarlık masası kurulmuş durumda. Detaylar ve istifanın analizi.

Fatih Yurtsever 

BOLD ANALİZ

Kamuoyu günlerdir önce kızağa çekilen sonra da istifa eden Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’yı tartışıyor. 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu Kararlarınını “Postmodern Darbe” olarak adlandıran zamanın Genelkurmay Genel Sekteri Tümg. Erol Özkasnak sayılmazsa, TSK tarihinde ilk defa bir tümamiral için bu kadar çok haber yapıldı ve üzerinde konuşuldu.

“Fetömetre” ve “Mavi Vatan” nedeniyle tartışma bu denli ateşli olarak sürdürülse de konu derinlemesine analiz edilince başka bir takım nedenler ortaya çıkıyor. Çok basit bir örnek vermek gerekirse: Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Adnan Özbal’ın Çin’e yaptığı resmi ziyaret sadece birkaç yerel basın yayın organında kendisine yer bulurken, Cihat Yaycı’nın her hareketi haber oldu. Peki nasıl oldu da TSK geleneklerinin ve emir komuta zincirinin hilafına bir tümamiral bu denli bir üne ve güce kavuştu?

15 Temmuz 2016 tarihinde Erdoğan ve ortakları, derin devletin ve İttihatçı zihniyetin 300 yıllık operasyonel birikimi kullanarak ikinci bir 31 Mart Vakası tertipiyle TSK’ya darbe yaparak, Türkiye’de rejimi değiştidiler. İran’da 1979 yılında yapılan İslam Devrimi de Şah’a bağlı laik İran Ordusu’na rağmen yapılmış, devrim Ordu’nun uzun süre Irak ile yapılan savaş sonrasında gücünü tüketmesi ile güç kazanarak yerini sağlamlaştırmıştı. Benzer bir geçiş döneminin Erdoğan rejimi açısından kazasız bir şekilde atlatılması da TSK’nın bu dönemde kontrol altında tutulmasına bağlıydı.

DENİZ KUVVETLERİ ERGENEKONA SUS PAYI OLARAK VERİLDİ

Erdoğan gücünü bir koalisyon ile paylaşmak zorunda olduğu için temel savaş olanı olan TSK’da gücü belli bir zamana kadar ulusalcı askerlerle paylaşmayı tercih etti. 2016 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığının komuta yapısı büyük oranda daha önce Ergenekon ve Balyoz davalarından yargılanan ve hapis yatan askerlerden teşkil edildi. Aslında Erdoğan ve Hulusi Akar’ın planı, kısmen iç politikaya etki etme gücü az olan Deniz Kuvvetlerini Ergenekon’a sus payı olarak vermek ve başlarına yönetebilecekleri bir “kayyım” atayarak geçiş döneminde olası yol kazalarının önüne geçmekti.

Ulusalcı askerler kaolisyonun bir parçası olmalarına rağmen Hulusi Akar ve Erdoğan’a hiçbir zaman tam olarak güvenmediler. Bu nedenle Deniz Kuvvetlerinde ellerine geçen gücü siyasi bir güce tahvil edebilmek için ülkenin hem iç hem de dış politikasına etki edebilecek, Erdoğan üzerindeki güçlerini konsolide etmeye imkan verecek, daha önce Balyoz yargılamaları sürecinde sıkça gündemde tutmaya çalıştıkları MAVİ VATAN kavramını milli bir doktrin haline haline getirmeye karar verdiler.

Hem Erdoğan hem de Ergenekon için yukarıda açıklanan planlarını uygulayabilecek ve zamanı geldiğinde oyun dışına çıkarılabilmesi için güç ve makam düşkünlüğü başta olmak üzere üzere kişisel zaafiyetlere sahip tek aday Tüamiral Cihat Yaycı idi. Peki Cihat Yaycı bu planları hayata geçirmek için neler yaptı?

Cihat Yaycı kamuoyunda Fetömetre denilen Deniz Kuvvetlerinde görev yapan sözde cemaat mensubu subayların tespitinde kullanılan algoritmayı geliştiren kişi olarak tanınıyor. Sözde KHK’lar ile Deniz Kuvvetlerinden ihraç edilen tüm askerler sıfır hata ile çalışan bu algortima sayesinde tespit edildi ve ihraç edildi. Gerçekte ise İran ziyaretinde kameralar önünde Doğu Perinçek’in de itiraf ettiği gibi tüm listelere daha önce istihbarat başkanlığı da yapmış Soner Polat koordinesinde balyozcu askerler tarafından hazırlanmıştı. Cihat Yaycı sadece yapılan fişleme listelerine kendi oluşturduğu kriterler ile meşruiyet kazandırmaya çalışarak, kamuouyu algısının yönetilmesine katkı sağladı. Her darbe döneminde olduğu gibi 15 Temmuz sonrasında da darbeciler tarafından fişlenenler tasfiye edilecekti, Fetömetre bunun sadece kılıfı oldu.

Erdoğan ve etrafındaki klik için Arap Baharı bir fırsatlar bütünüydü. Mısır ve Suriye’de olduğu gibi Lİbya’da da İhvan Hareketi siyasi ve askeri olarak desteklenmeliydi. Erdoğan’ın bu hırsı ve yaptığı dasa dışı faaliyetler Ergenekon tarafından da yakından takip edildi. Deniz Kuvvetleri etkin olarak kullanılabilirde hem etkili bir diplomatik araç hem de caydırıcı bir askeri güç sergileme aracı olabilir. Bu noktada Ergenekon, Deniz Kuvvetlerinde kendisine tanınan sınırlı gücü Erdoğan’ın amaçları ile uyumlu bir örtü altında Mavi Vatan üzerinden artırmayı hedefledi. Doğu Akdeniz’de yaşanan yanlızlığının ancak Libya ile yapılabilecek bir Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlandırma anlaşması ile aşılabileceği böylelikle Mavi Vatan’ın korunacağı konusunda Ergenekon Cihat Yaycı üzerinden kamuoyu desteğini arkasında aldı.

Erdoğan da zaten Libya’ya yapılan silah ticaretini meşru bir amaca dayandırmak istiyordu. Hülasa yapılan anlaşmanın devamı Erdoğan’ın silah sattığı Sarrac’ın iktidarda kalmasına bağlıydı ve bu nedenle de Türkiye silah satışı dahil her türlü desteği vermeliydi. Milyon dolarlar değerindeki SİHA’lar düşürülürken, silah taşıyan gemiler durdurulurken, MAVİ VATAN kavramı üzerinden oluşturulan milliyetçi dalga bu konuların tartışımasını nasıl olsa engellliyordu. Hem Ergenekon hem de Erdoğan yaşanan gelişmelerden memnundu.

Ancak Erdoğan’ın kendisi eliyle TSK’yı kontrol altında tuttuğu Hulusi Akar hem de şahsen Cihat Yaycı’dan haz etmediği gibi hem de onun kimler tarafından nasıl ve neden kullanıldığını gayet iyi görüyordu. Birkaç defa Cihat Yaycı’yı oyun dışına çıkarmaya çalışsa da başarılı olamadı. COVİD-19 sonrasında Dünya’da ve Türkiye’de yaşanan ekonomik ve siyasi gelişmeler Erdoğan’ın gücünü zayıflattı. ABD kaynaklı raporlarda örtülü olarak gündeme getirilen darbe tartışmaları Erdoğan’ı Hulusi Akar’a daha fazla mecbur hale getirdi. Bu durumu iyi değerlendiren Hulusi Akar şartların oluştuğuna kanaat getirerek Cihat Yaycı’nın ipini çekti. Dikkat edilirse Yaycı’nın kızağa çekilmesine en fazla Ergenekon cenahı tepki gösterdi. Zira onlar da Akar gibi gelişmeleri yakından takip ediyor, şartların namüsait hale geldiğini görüyorlar.

Cihat Yaycı şimdiye kadar yaptıklarıyla gündem oldu. Yaşanan gelişmelere bakılırsa bundan sonra da Erdoğan rejiminin yeni günah keçisi hizmet etmeye devam edecek. Suriye trajedisinin sorumlusu nasıl Ahmet Davuoğlu ilan edilmişse, önümüzdeki günlerde Cihat Yaycı da Libya yapılan bütün yasadışı işlerin müsebbibi olarak ilan edilebilir. Hatta Erdoğan Hakan Fidan’ın yardımıyla Cihat Yaycı’yı Moskova günlerinde Ergenekon’un yönlendirmesi ile Ruslara angaje olmakla suçlayabilir, aldatıldığını bile söylebilir. Ergenekon, Erdoğan’ı gayet iyi tanıdığı için Cihat Yaycı’ya bu kadar sahip çıkıyor. Zira herkes başına gelebilecekleri gayet iyi biliyor.

Okumaya devam et

Popular