Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

Erdoğan derin devlet ilişkisinin tarihi: Kadir Kartal

Avukat Kadir Kartal… Bazen Erdoğan ailesinin avukatıyken bazen tam karşısında konumlanıyor. Devletin ona verdiği görevler, Erdoğan/Devlet ilişkisinin de tarihini oluşturuyor.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – Tayyip Erdoğan’ın oğlu Ahmet Burak Erdoğan. 11 Mayıs 1998’de İstanbul’da (Şişli Abide-i Hürriyet Caddesi’nde) saat 11:45 sularında Türk Sanat Müziği sanatçısı Sevim Tanürek’e çarparak ölümüne sebep oldu.

Kaza olduğunda Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’ydı ve görünürde 28 Şubat’ın generallerinin şimşekleri üzerindeydi.

Generaller için Erdoğan’ı kamuoyu önünde sıkıştırabilecek son derece önemli bir kozdu.

Generaller, Erdoğan’ı rejim ve laik-dinci tartışması üzerinden sıkıştırırken, “sahte diploma“yı pas geçtikleri gibi bu konuyu da pas geçtiler.

Hatta tam bu noktada devreye TSK’yla arası çok sıkı olan Kadir Kartal isimli avukat girdi.

Birazdan anlatacağımız olaylar zinciri, devletin savunmayı yani “Avukat“ tarafını da boş bırakmayarak neler yaptığınının da tarihi bir bakıma.

Erdoğan ailesinin avukatlığını Kadir Kartal’ın üstlenmesiyle Ahmet Burak Erdoğan’ı hapse götürebilcek yargı süreci değişmeye başladı.

Burak Erdoğan kaza yaptığında ehliyetsizdi. Önce bir ehliyet ayarlandı. Geriye dönük evrakla. Sıra bilirkişi raporuna geldi. İleriki yıllarda bürokraside jet gibi yükselecek Adli Tıp İhtisas Dairesi Başkanı Eyüp Çakmak tarafından kazayla ilgili rapor hazırlandı. Hayatını kaybeden Sevim Tanürek‘i 8/8 suçlu gösteren bir rapordu.

Mahkeme başladığında kimse Ahmet Burak Erdoğan’ı görmedi. Çoktan İngiltere’ye gitmişti bile. Bir ölümün gerçekleştiği kazanın mahkemesi fail katılmadan yapıldı ve 2 Haziran 2000’de Burak Erdoğan’ın beraatiyle sonuçlandı. Tanürek’in ailesi süreçte önce mücadele başlatmış ardından sessizliğe bürünmüşlerdi. Üzerlerine kurulan yoğun baskı nedeniyle geri çekildiklerini yıllar sonra açıklayabilecekti ancak.

Avukat Kadir Kartal’ın sihirli elleri Erdoğan Ailesi’nin dosyasına nasıl olmuştu da dokunmuştu? Oysa biz onu sürekli bir tarafında askerlerin/devletin bulunduğu kritik dosyalarda hatırlıyoruz.

BAŞBAĞLAR KATLİAMININ GÖNÜLLÜ AVUKATI

2 Temmuz 1993’teki Sivas Katliamı’ndan yalnızca birkaç gün sonra, 5 Temmuz 1993’te 33 köylünün öldürüldüğü Başbağlar Katliamı gerçekleşti. Yansıtılmaya çalışılan fotoğraf netti: Sivas’ta Aleviler; Başbağlar’da Sünniler katledilmişti.

Birkaç Alevi köylü fail olarak tutuklandı ve yargılama başladı. Perişan haldeki Başbağlar köylülerinin avukatlığını Kadir Kartal gönüllü olarak üstlendi. İstanbul’dan Erzincan’ın dağ köyüne jet hızıyla gitmiş ve yakınlarını kaybedenlerin tamamından vekalet toplamıştı.

Gönüllü avukat, milliyetçi söylemleriyle öne çıksa da, davayı kapatan, failleri gizleyen bir misyonla hareket etmekteydi.

Güvenlik gerekçesiyle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi‘ne (DGM) alınan davanın üye hakimi Şakir Kadıoğlu yıllar sonra mahkemede oynanan tiyatronun avukat ayağını da açıklayacaktı verdiği röportajlarda.

Hakim Kadıoğlu, davada önlerine getirilen tutukluların hiçbirinin fail olmadığını, Alevi tırpan işçilerinin fail diye getirildiğini, savcının olay yeri incelemesine dahi gitmediğini, olay yeri incelemesini Askerlerin yaptığını, köylüleri öldüren mermilerin balistik incelemesinin yapılmadığını ve en önemlisi 33 kişinin öldürüldüğü ve bütün köyün yakıldığı olayın dosyasında tek bir şahit ifadesinin dahi bulunmadığını söyleyecekti.

Hakim Kadıoğlu avukatlarla ilgili ise şunları söylüyordu:

“Davada yargılanan hiç kimse suçunu kabul etmedi. Başbağlar Köyü’nün avukatları da ‘bizim elimizde şu şahitler var’ demek yerine, ‘bu deliller var’ demek yerine, aslında gerçekten suçu olmayan kişilerin tutukluluklarının devamına diye karar çıkartmak için uğraşıp durdular. Yani davanın kendisi kadar, avukatların savunmalarındaki strateji de kusurlarla doluydu. Ben mahkeme heyetindeyken bile içimden bunlara şöyle kızardım. Kardeşim tutukluluğun devamı da, 33 tane can gitmiş, tutukluluğun devamına demeyle olmuyor ki bu işler. Olayı ortaya koy. Şahitleri bul. Tanık getir. İsim söyle… Ama yok! Bu davada deliller bile ortaya konulamadı.”

Başbağlar Köylüleri’nin gönüllü avukatı Kadir Kartal ve ekibi, mahkemeye delil sunmayı bırakın olayı gören köylüleri şahit olarak bile çağırmamışlardı.

Hakim Kadıoğlu, mevcut tutukluların suçlu olmadığını serbest bırakılmaları asıl faillerin bulunması gerektiği yönünde oy kullansa da mahkeme heyetinde azınlıkta kalmıştı.

Sonuçta dava zaman aşımına uğradı ve fail denilenler de Başbağlar nedeniyle değil, örgüt üyeliği suçlamasından ceza verilerek hapiste tutuldular.

Avukat Kadir Kartal ise Başbağlar’la ilgili çıktığı her televizyon programında; emperyalizm, emperyalizmin topraklarımızdaki oyunları, Amerika, CIA, dünyayı yöneten beş aile gibi alakasız tüm konulardan bahsetti ancak Başbağlar Katliamı’ndaki devletin rolünü belki de failliğini ustaca örttü.

Dava böylece zaman aşımına gitti…

28 ŞUBAT’TA CÜBBELİ AHMET HOCA’NIN AVUKATI

Cumhuriyet Gazetesi’nin “Cübbeli Cumhuriyeti“ manşetiyle Cüppeli Ahmet Hoca lakaplı Ahmet Mahmut Ünlü’yü hedef aldığı 28 Şubat döneminde, Kadir Kartal yine sahne alacaktı.

Başbağlar’da şüphelerin üzerinde olduğu derin devlet/askerlerin yanında saf tutan Kadir Kartal bu kez askerlerin hedefindeki Cüppeli’nin avukatıydı. Tıpkı askerlerin hedefindeki Erdoğan ailesinin avukatı olduğu gibi.

Cüppeli yargılandığı davadan kurtuldu. Ancak cüppeli devam eden yıllarda İsmailağa Cemaati içerisinde önü çeşitli biçimlerde açılarak ilerledi. Cemaat içinde kimi zaman cinayetler işlendi.

Cüppeli Ahmet, Cemaatin milliyetçileştirilmesinde önemli bir rol üstlendi. Başlangıçta siyasetten uzak sufi bir görünüş sergileyen Çarşamba cemaati son yıllarda devletle eklemlenmiş bir yapı halinde.

ÖCALAN’IN YARGILANDIĞI DAVADA YİNE GÖNÜLLÜ AVUKAT

Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesinin ardından başlayan davada Kadir Kartal bu kez 1212 şehit ailesinin gönüllü avukatı olarak davaya müdahildi.

Şehit aileleri Öcalan’ın idam edilmesi için yükleniyorlardı. MHP iktidar ortağıydı ve arkasında kamuoyu desteği olan şehit ailelerinin tepkilerini kontrol altında tutulmaya çalışılıyordu.

İktidarda Devlet Bahçeli idam kararının uygulanmaması için sessizce hamlelerini yaparken, Kadir Kartal da şehit ailelerinin dönük benzer sesiz adımlar atıyordu. Yargılamada usul hataları dahil pek çok hata yapıldı ve bu AİHM süreçlerini de beraberinde getirecek uzun yıllar alacak sonuçlar doğurdu.

PAŞALARIN PARTİSİNİN GENEL BAŞKANI

İki binli yıllara geldiğimizde yeni bir dönem başlamış, Kadir Kartal’ın avukatlığını yaptığı Tayyip Erdoğan’ın kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelmişti.

Erdoğan ile askerler arasında gerilim yüksekti. Özellikle Şener Eruygur ve Hurşit Tolon gerilimi yükselten iki orgeneraldi.

İkili TSK içerisinde zemin oluşturma çalışmaları sürdürürken siyaset sahnesini de düzenliyorlardı. Mantar gibi STK’lar ortaya çıkmış, Cumhuriyet Mitingleri başlamıştı.

O günlerde Müdafai Hukuk Hareketi Partisi isimli bir parti kuruldu. Hürriyet dahil çok sayıda gazetede „Paşaların Partisi“ olarak duyurdu.

Aniden örgütlenen yapılar; Kuvayı Milliye, Vatansever Kuvvetler Güçbirliği, Müdafai Hukuk gibi Kurtuluş Savaşını çağrıştıran çok sayıda sembol kullanılıyordu. Daha sonra Ergenekon Davasında yargılanacak muvazzaf ve emekli subayların bu kuruluşlarla sıkı ilişkileri vardı.

Kadir Kartal’ın genel başkanı olduğu Müdafai Hukuk Hareketi Partisi de bu sembollerden biriydi.

Parti milliyetçi ama dönemin ruhuna uygun olarak muhafazakar söylemler de kullanıyordu. 2007 yılının Ramazan ayında parti Ankara’daki Genel Merkezi’nde bir iftar düzenlemişti. O dönem çalıştığım Nokta Dergisi için iftarı izlemiştim. Her şeyin muhafazakar imaj vermek için kurgulandığı çok netti.

Uzayan iftar sonrası sohbette Kadir Kartal sürekli Nisan ayına vurgu yapıyor ve zamanın daralmakta olduğunu söylüyor, partililerden işler için acele etmelerini istiyordu. Sonrasında yaptığım röportajda da Nisan’da ne beklediğini sormuş, Kartal’ın aniden paniklediğini farketmiştim. 2007 Nisan’ı için bir darbe beklentisi ilerleyen günlerde Ankara’da konuşulmaya başlanacaktı.

Hurşit Tolon ve Şener Eruygur, Org. Hilmi Özkök’ün fren koyması ve Ergenekon davasıyla birlikte etkisiz hale getirildiler. Müdafai Hukuk Hareketi partisi de sönüp gitti.

2015’ten sonra Türkiye yeni bir döneme girdi. Milliyetçiliğin yükseldiği bu dönemde Doğu Perinçek zamanın ruhuna uygun olarak İşçi Partisi’nin adını Vatan Partisi olarak değiştirdi. Kadir Kartal’ın yeni yapılanması da adını “Bayrak Haraketi“ olarak aldı.

Erdoğan ile devlet arasındaki ilişki bugünlerde açık ve görünür biçimde ortada. Perinçek ve Bahçeli en sıkı iki ortağı. Ancak bu ilişki yeni başlamış değil. 28 Şubat’ta askerlerin Erdoğan’ın üzerine gidiyor göründüğü dönemde, Erdoğan’ın yanında devletin adamı Kadir Kartal konmuştu ve yargıyla ilişkilerini düzenliyordu.

Kadir Kartal yönetimindeki yargı ayağı; Burak Erdoğan’ı  Sevim Tanürek’i öldürdüğü kazadan kurtarmış, Erdoğan’ın diplomasızlığını yargının konusu yaptırmamış, Erdoğan’ı 3 ay VİP cezaevine sokarak kahraman yapmıştı.

Erdoğan’ı bitirebilecek sahtekarlıklar ve suçlar tıpkı Başbağlar katliamının üstünün örtülmesi gibi örtülmüştü. Ve ana rol devletin has avukatlarından Kadir Kartal’ındı…

Analiz

Süper Lig’de şampiyonluk vizesini düşme hattı verecek

Lider Başakşehir, Trabzonspor’la puan farkını ikiye çıkardı. Galatasaray Başakşehir’i yenemeyerek yarıştan büyük ölçüde koptu. Süper Lig’de düşme hattı zirve yarışından daha hararetli hale geldi.

BOLD – Süper Lig’de 29. hafta geride kaldı. Son puan durumuna bakıldığında Başakşehir 60 puanla lider. Hemen arkasında 58 puanla Trabzonspor bulunuyor. 53 puanlı Sivasspor, 52 puanlı Galatasaray ve 50 puanlı Beşiktaş’ta son 5 haftaya girilirken takipte. Görünen tabloda yarış Başakşehir ile Trabzonspor arasında geçecek. Düşme hattı ise Ligin zirvesinden daha karışık. Şampiyonluk vizesini de düşme potasındaki takımlar verecek.

Pandemi sonrası açıklanan fikstürde iki önemli maça dikkat çekiliyordu. Birincisi 29. haftada oynanan Başakşehir-Galatasaray, diğeri de 30. haftada oynanacak Galatasaray-Trabzonspor karşılaşmasıydı. İlki 1-1 bitti ve Galatasaray matematiksel olmasa da 8 puanlık fark ile şampiyonluktan uzaklaştı. Sarı-Kırmızılı takımın bu hafta Trabzonspor ile oynayacağı 90 dakika ise Başakşehir’in şampiyonluğa uzanıp uzanamayacağına bir işaret olacak. Ya da Karedeniz ekibini son haftaya kadar yarış içinde tutacak.

‘KAYBEDERSEK BASKISINA’ KENDİNİ MAHKUM ETTİ

Başakşehir son 5 haftayı kayıpsız atlatıp şampiyon olabilecek mi? Buna cevap vermek kolay değil. Öncelikle son oynadıkları Galatasaray maçındaki performansları fazla tutuktu. Maça iyi başlayıp sonrasını kendi içinde korkuları olan bir oyuna dönüştürdüler. Edin Visca’nın kırmızı kartla atılması, Turuncu-Lacivertli takımı ‘kaybedersek’ baskısına mahkum etti. Eksik olan, forveti bulunmayan, genç oyuncuları kullanmak zorunda kalan Galatasaray, oyuna daha hakimdi. Maçı kazanabilirlerdi ve o zaman 30. haftanın hikayesi farklı yazılırdı. Fatih Terim’in oyuncularını tebrik edip sonuna kadar savaşacaklarını söylemesi aslında yarışın kendileri için bittiğini ve olayın Şampiyonlar Ligi’ne katılmaya döndüğünün üstü kapalı anlatımıydı.

GÖZLERİ, KULAKLARI, RUHLARI TRABZON MAÇINDA

Başakşehir son 5 sezonda hep ilk 4 içinde kaldı ve şampiyonluk kovaladı. Abdullah Avcı ile kimi zaman 4’üncülükle kimi zaman da 2’incilikle yetindi. Ancak arzulanan şampiyonluk gelmedi. Okan Buruk ile Başakşehir oldukça istikrarlı bir tablo çizdi. İlk iki hafta dışında hep yükselen bir grafik ortaya koydular. Esas hikayelerin yazıldığı son 5 hafta geldi çattı. Bu dönem Boz Baykuşlar için hep kaybedilen zirve yarışları ile dolu. Futbolcuların çoğu yaşadıkları bu hikayeyi iyi biliyor. Aynı senaryo hem korkutuyor hem de baskı oluşturuyor. Bu süreçte maçların seyircisiz oynanması en büyük avantajları… Görünen o ki Okan Buruk ve ekibinin gözleri, kulakları ve ruhları Trabzonspor maçlarında olacak…

TRABZONSPOR SÜKUNET İLE TEZ CANLILIK ARASINDA SIKIŞTI

Son iki haftaya kadar şampiyonluğun en büyük favorisi Trabzonspor olarak gösteriliyordu. Önce Alanyasporla deplasmanda son dakika yedikleri golle 2-2 berabere kaldılar. Ardından da 10 kişi kalan Ankaragücü karşısında öne geçmelerine rağmen 1-1’lik skorla iki puan verdiler. İki maçta kaybedilen 4 puan Bordo-Mavili takımı Başakşehir’in 2 puan gerisine attı. 30 yıldır şampiyonluk bekleyen Karadeniz ekibi Alanya maçında yaşadıkları kriz ortamının faturasını evindeki maçta ödedi. Trabzonspor’un sakin kalmaya ihtiyacı var. Karadeniz insanı tez canlı olur. Son düzlükte şampiyonluk için liderler öne çıkar. Bu isim mutlaka bulunmalı. Galatasaray ile oynanacak 90 dakika sadece şampiyonluğu değil, Şampiyonlar Ligi’ne katılımı da yakından ilgilendiriyor. Bordo-Mavili ekip İstanbul’da kazanırsa yarışı sonuna kadar götürür. Aksi durumda ikincilik de elden uçup gidebilir.

BEŞİKTAŞ KOLAY KAYBEDİLEN PUANLARA YANIYOR

Beşiktaş şu süreçte kaybettiği bedava puanlara yanıyordur. Yetersiz kadro, vasat kaleci, ve yedeklenemeyen forvet yüzünden en az 10 puan kaybedilmiştir. En basit örneği Antalyaspor maçı. O kadar pozisyona gir. İstatistikleri alt üst et, sahadan mağlup ayrıl. İşte Sergen Yalçın’a da kafayı yedirten durum bu. Denizli maçında 5, bu hafta Konyaspor karşısında alınan 3 gollü galibiyet aslında Siyah-Beyazlı takımın oyun gücünü gösteriyor. Yeni bir anlayış, hücuma dönük futbol ve her oyuncunun önceliğinin rakip kale gitmek olması gelecek adına umut verici. Yalçın’ın “gelecek sezon şampiyonluğa oynayacağız” diyerek iddialı konuşması da takıma, kendine ve sistemine inanmasından. Önemli olan eksiklerin doğru tespit edilip doğru isimlerle yola devam edilmesi. Ligde kalan 5 haftada futbol adına bol gol ve gol girişimi izlemek istiyorsanız Beşiktaş maçları tavsiye edilir.

FENERBAHÇE KENDİNİ KEMİRİYOR

Emre Belözoğlu’nun Malatyaspor maçının bitimindeki ağlaması aslında Fenerbahçe’nin içinde bulunduğu psikolojik durumu ve gerilimi ortaya koyuyor. Uzatma dakikalarına 2-1 geride girip sonra maçı 3-2’ye getirmek saha içinde duygusal patlamalara neden oluyor. Bunu futbolcuların mimiklerinden okumak mümkün. Emre Belözoğlu’nun gözyaşları da böyle bir durumun sonucu. Takımın üzerindeki baskı, bir türlü işlerin rayına oturmaması, içten içe ‘neden olmuyor’ sorgulaması ve kendi kendini kemirme bütün takımı kısır döngüde tutuyor. Son dakikada atılan beraberlik ya da galibiyet gollerinde umulmadık tepkiler bu başarısızlıkla beraber ortaya çıkıyor. Fenerbahçe camiası da artık “bu sezon bitsin ve biz sıfır kilometre olarak yeni sezona başlayalım” diyor. Her hafta bir şekilde gösteren bu duygusal değişkenliklerden kurtulmak istiyor.

Gökhan Töre’nin ikinci sarı karttan kırmızıyı gördüğü pozisyonda Emre Belözoğlu’nun haksız karta itiraz etmemesi tepki çekti. Gerçekten de pozisyon ne sarı kartlıktı ne de ortada faul vardı. Hakem önce sarı sonra kırmızıyı gösterdi, haksızdı. Emre’de duruma sesiz kaldı. Maç sonrası “dirsek yoktu” demesi bir şey ifade etmiyor. Nihayetinde maç başı para kazanan Gökhan Töre ekmeğinden oluyor.

LİGİN DİBİ ZİRVESİNDEN KARIŞIK

Gözlerimiz hep zirvede… Ancak ligin alt tarafı üstünden daha beter.. Düşme hattı içinde tam 6 takım bulunuyor. 12. sırada bulunan Denizlispor’un 32 puanı var. Son sırada yer alan Ankaragücü ise 25 puanda. Her puan altın değerinde derler ya işte öyle bir tablo var. Belkide atılan bir gol ligde kalacak takımı belirleyecek. Şampiyonluğa oynayan takımlarında düşme hattında yer alan ekiplerle maçları var. Galatasaray Çaykur Rize’ye takılarak avantajı kaybetti. Trabzon Ankaragücü’ne puan kaptırdı. Kayseri, Sivas’ı deplasmanda yendi. Görünen şu ki ligin tepesi de dibi de her maçı ‘final’ gibi oynayacak.

Başakşehir: Antalyaspor (D) / Denizlispor / Konyaspor (D) / Kayserispor / Kasımpaşa (D)
Trabzonspor: Galatasaray (D) / Antalyaspor / Denizlispor (D) / Konyaspor / Kayserispor (D)

SÜPER LİG PUAN DURUMU

SÜPER LİG 29. HAFTA SONUÇLARI

SÜPER LİG 30. HAFTA MAÇLARI

Okumaya devam et

Analiz

Süper Lig 28. Hafta analizi: Türk futbolundaki virüs ‘kuralı doğru uyguladın’ diye bağıran zihniyettir

Süper Lig’in 28. haftası hareketli geçti. Liderlik el değiştirdi Başakşehir zirveye çıktı. Galatasaray yarışta havlu attı. Trabzon-Alanya maçında gerilim vardı. Fenerbahçe irtifa kaybetmeye devam etti

BOLD ANALİZ – Korku filmlerinde atmosferi kontrol etmek için hep bir gerilim müziği vardır. Ekrana yansıyandan çok fonda çalan müzik izleyeni korku girdabına çeker. Efektlerle adrenalin yükselir ve ‘son’ yazısını gördüğünüzde psikolojik bir dayak yemenin ağırlığını hissedersiniz. Süper Lig’in 28. haftası da biraz korku ve gerilim yüklü tamamlandı. Şampiyonluk mücadelesi, düşme endişesi ve korona virüs atmosferi ister istemez futbolcuları da yöneticileri de baskı altına aldı. Ankaragücü- Başakşehir maçında sayılmayan gol, Galatasaray-Gaziantep mücadelesinde ‘6 saniye kuralı’ ve Alanyaspor-Trabzon karşılaşmasının bitiminde yaşanan kavganın arkasında hep bu fon müziğinin etkisi var. Maçların seyircili ya da seyircisiz oynanmasından çok fon müziği devreye girdiğinde futbolun rengi değişiyor. İşte 28. haftada böyle bir haftaydı….

‘6 SANİYE’ KURALI MI, YOKSA İPTAL OLAN RÖVAŞATA GOLÜ MÜ CAN ACITIR

Şampiyonluk yarışı içinde kalmak isteyen Galatasaray, 3-1 öne geçtiği maçı evinde 3-3 berabere tamamladı. Gaziantep karşısında iki puan bıraktı. Şampiyonluk yarışında liderin 8 puan gerisinde kaldı. Maçın hakemi Alper Ulusoy son dakikada kaleci Okan Kocuk’un topu elinde 6 saniyeden fazla tutmamasını cezalandırdı. 18 saniyelik zamanı eritmesi sonrası hakem en direk serbest vuruşu verdi. Atış sonrasında penaltı oldu ve skoru 3-3 yapan gol geldi. Spor kamuoyu ‘cambaza bak’ diyerek 6 saniye kuralının doğru uygulanmasına tepki gösterdi. Aslında güme giden VAR kararı ile iptal edilen Kayode’nin rövaşata golüydü. Alper Ulusoy’un hatası ‘devam’ ettirdiği pozisyona VAR çağrısı ile faul diyerek sezonun en güzel gollerinden birini iptal etmesiydi. Rakip korner direğinin dibinde topu zaman geçirmek ve faul almak için tutan Jimmy Durmaz’a yapılan müdahaleyi Ulusoy ikili mücadele içinde görüp oynattı. VAR’da görev yapan Cüneyt Çakır’ın etkisiyle ‘yani mahalle baskısıyla’ golü iptal etti. İşte Türk futbolunu esir alan bu düşünce. Alper Ulusoy’a yapılan da ‘kuralı niye doğru uyguladın’ lincinden başka bir şey değil. Rıdvan Dilmen’in bahsettiği Türk futbolundaki virüs işte ‘bu kuralı doğru uyguladın’ diyerek bağıran zihniyettir.

ALANYA’DA ÇİRKİN GÖRÜNTÜLER

Haftaya lider giren Trabzonspor 90+5’te kalesinde gördüğü golle Alanyaspor ile 2-2 berabere kaldı. Liderliği Başakşehir’e bırakan Bordo-Mavili takım 57 puanla haftayı tamamladı. Sahadaki mücadeleden çok maç sonu yaşananlar dikkat çekiciydi. Son dakika golüyle saha içinden çok tribün karıştı. Trabzonspor başkanı Ahmet Ağaoğlu sahaya indi, tribünde yöneticiler birbirleriyle küfürleşti. Alanyaspor başkanı Hasan Çavuşoğlu ağabeyi Mevlüt Çavuşoğlu’na küfür edildiğini ileri sürdü. İşin arka planında yine siyaset çıktı. Trabzonspor’a destek veren Berat Albayrak bir tarafta, Başakşehir başkanı Göksel Gümüşdağ bir tarafta. Olayları ve şampiyonluk mücadelesine bu açıdan bakmak lazım. Trabzon barosunun Göksel Gümüşdağ hakkında suç duyurusunda bulunması yerel basının manşet yapması hep fondaki müzik etkisinden. Birde Ankaragücü’nün Başakşehir ağlarına gönderdiği 2. golün ofsayt sayılması benzer golün Galatasaray-Gaziantep maçında verilmesi suyu bulanıklaştırıyor. Şampiyon kesinleşene kadar da su durulmayacak gibi…

FENERBAHÇE DÜMENSİZ GEMİ GİBİ

Fenerbahçe, Ersun Yanal ile yolları ayırdıktan sonra gemiye kaptan bulamadığı için rotasız bir şekilde yol alıyor. Kasımpaşa’ya 2-0 malğup olan Sarı-Lacivertli takım kan kaybetmeye devam ediyor. Takımın başında bulanan Tahir Karapınar’ın iyi niyeti iş götürmüyor. A takımdaki herkes Karapınar’ın bu takımın asli sahibi olmadığını biliyor. Ne kadar motivasyon olsa da hedefsizlik ve yeni sezona odaklanma psikolojisi tüm takımı etkiliyor. Maça ne kadar istekli başlansa da 100’de yüz gösteren batarya 15 dakikada sıfırlıyor. Emre Belözoğlu üzerinden gerçekleşecek yapılanmada günü kurtaracak hamleler yerine geleceğe odaklanılmalı. Ali Koç yönetiminin 2 sezondur yaptığı planlama ile saha sonuçlarının örtüşmemesinin tek nedeni Türkiye’de futbol kafasının hala amatör olmasından ve günlük düşünülmesinden. Emre formayı çıkardığında belki sistem yerli yerine oturur.

BEŞİKTAŞ’IN HÜCUM DÜŞÜNCESİ İYİ YOLDA OLDUĞUNUN KANITI

Sergen Yalçın’ın ‘Beşiktaş şampiyonluğa oynayacak kadro kuracak’ sözleri Siyah-Beyazlı takımın iyi yolda olduğunu gösteriyor. Şampiyonluğa oynayacak takım illa büyük transferler yapmak zorunda değil. Elindeki oyuncuları şampiyon olacak takımın bir parçası gibi kullanmak maharet. Beşiktaş Antalyaspor’a evinde 2-1 kaybettiğinde de oyun olarak geride değildi. Çok kaçırdılar basit hata yaptılar ve mağlup oldular. Denizlispor karşısında da oyun çok farklı gelişmedi. Beşiktaş hücum etmeye devam etti. Burak Yılmaz’ın etkisi ile bu sefer goller daha kolay atıldı. 5-1’lik farklı galibiyetin altında hücum düşüncesi yatıyor. Hücum düşünmeyen futbolcunun bu takımda işi zor. Gelecek sezon aynı mantık ve doğru oyuncularla şampiyonluğa oynayacak takım sahada olacaktır. Sergen Yalçın da sanırım buna inanıyor.

SÜPER LİG PUAN DURUMU

SÜPER LİG 28. HAFTA TOPLU SONUÇLAR

SÜPER LİG 29. HAFTA MAÇLARI

Okumaya devam et

Analiz

Kızıl Ordu’nun 15 Temmuz’u

Haziran 1937’de Kızıl Ordu’daki üst rütbeli subayların %45’i atıldı, bazıları idam edildi. 15 Temmuz’un kopyası gibi olayların bedeli ağır oldu.

FATİH YURTSEVER
BOLD ANALİZ

Kızıl Ordu’nun 15 Temmuz’u

15 Temmuz 2016 sonrasında Erdoğan rejimi tarafından TSK’da yapılan tasfiyelerinin bir benzeri, Stalin tarafından 1937-1938 yılları arasında Kızıl Ordu’da yapıldı. Tarihçiler yapılan bu faaliyeti “büyük tasfiye-great purge” olarak adlandırılıyor. Tasfiyenin boyutu tam olarak bilinmemekle beraber, çeşitli rütbelerde yaklaşık 35.000 askerin ihraç edildiği, binlerce askerin tutuklandığı ve birçok üst rütbeli personelin de idam edildiği tahmin ediliyor.

DİKTATÖRLER EN ÇOK ORDUDAN KORKARLAR

Birçok askeri uzmana göre; Hitler’in Haziran 1941 yılında Rusya’ya karşı başlattığı askerî harekât esnasında, Kızıl Ordu’nun başlangıçta başarısız ve yetersiz kalmasının altında yatan neden Kızıl Ordu’da yapılan büyük tasfiyeler. Stalin’in II. Dünya Savaşı öncesinin gergin ortamında neden bu denli geniş çaplı bir tasfiye faaliyeti içerisine girdiği ise, tarihçiler arasında bugün bile tartışılıyor.
Yaygın kanı; Stalin, savaş çanlarının çaldığı 1937 tarihinde, dış güçler tarafından kendisine yönelik Kızıl Ordu içerisinde beşinci kol faaliyetlerinin yürütüldüğe inandığı. Kızıl Ordu’da bazı generallerin darbe yapacağı yönündeki dedikodular ve söylentiler, Stalin’i bir paranoya içerisine sürüklemişti.

Genel Kurmay Başkanı olarak görev yapan ve daha sonra 1935 yılında Mareşal rütbesine ulaşan Mihail Tuhaçevski, Kızıl Ordu’da büyük bir dönüşüm hareketi başlattı. O zamana kadar çoğunluğu köylülerden oluşan Kızıl Ordu, Mihail Tuhaçevski tarafından ortaya konan “derin harekât” doktrini çerçevesinde modernize edildi, ordunun siyasallaşmasına neden olabilecek faaliyetler engellenmeye çalışıldı. Ancak Mihail Tuhaçevski’nin bu çabaları Stalin’de tedirginliğe ve rahatsızlığa neden oldu.

KIZIL ORDU’NUN 15 TEMMUZ’U

11 Haziran 1937 sabahında Stalin’in Savunma Bakanı olan ve aynı zamanda Mareşal Tuhaçevski ile kişisel düşmanlığı bulunan Kliment Voroshilov, aralarında Tuhaçevski’nin de bulunduğu üst düzey generalleri Almanya ile birlikte hareket ederek Stalin’i devirmeye çalışmak suçlamasıyla tutuklattı. 1980’den sonra açılan Sovyet arşivleri, Tuhaçevski’nin Almanya lehine darbeye yelteneceği yönündeki iddiaların asılsız olduğunu ve darbe iddiasının Stalin’e sadakat ile bağlı olmayan askeri personelin tasfiyesi için uydurulduğunu ortaya çıkardı.

Tuhaçevski’ye ağır işkenceler yapıldı ve zorla diğer arkadaşlarının isimleri söylettirildi. Aile üyeleri Gulag esir kamplarında hayatlarını kaybetti, kendisi de vurularak idam edildi. Tuhaçevski’nin ölümü Kızıl Ordu’da domino taşı etkisi yaptı. İhanetle suçlanan birçok asker, işkenceden kurtulabilmek için silah arkadaşlarının isimlerini verdi, onların da darbeci olarak yargılanmalarına, tutuklanmalarına ve hatta bazılarının idam edilmelerine neden oldu.

SADECE STALİN’E SADIK OLANLAR CANINI KURTARDI

1937 yılında, Kızıl Ordu’da bulunan toplam 5 Mareşal’den 2’si idam edildi ve 1’i hapiste hayatını kaybetti. Sadece Stalin’e sadık olan Voroshilov ve Budennin görevlerine devam etti. Üst rütbeli subayların %45’i ordudan atıldı, hatta bazıları idam edildi. (Albay-Mareşal rütbesindeki 837 subayın 720’si Kızıl Ordu’dan atıldı.) 1941 yılına gelindiğinde, Askeri Konsey’de bulunan 85 askerden 71’i hayatını kaybetti.

Kızıl Ordu’da yapılan kitlesel kıyımdan sonra üst düzey görevlere Stalin’e sadık politikacıların yakınları getirildi. “Büyük tasfiye” sonrasında oluşan atmosfer ve şüphe ortamı orduda emir komuta birliğine ve askeri hiyerarşiye ağır hasar verdi. Silah arkadaşlarının idam edildiği bir ortamda göreve gelen yeni komutanların büyük çoğunluğu, gerekli askeri tecrübeden ve bilgi birikiminden yoksun kişilerdi. Kararlarında ve uzmanlık gerektiren askeri değerlendirmelerde tamamen politikacıların yönlendirmeleri etkili oldu.

TASFİYE HİTLER’İN İLERLEMESİNİ SAĞLADI

Kızıl Ordu’da yapılan tasfiyeler, askeri tecrübenin yok olmasına ve emir komuta birliğinin bozulmasına neden olduğu için, Sovyetler Birliği II. Dünya Savaşı’nın başında Almanya karşısında hezimete uğradı. Hitler’in hızlı ilerleyişi bu zaaf sebebiyle oldu. Diğer bir ifadeyle, Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı’na modern savaşın doğasından habersiz, yeteneksiz ve tecrübeden yoksun askerler ile girdiği için başarısız oldu. Askeri karar alma mekanizmanın bağımsızlığının tamamen ortadan kaldırılması ve parti politikalarına ayrı davranışların şiddetli bir şekilde cezalandırılması (aile fertlerini kapsayacak şekilde), komutanların karar karar alma becerilerini felç etti. Örneğin askerlerin kendi aralarında Tuhaçevski tarafından ortaya atılan “derin harekat” doktrininden bahsetmeleri, hain damgası yemeleri için yeterli bir sebepti.

Bunların yanında Kızıl Ordu’ya personel yetiştiren eğitim kurumlarında yıllar içerisinde oluşturulan tecrübe büyük tasfiye ile yok edildi. 1938 yılında Sovyet Askeri Akademisi’nde bulunan 167 kadrodan sadece 106’sına personel atanabildi. Daha önce görev yapan 94 kişiden 15’i hakkında ihraç kararı verilmiş ve 61’i hakkında ise soruşturma devam etmekteydi. 40 olması gereken profesör kadrosuna sadece iki kişi atandı. Subay eksikliğini tamamlamak için normalde 4 yıl olan eğitim süresi 2 yıla düşürüldü. 1937 ile 1938 yılları arasında orduya katılan subayların birçoğu, sistemli bir eğitim yerine kısa süreli kurslar aldı. Yaşanan hadiselerin doğal sonucu olarak askeri eğitim kurumlarında meydana gelen tahribat, orduya yeni katılacak olan askeri personelin de niteliksiz olarak yetişmesine neden oldu. II. Dünya Savaşı öncesinde oluşturulan yeni askeri birlikler nedeniyle asker sayısını hızlı bir şekilde artırılması da Kızıl Ordu’da ahengin bozulmasında neden oldu. 1941 yılına gelindiğinde ordudaki subayların %75’i bir yıldan daha az bir tecrübeye sahipti.

Bugün Kızıl Ordu’nun yaşadığı sürecin bir benzeri Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) yaşanıyor. TSK tamamen siyasallaşmış durumda. Terfilerde liyakatin yerini Erdoğan rejimine sadakat aldı. Harp okullarına öğrenci temininde selefi eğitimlerini gizlemeyen SADAT adlı kuruluş etkin. TSK’nın kurmay kadrosu tamamen tasfiye edildi, F-16 pilotlarının eğitilmesi için Pakistan Hava Kuvvetlerinden eğitmen subaylar getiriliyor. Bir zamanlar devletin bekasını, ülkenin itibarını uluslararası hukuku her şeyin üzerinde tutan TSK, yaşanan tasfiyeler sonucunda bugün Libya’da Erdoğan rejiminin silah ticaretinin koruyucusu, Suriye’de selefi cihatçı yapıların hamisi haline geldi. Umarız tarih tekerrür etmez ve Rus halkının Kızıl Ordu’da yaşananlara karşı takındığı sessizliğin bedelini II. Dünya savaşında ödediği gibi, Türk halkı da bugün TSK’ya yapılanlar karşısında takındığı derin uykudan savaş çığlıklarıyla uyanmaz.

Okumaya devam et

Popular