Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Bir öğrencisinin gözünden Mümtazer Türköne

Kapatılan Fatih Üniversitesi öğrencisi Muhammed Emin Turgut, 3,5 yıldır Silivri Cezaevinde bulunan hocası Mümtazer Türköne ile ilgili anıları yazdı.

MUHAMMED EMİN TURGUT

BOLD ÖZEL – Oğuz Atay’ın, üniversitedeki hocası Mustafa İnan’ı anlattığı eserini okuduğumda ‘Benim de bir bilim adamım olmalı’ demiştim. 2013 yılının son günleriydi. Televizyonda konuşmasını izlerken görev yaptığı üniversiteye gidip derslerine girmeye karar verdim. Sonradan fark ettim ki, meğer lise yıllarımda köşesini okuduğum yazarmış Mümtaz’er hocam. Yıllardır ben Mustafa İnan’ımı okuyormuşum. Çok uzakta değilmiş. Bulmuşum ama farkında değilmişim.

2014 yılında Fatih Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu yönetimi İngilizce bölümünü tam burslu kazandım. O hukuk bölümünde ders veriyordu. Hazırlığa başlar başlamaz ben de derslerine dışarıdan katılmaya karar verdim. Öğleden önce siyaset, öğleden sonra hukuk dersleri hayatıma keyif katıyordu. Tek hobim buydu. Bir de yüksek lisans derslerine girmeme müsaade ediyordu. Derslerinin bağımlısı olmuştum.

BANA SORU SORMAYI ÖĞRETMİŞTİ

Bahsettiği bir divan şiiri olsa gidip o şairin divanını komple okuyup hocaya sorular soruyordum. Hocam bana soru sormayı öğretmişti. Konuğunu konuşturmak isteyen sunucuları izliyordum. Nasıl az konuşup da hocayı konuşturduklarını öğrenmeye çalışıyordum. İnternete Mümtaz’er Türköne yazıp katıldığı tüm programları indiriyor, kalem kağıtla not tutuyordum. Buldum Mustafa İnan’ımı kaçırır mıyım hiç!

Divan şiiri üzerine konuşmak için ahengi güçlü anlamı derin bir şiir seçip okuyordum odasında. Keyiflenerek cevap verişleri beni divan şiirine daha da yönlendiriyordu. Derslerde “Kalemle yapılabilecek her şeyi yapabiliyorum; ancak şiir yazamıyorum.” derdi. Hocam böyle söylediği için ona hiçbir zaman şiir yazdığımdan bahsetmemiştim. Şiir yazamama sebebi olarak “Küçük yaşta çok kaliteli şiirler ezberledim. Onların üzerine çıkamayacağımı bildiğim için yazamıyorum” diye açıklama yapardı.

SAVUNMA ONUN İŞİYDİ

Savunma onun işiydi. Bir konu atar ortaya keyifle kenara çekilirdi. Sınıfın göze göz dişe diş gelmek üzere olduğu an üstünlüğü sağlamak üzere olan tarafı farklı bir savunma mekanizmasıyla tuş ederdi. Ders çıkışlarında bazen odasına geçer, yazdığım yazılar üzerine tartışırdık. Ömrümün en güzel zamanlarıymış. Değerini şimdi daha iyi anlıyorum. Bir keresinde sabah kahvaltısını yapmak için yüksek lisans dersine ara vermişti. Ben yine markaja almak için peşine takıldım. Nazikçe, “Muhammedcim kahvaltı yapacağım” dese de “Afiyet olsun hocam. Ben size rahatsızlık vermeden oturacağım” demiştim.

Konuyu yazmaktan açmıştım. “İnsan yazdığı yazıdaki fazlalıkları atamıyor hocam” demiştim. Biraz merakla devam ettim. “Ben o kelimeleri, o cümleleri yazmak için ağır mesailer harcıyorum. Evladım gibiler hocam. Siz nasıl atıyorsunuz fazla yerleri?” demiştim. Çok hoşuna gitmişti bu betimlemem.

HER PERŞEMBE GÜNLERDEN MÜMTAZER TÜRKÖNE’YDİ

Cemil Meriç’in evine gidip çay içtiği anılarından bahsetmişti. Bizi hocamız çağırsa evine biz de gideriz diye sivrilip konuyu artık sizi okul dışı da rahatsız etmeliyime getiriyordum. “Gel Muhammedcim. Ben sana yemek de yaparım” dedi. Çok mutlu olmuştum.

Dönemin son günüydü. Hocamın okulda olacağı son gün… Tam bir sene her perşembe benim için perşemde değildi. O gün günlerden Mümtaz’er Türköne’ydi. O güne özel gömlek ve pantalonlar pazar akşamından ütülenir. Her ihtimale karşılık gömleğin bir yedeği ve yedeğinin de bir yedeği olurdu. Sıralama hazırdır. Perşembe olur, sabah erken kalkılır. Okula giden ilk araçla okula gidilir. Bazen kütüphanede çakra açmak için kitap okunur. Bazen de derslerinde aldığım notlara göz gezdirilirdi.

24 yaşındaki Muhammed Emin Turgut, eğitimine artık Almanya’da devam ediyor.

HER GÜN ÇANTAMDA 3 KİTAP OLURDU

Ne zaman yanından ayrılsam hep kendimden nefret ederdim. Cehaletim canımı sıkıyordu. Her gün çantamda en az 3 kitap olurdu. Divan edebiyatından, öz saf şiirden ve bir adet deneme veya öykü türü kitaplardan. Bunun dışında bir de o hafta derste konuştuğumuz kitap, konu, olay vb şey ne ise ona dair olan kitap(ları) çantamda taşırdım.

Sondan bir önceki hafta “Hocam ben yazın sizin eksikliğinizi çok hissederim. Sizi çok özlerim. Gazetede odanız var mı? Veya üniversiteye gelecek misiniz? Ben her gün okula geleceğim. Ya da takıldığınız vakıf, enstitü vb. bir yer varsa ben de oraya gelip sizi rahatsız etmek istiyorum.” demiştim. Tüm meramımı döktüm. Büyük bir sabırla dinledi. Hiç düşünmeden de cevap verdi. “Eve gelirsin Muhammedcim.” demiş, telefon numarasını da vermişti.

EN HÜZÜNLÜ DERS

En hüzünlü ders son dersiydi. Hukuk birinci sınıfların dersiydi. “Hukuk fakültesinde olmanız sizi kaliteli insan yapmaz. Siz kaliteli bir bölümdesiniz ama kaliteli insanlar değilsiniz. Kaliteli olan hukuktur. Kaliteli işlerle uğraşmalısınız.” demişti.

Devam ederek “Yaz tatilinde tatile gitmeyin. Gidin bir hukuk bürosuna gönüllü çalışın. Avukatla davalara girin. Gerekirse sadece fotokopi çekip çayları taşıyın. Hatta imkanınız olursa dava dilekçesi yazmayı öğrenin!” demişti. Hukuk öğrencisiymişim gibi “Yazın bir hukuk bürosunda gönüllü dava dilekçesi yaz.” notunu almıştım.

Onlarca büroyu aradım. Gönüllü dava dilekçesi yazmayı öğrenmek istediğimi söylüyordum. Geri dönüşler çok sert ve kırıcıydı. “Hazırlık öğrencisini niye alalım?” diye alay ediyorlardı. Piyasanın vazgeçirme çabalarıyla epeyce savaştım. Arayışlarıma biraz ara vermiştim ki Kartal’da yürürken gördüğüm bir avukat bürosunu aradım. Çok sıcak ve içten karşılamıştı beni Çiğdem Hanım. Eşiyle birlikte avukatlık yapıyorlardı. Bana masa hatta oda bile verdiler.

DERSİNE GİDER GİBİ HUKUK BÜROSUNA GİTTİM

Sırada hocama anlatacak anı biriktirmem vardı. Mümtaz’er hocamın dersine gider gibi büroya gitmeye başladım. Sabah erken ve gayet özenli. Avukat Cihan bey kızar, “İş gibi düşünme, öğlen uyanınca gel” derdi. Hocama anı biriktireceğim de diyemiyordum. İlk dava dilekçemi yazdığım gün 24 Haziran 2015’ti. İşe başlayalı 10 gün olmuştu. Akşam bürodan çıktığımda ayaklarım yere değmiyormuşcasına durağa yürüyordum. Sabah saat sekizden beri telefonu elime almamamıştım. Bakınca bir de ne göreyim.

“Sevgili Muhammed,
Mümkünse bu akşam iftara bekliyorum.
Selamlar
Mümtazer”

Hemen hocamı aradım: “Hocam bir mail gelmiş de bana, bugün mü yollamıştınız” dedim. “Evet bu akşam bekliyorum, geç oldu, kusura bakma” demişti. Yahu ne kusuru, teravih saati arasan desen ki gel geçen iftarı yapalım yine garipsemez gelirdim. Buna mı takılayım dedim içimden.

O AN NE YAPACAĞIMI BİLEMEDİM

Adresi alır almaz hazırlıktaki hocalarımı arayıp, hocaya iftara davetliyim, ne yapayım mı diye sormadım! Metro istasyonundan koşarak tek nefeste mi çıkmadım! Evine varınca “Hocam neden aramadınız, numaram mı silindi?” diye de tabii ki ufak da bir naz makamı yaptım. Savunması yine basit ve mükemmeldi: “Muhammed’leri karıştırmışım. Yanlışlıkla başka Muhammed’e mail atmışım. O gelemeyeceğini söyleyince sen olmadığını anladım.” demişti. Hemen kendime bir pay çıkarmıştım. Onun hiçbir davetini geri çevirmeyeceğimi biliyordu 🙂

Hocamın özgürlüğü elinden alınınca benim de yaşama sevincime ket vuruldu. “Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan” romanının sonunda okul kapanmıyordu ki… Mustafa İnan fikirlerinden dolayı 10 yıl hapse mahkum edilmiyordu ki… On yıl nasıl geçecek diye düşünmekten uyku düzenim bozulmuştu. Artık çantamda en az 3 kitap yoktu. Artık çantam da yoktu. Neden olsun ki? Beni meraklandıracak, hayretlendirecek hoca mı kalmıştı piyasada.

3 KEZ OKUL BIRAKTIM

Mümtaz’er hocamın özgürlüğü gasp edilmeye başlandığı günden beri 3 kez okulu bırakmıştım. Yazarlık hevesi, akademisyenlik hevesi, araştırma hevesi diye hiçbir zevkim, hobim kalmamıştı.

Kızıyla konuşurken ara ara hocamla olan anılarımdan bahseder, yüreğimdeki yarayı dağlardım. Onunla olan anılarım, fotoğraflarım ve hatta ders notlarım bile duruyor demiştim. Silmezsem benim de başıma sıkıntı gelebileceğini söylemişti. Silsem bu sefer de tüm dayanaklarım ve umutlarım biterdi. Gelecekse bunlardan zarar gelsin, demiştim.

Tüm bunlardan geriye kalan tek gerçek, Mustafa İnan’ımı kaybetmeme rağmen, ona olan özlemimi ve hayranlığımı kaybetmemiş olmamdı. Her an dışarı çıkabilir diye bekledim ülkemde. Çıktığında Muhammed nerede diye sorar mı bilmem ama sorarsa diye umutlanıp bekledim. Nasıl giderdim? Hocam gözüm yollarda kaldı, diyemeden. Mektup yazacak yüz bulamıyordum. Sorsa ne okudun, ne yaptın? Heybem boşken karşısına çıkamazdım.

Bir yandan da “Koskoca yazara nasıl mektup yazılır?” diyordum. Kafamda, belki onlarca belki yüzlerce, mektup yazmıştım. Hatta birkaç kez oturup yazayım demiştim. Utanmıştım. Cevap verirse “Muhammed’cim neden aklına geç geldim” derse ne derim diyordum. Bardak doldu, taştı. Yıllardır kafamda döndürdüğüm tüm diyaloglar bilinçaltıma baskı yapmış sanırım. En sonunda rüyama da girip “Neden yazmadın?”ı zihnim onun ağzından dillendirince vefasızlığımdan şüphe duymamaya başladım. O çıkacak eminim ama ben onu çıkarken artık karşılayamayacağım.

Mümtazer Türköne, AYM kararına itiraz etti

Ayşenur’un hücresindeki 30 serçe

 

BOLD ÖZEL

“Çoluk çocuğumun ölmesine sebep olanlar Bartın’daki işkencecilerdir”

Eşini ve 3 yaşındaki oğlunu Ege Denizi’nde kaybeden KHK’lı edebiyat öğretmeni Hasan Aksoy, uzun sessizliğini mahkemede bozdu: “Ailemi yok eden işkencecilerdir.”

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Tarih 28 Temmuz 2018’i gösterdiğinde Ege Denizi’nde, üçü bebek olmak üzere 7 kişi hayatını kaybetti. Sürgüne zorlanan edebiyat öğretmeni Aksoy ve ailesi de batan teknenin içindeydi. Hasan Aksoy ne 3 yaşındaki oğlunu ne de eşini kurtarabildi. Bir balıkçı teknesi gelip kendisini sudan çıkardığında eşi ve oğlu çoktan hayata gözlerini kapatmıştı.

Hasan Aksoy, hemen o gün gözaltına alındı, daha sonra tutuklanıp hapse gönderildi ve büyük bir sessizliğe gömüldü. Uzun bir süre yaşadıklarını, neden ülkesini terk etmek istediğini ailesi de dahil kimseye anlatmadı. Ta ki hayat arkadaşı Sena Aksoy’un “Çık mahkemede yaşadığımız soykırımı anlat, savunmanı muhakkak yap’ sözünü hatırlayana kadar…

Hasan Aksoy, 21 Mayıs 2019’da Bartın Ağır Ceza Mahkemesinde yaptığı ilk savunmasında, ailesiyle birlikte bir tekneye binip ülkesini terk etmesine sebep olanların Bartın emniyet müdürlüğündeki işkenceciler olduğunu söyledi.

Aksoy, “Savcı beye söylemek istediğim tek şu var; o kadar işkence yapılan insan var, o kadar işkence altında alınan ifade var ve bu işkencecilerle alakalı yapılan bana bir tane, bir tane bakın, ikinciyi sormuyorum, bir tane işlem göstersinler, Allah rızası için bir tane işlem. Bu işkencecileri korumasınlar. Benim çoluğumun çocuğumun ölmesine sebep olanlar Bartın ilindeki işkencecilerdir. Başka hiç kimse değildir. Eğer Bartın’da işkence olmasaydı sizin tabirinizle ben ne adaletten kaçardım ne de teslim olmazdım.” dedi.

İşkence altında alınan bir ifade nedeniyle kendisi hakkında yakalama kararı çıkarıldığını, ifade verenlerle yüzleşmek istediğini söylemesine rağmen bu taleplerinin kabul edilmediğini yazan Aksoy, “Ufacık Bartın’da bile yapılan işkenceleri hepiniz bilmekte ve görmektesiniz. İnsanların bu durumu mahkeme huzurunda dile getirmelerine rağmen bırakın işlem yapmayı, adeta her dönemin işkencecileri gibi bu dönemin işkencecileri de koruma altına alınmıştır ve bu işkencecilerin kimler olduğu, insanlara hangi zulümleri yaptıkları tek tek anlatılmış ve kayıtlara da girmiştir.” ifadelerini kullandı.

İŞKENCECİLERİN İSİMLERİNİ VERDİ

Aksoy, işkencecileri mahkemede isim vererek şöyle anlattı: Benim ile alakalı aleyhte beyanları olan şahıslar da ilk kollukta baskı altında işkence altındaki, insanlık dışı şartlarda alınan ifadelerini reddediyor hatta bunları yapan kişileri, bu mahkemede huzurlarınızda söylüyorlar. Diyorlar ki, isimlerini Ayhan, İlkay ve Fatih diye bildiğimiz, duyduğumuz kişiler tarafından ve KOM müdürü tarafından bizlere baskı, cebir ve şiddet uygulandı. Ne yazık ki ne kadar söylerse söylesinler mahkeme bu ifadeleri duymuyor!”

“KONUŞ! YOKSA SENİ CENAZEYE GÖNDERMEYİZ”

En son Bartın Kız Meslek Lisesinde edebiyat öğretmenliği yapan Hasan Aksoy, eşi Sena Aksoy ve oğulları Yusuf Baha ile birlikte 28 Temmuz 2018’de Ayvalık’tan Midilli adasına geçmek için bir tekneye bindiler. Tekne adaya varamadan alabora oldu. Toplam 16 kişinin olduğu teknede 7 kişi hayatını kaybetti. Eşi Gökhan Yeni ve daha bebek olan Nurbanu ve Burhan’ı kaybeden Gülfem Yeni de o geceyi yaşayan ve acısını hala taze olan annelerden biri.

Hasan Aksoy olaydan sonra tutuklanıp Balıkesir Burhaniye Cezaevine gönderildi. Bir yıl burada kalan Askoy, geçen yıl Ramazan ayında ailesinin yaşadığı Mersin’e nakil istedi. Hala Tarsus 1 Nolu T Tipi Cezaevinde tutuklu.

Aksoy’a eşinin ve oğlunun cenazesine katılma izni verilmedi. Olaydan sonra alınan ilk ifadesinde “Konuş! Yoksa cenazeye göndermeyiz” denilerek tehdit edildi. Cenazeler için ilk başta araba vermeyen Bursa Belediyesi sosyal medyada yükselen tepkiler nedeniyle geri adım attı. Cenazeler Bursa’dan Sinop’un Durağan ilçesine götürüldü ve cenazelere otopsi yapıldığı için hemen burada defnedildi. Hasan Aksoy, eşine ve oğluna son görevini yerine getiremedi. Annesi, babası ve kardeşleri de cenazeye yetişemedi.

Sena Aksoy ve oğlu Yusuf Baha Aksoy’un Sinop Durağan’daki mezarları.

“TÜM POLİTİKACILAR UTANÇ İÇİNDE SUSSUN!”

Hasan Aksoy savunmasında bu olaya da değindi:

“Topluma nasıl bir nefret empoze edilmiş ise, nasıl bir korku verilmiş ise insanlar cenazelere saygı duyma duygusunu dahi yitirmiş hale gelmişler. En basiti bizim olayımız. Gördünüz, yaşadınız, siz de duydunuz hakim bey. Ege’de vefat eden Suriyeli bebek vardı, Aylan Kurdi ve o dönemde onun için timsah gözyaşı dökenler, gözyaşı dökmek için sıraya girenler bütün zevab takımı, en alttan en üste bütün devlet kademeleri kendi vatanının kendi öz evlatları için nasıl bir kini, nasıl bir nefreti içlerinde barındırıyorlarsa bırakın gözyaşı dökmeyi adeta cenazelerine dahi sahip çıkılmama yarışına girildi ve bunlar Bursa’da millete ait olan cenaze araçlarını yine bu milletin kendi öz çocuklarına cenaze nakil aracı verilmedi. Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündeminde bile bazı milletvekilleri insafa gelip konuşma yapmak zorunda kaldı… Günahsız bebelere yapılan zulme sessiz kalmaya gerçekten değer miydi? Şimdi benim hiçbir zaman büyümeyecek evladım, ciğerparem Yusufumun bedenini dahi toprağa verememiş bir babanın feryadı olarak bu ülkenin bütün politikacıları, bütün adalet mekanizması, eğer adalet varsa bütün yetkililer başlarını öne eğsin ve utanç içinde sussun.”

“YAPILAN SOYKIRIMI YÜREĞİME KAZIDINIZ”

Hasan Aksoy, 21 Mayıs 2019’da yaptığı 3 sayfalık bu savunmasından sonra 29 Temmuz 2019’da el yazısıyla 29 sayfadan oluşan ikinci bir savunma daha hazırladı ve 1 Ağustos 2019’da görülen karar duruşmasında kendini tekrar savundu. Tutuklu olmasının TC Anayasası’na aykırı olduğunu maddeler halinde açıklayan Aksoy savunmasının sonunda, evladını ve eşini kaybetmiş bir insan olarak verilecek hiçbir cezanın, acısının yakınından dahi geçemeyeceğini haykırdı:

“Eşimi, çocuğumu, kayıp etmeme rağmen normalde duyulsa gülüp geçilecek sebeplerle beni de tutuklayıp zindana attınız. 2 canımı bile toprağa vermeme müsaade etmeyerek yapılan soykırımı yüreğime kazıdınız. Vereceğiniz hiçbir ceza denizden tekneye çıkardığımda sessizce yatan gözleri bu dünyaya kapanmış bebelere bakarken yaşadığım acının yakınından dahi geçemez. Üç günahsız sabinin ve onlarcasının katili olmak zorunda bırakılan sözde adaletten zaten adalet beklemiyorum. İstediğiniz, önceden belli olan cezayı korkmadan, kahramanca, rahat rahat bana verebilirsiniz. Dedim ya arkamda Allah’tan başka kimse yok…

“MERHAMET ZULMÜN MERHEMİ OLAMAZ”

Sizlerden merhamet istemiyorum, hiç kimsenin şahsıma acımasına ihtiyacım yok, merhamet de zulmün bir parçası, ne bana acıyın ne de soykırıma kurban verdiğim eşime ve çocuğuma!! Merhamet zulmün merhemi olamaz. Bu yazmış olduğum savunma haşirdeki mahkemeyi kübraya bir arzuhaldir. Ve dergahı ilahiyeye de bir şekvadır. Allah elbette adil-i mutlaktır.”

OKUL MÜDÜRÜ ŞİKAYET ETTİ

Önce çalıştığı okul müdürü, sonra da kuzeni tarafından şikayet edildiği için Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Hasan Aksoy 10 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı. Karar 28 Ağustos 2019’da İstinaf Mahkemesi tarafından onaylandı. 1 Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK ile ihraç edilen Aksoy, “Ben 1 Eylül’de ihraç edildim. 4 Ekim’de aranmam başlamış, arama kararı olmadan firari diye ihbar (24 Ağustos 2016) edilmişim.” demişti.

16 Aralık 2014 doğumlu Yusuf’un son doğum günü.

Yusuf Baha Aksoy

Hasan Aksoy, Burhaniye Cezaevinde, 2019 kış ayları.

Hasan Aksoy, Tarsus Cezaevinde, korona virüsü nedeniyle yasaklanan görüşlerden önce çekilen bir fotoğraf, Şubat 2020.

Hasan Aksoy, 29 Temmuz 2019’da yaptığı 29 sayfadan oluşan ikinci savunmasında hakkındaki ‘suçlama’lara ayrıntılarıyla cevap verdi, tüm iddiaları çürüttü ve “Okulda çalışmak, bankaya para yatırmak, havale, eft yapmak, işkence altındaki tanık beyanları nasıl terör örgütü üyeliğine mesnet edilir? Daha bunları siz evrensel hukukun cari olduğu hiçbir platformda, gerçek mahkemelerde izah edememiş ve tarihin utanç sayfalarına kazınmışken, bu şekilde verilen kararlar paçavralar gibi dökülürken, hadi diyelim kulları kandırdınız da ahirette Allah’ı nasıl kandıracaksınız?” diye sordu.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Enes Kanter ırkçılığa karşı formasıyla protestolara katıldı

NBA yıldızı Enes Kanter, George Floyd’un polis şiddeti sonucu öldürülmesinin ardından başlayan ırkçılık karşıtı harekete Boston’da meydanlara inerek destek verdi.

MUHAMMET ALİ TOKSOY 

BOLD NBA- Minnesota eyaletinin Minneapolis kentinde 46 yaşındaki siyahi Amerikalı George Floyd’un polis memuru Derek Chauvin tarafından, gözaltına alındığı sırada nefessiz bırakılarak, öldürülmesi sonucu başlayan protestolar, ülke genelinde artarak devam ediyor.

Acı olayın gerçekleştiği ilk andan itibaren, sosyal medya hesaplarından polis şiddetini kınayan onlarca twit atan Enes Kanter, paylaştığı videoda ‘Irkçı bir toplumda, ırkçı olmamak yeterli degildir. Irkçılık karşıtı olmalıyız. Sesini duyur. Bir şeyler değişmeli ve bunun kendi kendine olmasını beklememeliyiz. Hayatımız, önemli olan konular hakkında sessizleştiğimiz zaman sona eriyor’ diye konuşmuştu.

CELTICS FORMASIYLA MEYDANLARA İNDİ

Türk yıldız dün de Boston’da 11 numaralı Celtics forması ile meydanlara inerek protestoculara destek verdi. Kendisine büyük bir ilgi gösteren kalabalığın karşısında, beni duyabilmeniz için maskemi çıkarmak istiyorum diyerek sözlerine başlayan NBA yıldızı, ilk olarak yaptığınız şey için sizlere teşekkür etmek istiyorum, sizlere gerçekten minnettarım. İkinci olarak söylemek istediğim şey, değişmeye ihtiyacımız var ve bilirsiniz değişim beklemez. Duygusalım ama tarihin doğru tarafındayım. Siyahların hayatı önemlidir. (black lives matter) sloganıyla sözlerini tamamladı.

Enes Kanter kalabalık grupla birlikte slogan attı. George Floyd’un ölmeden önce söylediği son söz olan “I can’t breathe” (Nefes alamıyorum)” sözlerini slogan olarak kullanan Enes Kanter ve göstericiler protestonun sona ermesinden sonra meydandan ayrıldılar.

Enes Kanter akşam saatlerinde eylem sırasında yapmış olduğu konuşmanın bir bölümünü ‘Her şey bittiğinde, hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.’ Boston ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki kardeşlerimle müttefik olduğum için gurur duyuyorum sözleriyle paylaştı.

KANTER’DEN ERDOĞAN’A: “KAPA ÇENENİ”

Erdoğan ABD’deki polis şiddetini kınamak için attığı twitte ‘Yaratandan ötürü insanlığı sevmeyi bize öğreten islam medeniyetinin bir üyesi olarak, bu insanlık dışı zihniyeti kınıyorum. Türkiye, nerede hangi bahaneyle, hangi biçimde yapılırsa yapılsın insanlığı hedef alan tüm saldırılara karşı durmaktadır.’

NBA yıldızı Kanter, bu twiti alıntılayarak, ‘Erdoğan’ın insan haklarından bahsetmesi, Üsame bin Ladin’in özgürlük hakkında konuşmasını duymak gibidir. Bütün dünya sizin lunatik bir diktatör olduğunuzu bilir. Sadece çeneni kapa!’ sözleriyle karşılık verdi.

ENES KANTER’E TWİTTER’DA ÖVGÜ YAĞDI 

Enes Kanter’in polis şiddeti ve ırkçılığa karşı verdiği tepkiye ABD sosyal medya kullanıcıları büyük destek verdi. Bir kullanıcı attığı twitte, ‘Enes Kanter, her zaman bir basketbolcudan daha fazlası olmuştur. O adam muhteşem bir insan hakları aktivisti, Dün başlamadı. Kanter, basketbol kariyerinin tam anlamıyla yarısında, Erdoğan ile insan hakları konusunda savaşıyor ve biz ona hak ettiği saygıyı göstermeliyiz.’ ifadelerini kullandı.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

İki çocuğumuzla gözaltına alındık, saatlerce fiziksel işkenceye maruz kaldım

Tutuklu öğretmen Önder Bozkurt, gözaltında yaşadıkları işkenceleri yazdı. Eşinin psikolojisinin bozulduğunu ifade eden Bozkurt, çaresizliğini haykırmak istediğini söyledi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 19 Şubat 2018’de eşi ve iki çocuklarıyla birlikte Gümüşhane’de gözaltına alınan Önder Bozkurt gözaltındayken yaşadığı işkenceleri anlattı. HDP milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup yazan Bozkurt, “Bir haftalık o süreci unutmamız mümkün değil. Hayatımızda derin izler bıraktı. İki çocuğumuzla birlikte alındık. Sözlü hakaret, itham ve galiz küfürlerin dışında bir hafta boyunca her gün ters kelepçe ile ayakta bekletildim. Her gün sistematik olarak bu yapıldı. En önemlisi saatlerce fiziksel şiddete maruz kaldım. Detaylarını anlatarak sizin daha da üzülmenizi istemiyorum.” dedi.

“BAŞKA İLLERDE DAHA FAZLASINI YAPIYORLAR”

15 Temmuz’dan sonra Türkiye’nin her yerinde gözaltına alınan insanlara işkence yapıldığı biliniyor. Özellikle İstanbul, Ankara, Afyon, Bartın, Aksaray, Mersin emniyet müdürlüklerinde yapılan işkenceler, yaşayanların anlatımıyla ortaya çıktı. Önder Bozkurt, tüm illerde yapılan bu işkenceleri Gümüşhane TEM müdürünün ağzından aktararak mektubunda kayda geçirdi.

TEM müdürünün kendisiyle dalga geçer gibi “Önder, arkadaşların sana bunu yaptıklarını bilseydim izin vermezdim. Ama şunu bil ki, başka illerde daha da fazlası yapılıyor.” dediğini ifade eden Bozkurt, “Bana, ‘sen yine dua et’ der gibi içler acısı hallerini özetliyorlardı. Bu sözü söyleyen samimi olsaydı işkence yapanlar hakkında hemen işlem, soruşturma başlatırdı.” ifadelerini kullandı.

Özel dershanelerde öğretmenlik yapan biyoloji öğretmeni Önder Bokurt ile sınıf öğretmeni Fatma Bozkurt’un Betül Hafsa (4) ve Bahadır (6) adlı bir oğlu bulunuyor.

İŞKENCEYİ MAHKEMEDE ANLATTIM AMA RAPOR EDEMEDİM

Gördüğü fiziksel ve psikolojik işkenceyi rapor edemediğini belirten Bozkurt şöyle devam etti: “Çünkü eşim ile korkutuyorlardı. Bu hususta inanılmaz baskı yapıyorlardı. Gördüğüm bu muameleyi ağır cezada anlattım ve yazılı olarak sundum. Ancak hiçbir işlem yapılmadı. Yapmak bir yana en ağır ceza ile cezalandırdılar.”

Eşi Fatma Bozkurt’un da ağır hakaret ve küfürlere maruz kaldığını vurgulayan Önder Bozkurt, “Saatlerce ayakta bekletildi. Ve ağza alınmayacak, bir insanın kuramayacağı küfürler, cümleler. Kadın polis memuru olmaksızın 2 erkek polis tarafından Gümüşhane’nin Toful içle emniyetine götürüldü. Yoğunluk gerekçesiyle orada 6 gün kaldı eşim. Sudan başka ağzına bir lokma dahi almamış. Ben bunları cezaevine konulmamızın hemen ardından eşimin bana yazmış olduğu mektupta öğrendim.” diye yazdı.

Bozkurt: “İlk gözaltına alındığımızda bizi ayırdılar. Kızım annesinin yanında oğlum benimle kaldı. Annesi ile kızımı sağlık kontrolü için hastaneye götürüyorlar. Biri erkek, diğeri bayan memur… Gidiş-dönüş yolu boyunca arabayı süren erkek memur elini sertçe direksiyona vurup eşime hitaben nasıl vatana ihanet edersin, sen teröristin vs. Cümleler kuruyor. Şunu net bir şekilde söylemeliyim ki, insanlıktan nasibi yok böylelerinin direksiyona her vuruşu ve bağırışında kızım korkarak sımsıkı annesine sarılıyormuş.” dedi.

10’AR YIL HAPİS CEZASI

Cemaat soruşturmaları kapsamına tutuklanan Bozkurt çifti, önce Gümüşhane’de hapis yattı, son 5 aydır da Ağrı Patnos L Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu. Gümüşhane Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yargılanan çift, örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 10’ar yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyaları Yargıtay’da. Önder Bozkurt mektubunda tutuklanma gerekçelerini anlattıktan sonra haklarında ifade veren tanıkların, ifadelerini geri çekmelerine rağmen böyle bir cezaya çarptırılmalarının şokunu yaşadıklarını da ifade etti:

BASKI İLE İFADE VERDİM, DEDİ

“Peki neydi hakkımızdaki iddialar: Eşimin birkaç tanık ve Bylock iddiası. Benim de tanık ve Bylock iddiası. Tahmin edeceğiniz gibi FEM dershanelerinde çalıştığım 4 yıla dönük iddialar. Gümüşhane Ağır Ceza Mahkemesi yargılamamızı yaptı ve akıllara durgunluk veren bir karar verdi. Eşimin iddianamesinin hazırlanmasına dayanak olan iki tanık mahkeme sürecinde ifadelerini geri aldılar. Birisi emniyette baskı ile bunu söylememi istediler dedi. Diğeri ise iftira attım dedi ve eşim buna rağmen serbest bırakılmadı.”

“KIZIMIZ CEBREN SÜTTEN KESİLDİ”

Dershanelerde öğretmenlik yapan biyoloji öğretmeni Önder Bokurt ile sınıf öğretmeni Fatma Bozkurt’un Betül Hafsa (4) ve Bahadır (6) adlı bir oğlu bulunuyor. Bozkurt çifti 28 aydır çocuklarından ayrı. İki kardeş de birbirinden ayrı. Betül anneanne, Bahadır babaanne yanında kalıyor. Gözaltına alındıklarında anne sütü emen kızının cebren sütten kesildiğini belirten Bozkurt, çocuklarından ayrı kalan eşinin psikolojisinin bozulduğunu söyledi ve serbest bırakılmasını istedi.

“KIZIM BİZİ HATIRLAMIYOR”

Koronavirüs nedeniyle ne eşini ne de çocuklarını görebildiğini, dilekçelerine cevap verilmediğini, mektup biriminin çalışmadığını belirten Bozkurt, eşinin sağlık durumundan endişelendiğini sözlerine ekledi:

“Eşim şu anda psikolojik ve ruhsal olarak bir çöküntünün içinde. 27 aydır durmadan ağlıyor. Bir anne canından parçasından olan yavrularından yıllardır ayrı. Bu hale taş olsa çatlardı. Defalarca ilgili makamlara yazdım, bu mağduriyete son verin dedim. Bir anneyi yavrusundan ayırmayın diye yazdım ama nafile. Kızım artık bizi hatırlamıyor bile. Oğlumuz ise bu sene anaokuluna başladı ancak devam etmek istemedi.”

“SİZE YALVARIYORUM, NE OLUR SESİMİZİ DUYURUN”

Önder Bozkurt mektubunun sonunda inşaatlarda çalışarak çocuklarına bakan ailelerinin de maddi manevi çok yıprandığını belirtti ve seslerinin duyurulmasını istedi:

“Bir çaresizliğe terk edilmiş durumdayız. Bugüne değin elime silah almadım, hayatım boyunca faydalı bir insan olmaya gayret ettim. Ancak şimdi birkaç tanık ifadesi ile terörist ilan edildim. Bu kadar kolay mı bir insanın terörist ilan edilmesi. Nasıl bir etiketin içine sokulmuşuz anlamakta güçlük çekiyorum… Aslında size yazmayacaktım. Ancak onca hukuksuzluk çaresizliğimi daha da derinleştirdi. Çaresizliğimi haykırmak istiyorum ancak sesimi duyuracak kişilerin azlığı ya da yokluğu beni daha da bir derin ümitsizliğe sevk ediyor… Allah rızası için size yalvarıyorum, ne olur sesimizi duyurun, ilgili makamlara sesimizi duyurun. Darmadağın olmuş ailemin bir benze olsun toparlanması adına, eşimin yavrularına kavuşması adına sesimizi duyurun. Artık dayanacak gücümüz kalmadı.”

ÖNDER BOZKURT’UN ÖMER FARUK GERGERLİOĞLU’NA YAZDIĞI 13 NİSAN 2020 TARİHLİ MEKTUBUN ORİJİNALİ

Cezaevinin çocuklar üzerindeki etkileri

 

Okumaya devam et

Popular