Bizimle iletişime geçiniz

Medya

Mehmet Altan: Ölçü hukuk değil, siyasi yamyamlık

Gazeteci-yazar Mehmet Altan, abisi Ahmet Altan’ın 4 yıldır içeride tutulmasının hukuki dayanağı bulunmadığını, bunun adının siyasi yamyamlıktan başka bir şey olmadığını yazdı.

BOLD – Bugünlerde tüm tutuklu yakınlarını tedirgin eden koronavirüsü karşısında cezaevlerinin tehdit altında olduğunu belirten Mehmet Altan, “Azrail’le akit yapmış olan bir katil virüs kol geziyor. Kapasitesini çok fazla aşmış hapishaneler ve ileri yaşta olanlar büyük bir tehdit altında. Hapishanedeki yaşlı insanlar ise iki kere yaşam tehdidi ile karşı karşıya.” dedi.

70 YAŞINDAKİ AHMET ALTAN’I AZRAİL’E TESLİM ETME ÇABASI

Mehmet Altan, p24 sitesinde yayınlanan “Ahmet Altan’ın arşivdeki dosyası” başlıklı yazısında Altan’ın gözaltına alındığı günden bugüne hakkında her türlü algı operasyonu yapıldığını belirterek, konuşulmayan tek şeyin arşivdeki dosyasının içeriği olduğunu belirtti.

Mehmet Altan, abisine 10,5 yıl ceza verilmesinin tek nedeninin yazdığı 3 yazı olduğunu, dosyasının en son hâlini inceleyen Anayasa Mahkemesi Başkanı, Başkan vekili ve üç diğer hukukçu üyenin Altan’ın suçsuz yere tutuklandığını, hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiğini kayda geçirdiğini bir kez daha hatırlattı.

SESSİZCE İZLİYORLAR

Tüm hukuksuzlukların hukuk fakültelerinin ve hukukçuların gözü önünde meydana geldiğini yazan Altan, “Sessizce izliyorlar. Çünkü ölçü hukuk değil, ölçü siyaset. Siyasi yamyamlık… Hukuku yok sayan siyasi yamyamlık ve bunun amigoluğu bu topraklara maalesef yabancı değil… Siyasi yamyamlık, hukuku konuşturmadan 70 yaşında ve dört yıldır Silivri’deki Ahmet Altan’ı Azrail’e teslim etmek çabası içinde” ifadelerini kulandı.

MEHMET ALTAN’IN YAZISININ TAMAMI

Gözaltına alındığı 10 Eylül 2016 yılından beri Ahmet Altan için her türlü algı operasyonu yapıldı.

Varakpârelerde, söylemediği söz söylenmiş gibi, yazmadığı yazı yazılmış gibi sunuldu.

Siyasallaşmış mahkemeler tekzip müessesini işletmedi.

Varakpâreler yetmezmiş gibi televizyonlardaki mâlum zevat, Ahmet Altan’ın 2012 yılında ayrıldığı Taraf gazetesi manşetleri üzerinden utanmadan hem savcı, hem hâkim oldular, mahkeme kurup hüküm verdiler.

Arsız ve salyalı saldırganlıkları da cabası.

Ama bu düzmece programların hiçbirine, Silivri’de hücresinde savunmasız tutulan Ahmet Altan’ın avukatı çağrılmadı, programa bağlanma isteği ise hep reddedildi.

Müptezel hayâsızlığın merkezi trolleşmeden ise söz etmeye bile gerek yok.

Bunların hepsi hukukun geri dönmesini beklemek üzere, büyük bir soğukkanlılıkla hukuk adına not edildi, arşivlendi.
Bugün çok farklı bir durum var. Azrail’le akit yapmış olan bir katil virüs kol geziyor.

Kapasitesini çok fazla aşmış hapishaneler ve ileri yaşta olanlar büyük bir tehdit altında. Hapishanedeki yaşlı insanlar ise iki kere yaşam tehdidi ile karşı karşıya.

Yeni İnfaz Yasa Tasarısı’nın vicdan, hukuk ve demokratikleşmeyi içermeyeceği anlaşılıyor.

Bugüne kadar söz edilmeyen tek şey, Ahmet Altan’ın Yargıtay’da arşivde bekleyen dosyasının içeriği.

Otoriter rejim hukuk devletinin temel niteliği olan ‘hukuk güvencesini’ yok etti. Anayasa’ya ve Türk Ceza Kanunu’na göre suç sayılmayan her şey suç sayıldı. Cebir ve şiddet ile ilişkisi olmayan insanlar ‘işlemedikleri suçlar’ için savunma yaptılar.

Ahmet Altan da ‘suç olmayan suçlarla’ suçlandı. Nitekim dosyasının en son hâlini inceleyen Anayasa Mahkemesi Başkanı, Başkan vekili ve üç diğer hukukçu üye Ahmet Altan’ın temel, suçsuz yere tutuklandığını, hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiğini kayda geçirdi.

Herkesin sessizlikle geçiştirdiği ‘suç olmayan’ suçlamalara geri dönüp Yargıtay’da epeydir arşivde bekleyen dosyadan temel ‘suç delilini’ aynen alıyorum:

12/05/2016 tarihli “Mutlak Korku” başlıklı, 14/06/2016 tarihli “Ezip Geçmek” başlıklı ve 10/07/2016 tarihli “Montezuma” başlıklı köşe yazılarını kaleme alan…

Ahmet Altan, yazıyı ve düşünceyi ‘terör’ suçu hâline getiren 220/7. maddesinden suçlandı. Düşünceyi ifade etmek, yazı yazmak, ‘Hiyerarşik yapısına dahil olmamakla birlikte silahlı terör örgütüne yardım etmek’ suçu sayıldı. Ve aynı suçtan suçlanan emniyet müdürleri, valiler iki yıl cezaya çarptırılırken bu üç yazı nedeniyle Ahmet Altan 10.5 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Ahmet Altan’a zulüm etmek için çıldırmış olanların söz etmek istemediği hukuksal tablo bu. Siyaseten düşman kabul ettiğini hukuksuz olarak cezalandırma çıldırması.

Onun için suçlandığı dosyadan söz etmiyorlar, edilmesini de engelliyorlar. Hukuksal güçsüzlüğün ve haksızlığın siyasal barbarlığa dönüştüğü bir canavarlıkla karşı karşıyayız.

Hukuken asla olmayacak bir çaba içinde olmak, hukuk sistematiğini de hukukun o muhteşem mantığını da hiç beklenmeyen düzeylerde bile dinamitliyor…

Dosyada, hukuken hiçbir karşılığı olmayan ama yarın bir gün başkaları için kuvvetli bir iddianame hâline gelebilecek gerekçelere rastlıyorsunuz:

Mesela:

…nihai amacı anayasal düzeni değiştirmek olarak belirginleşen ve bu maksatla Devletin silahlı kuvvetlerine sızan mensuplarınca silahlı bir kalkışma/darbe gerçekleştirme ihtimalinin kuvvetle muhtemel olarak görüldüğü bir dönemde…

Madem böyle bir ihtimal vardı, neden önlenmedi…

Mesela:

… örgütün, anayasal düzene karşı icra edeceği kalkışma öncesindeki sürece mutad siyasi muhalefet görüntüsü vermeye çalışmak

‘Mutad siyasi muhalefet’ nedir?

‘Mutad siyasi muhalefet görüntüsü vermeye çalışmak’ ne demek?

Aradaki farkı kim, neye göre, nasıl anlıyor ve bu suçlamanın yasalardaki suç maddesi ne? Böyle bir suç hangi yasanın hangi maddesinde yazılı?

Ve hukuken hiçbir karşılığı olmayan bu gerekçeler ‘subut bulan eylem’ sayılıyor.

İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi de arkasına aldığı bu rüzgâr ile üç yazıya 10.5 yıl hapis cezası veriyor.

Hükümle beraber verilen tahliye sonrasında yargı tarihinde rastlanmayan bir ilk oluyor ve hükme tahliye yönünden itiraz ediliyor.

Başkan’ı hemen bu itiraz sonrası ve verilecek karar öncesinde atanan İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yeniden tutuklamaya dönüştürülüyor.

Skandal çünkü  savcının hükümle verilen tahliye kararına karşı böyle bir itiraz yetkisi yok.

Skandal çünkü mahkeme hükümle dosyadan el çeker ve bu hükmü ancak Yargıtay irdeleyebilir. Ne hükmü veren mahkeme ne de yan mahkemesi olan ilk derece mahkemesi dönüp o hükme dokunamaz.

Bunlar herkesin gözü önünde yaşandı.

Hukuk fakültelerinin ve hukukçuların gözü önünde oldu ve değişik örneklerle olmaya da devam ediyor.

Sessizce izliyorlar. Çünkü ölçü hukuk değil, ölçü siyaset.

Siyasi yamyamlık…

Hukuku yok sayan siyasi yamyamlık ve bunun amigoluğu bu topraklara maalesef yabancı değil…

Şimdi siyasi yamyamlık, hukuku konuşturmadan konuyu gargaraya getirerek 70 yaşında ve dört yıldır Silivri’deki Ahmet Altan’ı Azrail’e teslim etmek çabası içinde.

Bu sessizliğe ortak olmamak için bu yazıyı yazıyorum ve eğer hâlâ bir vicdan ve onun somut ifadesi olan hukuk var ise diye de hukuksal durumu yeniden duyuruyorum.

Almanya’da yaşayan KHK’lı nükleer tıpçı, korona çalışması nedeniyle ABD’den davet aldı

Medya

İhbarcılık Alev Coşkun’un eski mesleğiymiş

Saray’a Can Dündar ekibini ihbar ederek Cumhuriyet’i ele geçiren Alev Coşkun, 27 Mayıs’ta Vedat Eczacıbaşı’nı polise ihbar edip işkence sonucu intiharına neden olmuş.

BOLD – HaberTürk’te Didem Arslan Yılmaz’ın moderatörlüğündeki ‘Türkiye’nin Nabzı programında 27 Mayıs 1960 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerçekleşmiş ilk askerî darbe olan 27 Mayıs darbesi de konuşuldu.

Programda konu HaberTürk yazarı Nagehan Alçı’nın 27 Mayıs tarihli yazısında Vedat Eczacıbaşı ile ilgili kısma geldi. 27 Mayıs’ta Vedat Eczabaşı’nın yaşadıklarına yazısında yer veren Alçı, Eczacıbaşı’nın Gaskonyalı Toma Meyhanesi’nde kadehini kaldırarak “Benim için hâlâ Başbakan olan Adnan Menderes’in şerefine…” dediği için dönemin Cumhuriyet Gazetesi imtiyaz sahibi gazeteci Alev Coşkun tarafından polise ihbar edildiğinden ve yaşadığı acılarla birlikte intihar ettiğinden söz etti.

Pınar Eczacıbaşı ve Alev Coşkun

Konuyla ilgili yayına bağlanan ve babası Vedat Eczacıbaşı hayata gözlerini yumduğunda 4 aylık bebek olduğunu ifade eden Pınar Eczacıbaşı, “Bir darbeyi savunmak kadar acımasızsa bir şey olamaz” dedi. Pınar Eczacıbaşı, “Alev Coşkun’un hâlen böyle bir yazıyı kaleme almış olması, bu hakikaten kabul edilebilir bir şey değil” diye konuştu.

Eczacıbaşı hislerini şöyle anlattı: “Babamı tanımadığımız için babamın ayak seslerini bütün hayatımız boyunca hissettik. Darbenin ayak seslerini hissettik. En büyük gönül acımız, o olayla birlikte sadece babam ölmedi. Hepimiz öldük yani ben, ablam ve annem. Annem 26 yaşındaydı babam öldüğünde. Kardeşim Deniz 1.5 yaşındaydı. BU acıyı hayatımız boyunca yaşadık. Hâlen de yaşıyoruz. Tüylerim ürperiyor. 1960 darbesinin ne kadar acımasız, ne kadar bu bir tane örnek ama bunun yanı sıra yüzlerce ailenin ocakları söndü. Birçok insana zarar verdi.”

Pınar Eczacıbaşı babasının yaşadıklarını da şu ifadelerle aktardı: “Nagehan Hanım’ın da bahsettiği gibi yan masada CHP İl Kurulu’ndan Alev Coşkun, Nurettin Sözen gibi isimler Eczacıbaşı firmasının sergisinden çıkıp bunu Gaskonyalı Toma Meyhanesi’nde kutlama amaçlı “Benim için hâlâ Başbakan olan Adnan Menderes’in şerefine…” sözünün buralara gelmesi tabii babam bunu kendine yediremedi. Alev Coşkun ve Nurettin Sözen’in bulunduğu masadakilerin şikâyetiyle özellikle Alev Coşkun diye biliyorum. Olay büyüyor ve iş karakolda bitiyor. O gece karakolda tutuklanmalar oluyor. Akabinde olay uzuyor ve gazetelere yansıyor. Sadece bir kutlama gecesinde babamın arkadaşları da tutuklanarak içeri atılıyor. Gazeteye yansımasıyla birlikte mevcut rejim onları hapishaneden çıkarmamak için elinden geleni yapıyor. Babam da bu hem sözlü hem fizikî işkenceye dayanamıyor ve kendi hayatını feda ediyor.”

Pınar Eczacıbaşı Nagehan Alçı tarafından kendisine yöneltilen “Alev Coşkun’u babanızın ölümünden sorumlu tutuyor musunuz?” sorusuna “Kesinlikle sorumlu tutuyorum. Bu kadar ufacık, gönülle yapılmış, ruhla yapılmış kadeh kaldırmayı buralara getirmek, bu denli üzerine gitmek, bunu hapse atıldıktan sonra kaşımak, kanayan yarayı kaşımak kadar zulmedici bir hikâye olamaz” cevabını verdi.

‘Nejat Eczacıbaşı ve Bülent Eczacıbaşı’nın bu olaya yeterince tepki koyduğunu düşünüyor musunuz?’ sorusu üzerine Pınar Eczacıbaşı, “Hayır düşünmüyorum ancak Bülent Eczacıbaşı benim kuzenim ve kendisi o günlerde çok gençti. Nejat Eczacıbaşı ise babamın abisi. Maalesef yeteri kadar dik duramadılar. Bütün konjonktür babamın aleyhine işledi. Gerek kardeşleri tarafından gerekse mevcut siyasi ortam açısından” diye konuştu.

AKIN ATALAY VE CAN DÜNDAR EKİBİNİ İHBAR ETMİŞTİ

Alev Coşkun, Cumhuriyet Vakfının yönetimini ele geçirmek için Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a mektup yazmış ve Akın Atalay ve Can Dündar’ı şikayet edip gazetenin yönetiminin kendilerine devredilmesi karşılığında bazı suçlamalarda bulunmuştu. Çeşitli mahkeme kararlarıyla Cumhuriyet Vakfı el değiştirmiş ve çok sayıda Cumhuriyet Gazetesi çalışanı Alev Coşkun’un ihbar mektubu nedeniyle tutuklanmıştı.

Okumaya devam et

Medya

RTÜK Başkanı Şahin sosyal medyada hakaret arıyor!

Sevda Noyan’ın ‘ölüm listesi’ bulunduğu itirafını ‘çok büyütülecek konu değil’ diye yorumlayan RTÜK Başkanı Şahin, şahsına yönelik sosyal medya paylaşımların incelenip yasal işlem başlatıldığını ilan etti.

BOLD – Ülke TV’de Esra Elönü’nün Arafta Sorular programında ölüm listesi bulunduğunu açıklayan Sevda Noyan’ın sözlerini ‘çok büyütülecek bir konu değil’ şeklinde değerlendiren Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Başkanı Ebubekir Şahin, ‘şahsına yönelik hakaretler’ için harekete geçti. Sosyal medya veya farklı mecralarda hakkında yapılan paylaşımları savcılığa verdiğini duyurdu.

CUMHURİYET SAVCILIKLARI NEZDİNDE YASAL İŞLEM BAŞLATILMIŞTIR

Twitter hesabından “Sosyal medya; hakaret, küfür ve tehdit yeri değildir” notu ile paylaştığı mesajında şunları söyledi: “Şahsıma ve Üst Kurulumuza gerek sosyal medyadan gerekse başka mecralardan yapılan hakaret ve tehditlerle alakalı tüm mesajlar ve paylaşımlar tek tek incelenmiş olup suç teşkil edenler ve mesaj sahipleri hakkında Cumhuriyet Savcılıkları nezdinde yasal işlem başlatılmıştır.”

ÖNCE CEZALANDIRMA POZİSYONUNDA DEĞİLİZ SONRA GEREĞİ YAPILACAK

Noyan’ın “15 Temmuz kursağımızda kaldı. Vallahi yapamadık istediklerimizi. Yanlış anlaşılmasın, doğru anlaşılsın. Bizim aile şöyle bir 50 kişiyi götürür, çok donanımlıyız bu konuda, maddi manevi. Ayaklarını denk alsınlar. Bizim hala sitede var 3-5. Benim listem hazır açıkçası” sözleriyle ilgili RTÜK Başkanı ilk açıklamasında, “Darbeyi övenlerin karşısında söylenenleri biz cezalandırmak gibi bir pozisyonda değiliz. Çok büyütülecek bir konu değil” demişti. Tepkiler üzerine de geri adım atıp şu ifadeleri sarf etmişti, “Sevda Noyan’ın söylemleri RTÜK ilkeleri bakımından asla kabul edilemez. Hukuk dışı çağrılar ve şiddet teşvik, taviz vermeyeceğimiz kırmızı çizgilerimizdendir. İlk kurul toplantısında gereği yapılacaktır.”

RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin için ‘Bir de talimat alsa…’ dedirten tablo

Okumaya devam et

Medya

Ahmet Altan’ın yeni yazısı: Belki siz bu yazdıklarımı okurken ben de hastalanmış olacağım!

Eylül 2016’dan beri cezaevinde olan Ahmet Altan’ın Washington Post’ta İngilizceye çevrilerek yayınlanan yazısının Türkçe aslı Bağımsız Gazetecilik Platformu tarafından yayınlandı.

BOLD – Gazeteci ve yazar Ahmet Altan, tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nden korona virüsü salgınını yazdı. Tahliye olduktan sonra 13 Kasım da yeniden tutuklanan Altan, “Belki siz bu yazdıklarımı okurken ben de hastalanmış olacağım. Ama ne fark eder? Kâğıt bardakta ölen bir turp bile çiçek açabiliyorsa hapisteki bir ihtiyar da iyimser olabilir.” sözleriyle cezaevindeki korona dönemini anlattı.  

Salgının devletlerin yapısı, küresel ekonomik düzen ve insan ilişkileri açısından yeni bir dönemi başlatacağını belirterek, gelecek için umutlu olduğunu ifade eden Altan, “21’inci yüzyılın, bu pandemi bittikten sonra başlayacağına inanıyorum” dedi. 

Ahmet Altan’ın Washington Post’ta yayınlanan yazısı:  

Herkesin evinde hapis olduğu bugünlerde gerçek bir hapishanede olmak, insanda deniz altındaki bir akvaryumda oturuyormuş duygusu yaratıyor. Bize 24 saat “karantinada” tuttuktan sonra verdikleri bir gün gecikmeli gazetelerden ve seyredebildiğimiz kısıtlı sayıdaki televizyon kanalından ölümcül bir telaşa kapıldığınızı görüyorum. Ben 70 yaşındayım ve hapisteyim. Suyun altında oturmayı da ölümün hedefinde olmayı da birçoğunuzdan daha iyi bilen biri olarak size şunu söylemek istiyorum: Ümitsizliğe kapılmayın. Tarihin, dev bir fay gibi bütün hayatı sallayarak kırılmasını yaşıyoruz. Bu kırılma bize ümitli bir gelecek vaat ediyor. 

Şu anda yaşanan dehşetin farkındayım. Timsahlarla dolu bir nehirden geçmek zorunda olan milyarlarca antilop gibi karanlık suların içinde hayatımızı kurtarıp karşı kıyıya varmak için çılgınca çırpınıyoruz. Görüntü, tam bir cehennem görüntüsü. Ama dört-beş ay sonra bu felaket bitecek ve insanlık tarihin yeni bir evresine, bereketli topraklara varacak. 

Boşlukta yüz bin kilometre hızla dönen, adına dünya dediğimiz bu garip gezegenin düzeni böyle. Daha iyi koşullara ancak bir felaketten geçilerek varılıyor. Savaşlarla ve salgınlarla yaralanarak ilerleyebiliyoruz. 

Bu felaket bize çoktandır görmezden geldiğimiz birçok gerçeği ve nereye doğru ilerlememiz gerektiğini gösterdi. Ben, 21. yüzyılın bu salgından sonra başlayacağını düşünüyorum. Belki kısa süreliğine şöyle bir savrulup geriye dönüyormuş gibi bir görüntü verebiliriz ama bu da çok uzun sürmeyecek. 

Bir kere biz bu salgında “devlet” denilen yapıların bir işe yaramadığını gördük. Bugünkü devlet yapısının ömrünü tamamladığı anlaşılıyor. Zaten posta arabalarının dönemindeki bir idari örgütlenmenin bugün hala devam etmesi eşyanın tabiatına aykırı. Devletler, insanlığın ilerlemesine engel oluyor. Salgının böylesine yayılması devletlerin ve onların yöneticilerinin “iktidar hırsıyla” yaptıkları hatalar sayesinde oldu. Çin daha başta yalan söylemeseydi, diğer devletlerin yöneticileri aldırmazlık etmeseydi felaket bu boyutlara gelmeyecekti. 

Ben, çok da uzun olmayan bir gelecekte dünyanın “şehir devletlerinden” oluşan bir federasyona dönüşeceğini, dönüşmek zorunda olduğunu anlayacağını düşünüyorum. Uluslar, sınırlar, bayraklarlar, “ortak felaketlerde” insanlığın aleyhine işliyor, bunu koronavirüs salgınında açıkça gördük.  

Bir başka gerçeği daha gördük: Seçim kazanma yeteneği ile toplumları yönetme yeteneği birbirinden çok farklı yetenekler. Hatta birbiriyle çatışan yetenekler. Seçimleri genellikle en fazla yalan söyleyen, en fazla hamaset yapanlar kazanıyor. Onlar da toplumları akıllı bir şekilde yönetemiyor. Bu felakette bunun çok fazla örneği karşımıza çıktı. 

Demokrasinin bu büyük açmazının bir çözümü var. Devletleri ya da oluşacağını düşündüğüm şehir devletlerini “spor kulüpleri” gibi yönetmek. Spor kulüplerinde bir yönetici grubu seçiliyor ama takımı bir profesyonel ekip yönetiyor. İngiliz milli takımını bir İzlandalı, Türk milli takımını bir Romen, Güney Kore takımını bir Alman maçlara hazırlıyor. Şehirlerin ve devletlerin farklı uluslardan, “yıllık” kontratlarla çalışan “teknik adamlar” tarafından yönetileceği bir döneme mecburen geçeceğiz. Bu salgının, bu tür değişimleri hızlandıracağına inanıyorum.  

Tarihin en büyük dönüşümlerinden birinin provasını da bu felakette yaşadık. İnsanlar çaresizce evlerine kapanınca, “üretim zincirinden” insan çekilmek zorunda kaldı. İnternet sayesinde insanın üretime zihinsel katkısı artarken, fiziksel katkısı çok azaldı. 21.yüzyılda insanlar bedenleriyle çalışmayacaklar. Yeni bir iktisat düzeni keşfetmemiz gerekecek, bunun kaçınılmaz bir mecburiyet olduğunu da yaşayarak anlıyoruz. Bir kısım insan harcayamayacağı kadar paraya sahipken bir kısım insan parasız ve korunmasız kalmasının “ortak” bir felaket yaratabileceğini öğreniyoruz. Çin’deki pazarcıyı kurtaramıyorsan İngiltere’deki başbakanı da kurtaramıyorsun. Üç Silahşörler’in, “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için,” diyen mottosunu yeniden keşfediyorsun. 

Bu, büyük bir zihniyet mutasyonu yaşamamıza yol açacak bence. Kendini korumak istiyorsan karşısındakini de koruyacaksın. Bencillik edersen ölürsün. Bu salgın bize bu gerçeği öldürerek öğretiyor: Çinli pazarcıyı koruyamazsan kendini de koruyamazsın! İnsanla insanlık arasındaki uçuruma köprülerin kurulacağı yeni bir bilinç düzeyinin ilk aşaması bu. 

Böyle bir zihniyet mutasyonu bütün kavramları ve ilişkileri de değiştirecek. “Başkasına kötülük etmenin kendine kötülük etmek” olacağını kavrayan yeni bir insan türünün içimizden doğması gerekecek. Bunun nasıl bir değişim yaratabileceğini düşünebiliyor musunuz? 

İnsanlar belki de ilk kez bu salgın sonucunda, insanlık denilen büyük bir akışın parçası olduklarını, ülke, din, dil, ırk farkılılıklarının anlamsız kaldığını, Kamboçyalı kayıkçıyla Amerikan başkanının, Fransız zenginiyle Türk manavın, İtalyan kontla Hintli paryanın aynı çaresizliği ve korkuyu paylaştığını böylesine aydınlık bir bilinçle kavradı.  

Bu virüs, sadece benim gibi yaşlıları değil yaşlanmış bütün kavramları, inançları, düşünceleri, yapıları da yıkıyor. 

Yeni bir dünyanın, daha da önemlisi yeni bir insanın oluşacağı bir eşiği acıyla aşıyoruz. 

Şu andaki büyük sarsıntının ortasında ben gelecek için iyimserim. Söylediklerim bir ütopya değil. Bir salağın iyimserliği de değil. Söylediklerimin gerçekleşeceğine inanıyorum, bunları benim göremeyeceğimi de biliyorum. Bunları, benim yaşımdaki insanları öldüren salgının hızlı saldırısını bir hapishane hücresinde beklerken yazıyorum. Kendim için değil ama bir parçası olduğum insanlık için iyimserim. 

Geçen Kasım ayında hapishane yönetimi bize öğlen yemeğiyle birlikte bir turp verdi. Hücre arkadaşım turpu bir kâğıt bardağın içine koyup, penceredeki demir parmaklığın dibine bıraktı. Turp orada çürümeye başladı. Geçenlerde turpun içinden yeşil bir filiz belirdi. Filiz uzadı. Filizin ucunda minicik beyaz çiçekler açtı. Her sabah kalkıp o çiçeklere bakıyorum. O muazzam klişeye şahit oluyorum: Turp hem ölüyor hem doğuyor. Zavallı bir turp kendi ölümünden yeni çiçekler yaratıyor. Ölürken iyimserliğini kaybetmeden geleceğe uzanmaya uğraşıyor. 

Belki siz bu yazdıklarımı okurken ben de hastalanmış olacağım. 

Ama ne fark eder? 

Bir kâğıt bardakta ölen bir turp bile çiçek açabiliyorsa hapisteki bir ihtiyar da iyimser olabilir. 

Bir turptan daha ümitsiz olacak değiliz ya… 

Af Örgütünden cezaevindeki düşünce suçluları için ‘acil çağrı: Hayatları risk altında

Okumaya devam et

Popular