Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Almanya’da mesleğine geri dönen akademisyen Günebakan: Korkuyu, saklanmayı bırakın

KHK’lı akademisyen Günebakan, salça sattı, taksicilik yaptı, Meriç’i yüzerek geçti şimdi Almanya’da ve Türkiyeli mültecilere seslendi: “Korkuyu bırakın”

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – İslam Günebakan (41), Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi’nde öğretim görevlisiyken OHAL döneminde KHK’yla ihraç edildi. Bu sırada doktora tezini tamamlamış, jüri savunması için bekliyordu. Önce doktora danışmanı çekildi, ardından jüri.

Beş çocuğuyla hayata tutunmak için salça sattı, taksicilik yaptı. Ailesini ayakta tuttu ta ki Türkiye’de “Sen kafirsin” lafını işitene kadar. Çevre baskısı dayanılmaz hal alınca tek başına yüzerek Meriç’i geçti. Birkaç hafta sonra Meriç’e bir botla gelerek geride kalan ailesini tek başına alıp karşı kıyıya taşıdı.

Almanya’da yeniden hayat kurdu, dil öğrendi ve şimdi gerçek mesleğine geri döndü. Doktorasını tamamlamak için kabul aldı.

KHK’lı akademisyen Günebakan’ın hayatı, bir direniş ve kazanma öyküsü. Yeni gelen mülteci kuşağına da tavsiyesi var, “Korkmayın, Almanya’da saklanmaya çalışmayın. Hepiniz iyi eğitimlisiniz, mesleğinizi yapmaya odaklanın, işçi olmayı kabullenmeyin, başaracaksınız”

DOKTORAMI BİTİRMEYİ BEKLERKEN

İslam Günebakan ihraç sürecinde meslektaşlarının takındığı tutumu hayal kırıklığı içinde anlatıyor:

“Doktora tezimi tamamlamıştım. Jüride savunma aşamasına gelmişti. Ama tez danışmanım Doç. İbrahim Seyrek KHK’lı olduğum için tez danışmanlığımı bıraktı. Sonra birkaç hocadan rica ettim en sonunda biri kabul etti ve jüriye savunmaya çıktım.

Jüride de KHK’lı olduğumu anladılar. Kendi aralarında görüştüler ve tez jüriliğimden çekildiler. Daha sonra bölüm başkanlığına dilekçe yazdım yeni jüri için ama cevap yok. Bölüm başkanı Prof. Arif Özsağır’a gittim. Dedi ki; ‘Kimse senin jüriliğini kabul etmek istemiyor. Bana kalsa seni öğrencilikten de atmak lazım. Hatta vatandaşlıktan da çıkarmalı.’

Ben hapse de girsem hükümlü de olsam eğitim hakkı engellenemez ama daha yargılamam bile başlamadan eğitim hakkım engellendi. Hem de profesörler tarafından.”

İslam Günebakan Amnesty’nin etkinliklerinde görev alıyor.

“AİLEMDEN TERÖRİST MUAMELESİ GÖRDÜM”

Günebakan’ı en çok yaralayan ise KHK’lı olmasıyla birlikte ailesinden destek görememesi olmuş:

“Açığa alındığımda annemi aradım, verdiği tepki ‘Sen de onlarla irtibatlı olmasaydın’ şeklindeydi. Yanımda A Haberi açıp izliyordu. Her türlü hakaret, iftira. Bayrak alıp demokrasi mitingine gidiyor bana göstere göstere. Tabi sonradan anladı kimin haklı kimin masum olduğunu ama o ilk tepkilerin izi kalbimde kaldı.

İhraç olduktan sonra abimin birinin evine gitmiştim. Açıkça ‘iç karışıklık olsa, sokağa çıksak kardeş dinlemem vururum’ dedi. Kayınpeder ha keza, ‘sokağa çıksak benim ilk vuracağım kişi damadımla kızımdır’ dedi.

Babam ise ‘Bu devletin hakkıdır, kurunun yanında yaş da yanacak, bu olması gereken bir şey’ dedi. Tüm bunların üstüne bir de çocuklar okulda baskı görmeye başladılar. Şucu bucu diye.”

AYAKTA KALMA YILLARI

Mesleğinden olan ailesinden destek göremeyen Günebakan için artık tek çare kendi başına ayakta kalmaktır:

“Önce salça sattım. Ama mevsimlik bir iş. Bu arada evimi polis basmıştı ve aranıyordum. Sahte bir kimlikle taksicilik yapmaya baladım. Taksi durağına arada polisler geliyordu muhabbet etmeye. Benim KHK’lı olduğumu biliyorlar. Polislerden biri ‘Sen Fethullah Gülen’i seviyor musun?’ dedi. Ben de ‘Saygı duyuyorum’ dedim. ‘O zaman sen kafirsin’ dedi. Herkes dondu kaldı. Artık Türkiye’de yaşama şansı kalmamıştı. Yurt dışına çıkmaya karar verdim.”

MERİÇ’İ YÜZEREK GEÇTİM

Günebakan insan kaçakçılarına da güvenmez, Meriç’i kendi başına geçer sonrasında ailesini geçirmesi de yine kendi başına olur:

“Haritaları inceledim nereden geçerim diye.  Daha önce geçen arkadaşların tavsiyesiyle bir taksiye bindim Meriç’e yakın bir yere indim. Bir elimde çanta, diğer elimle kulaç atarak karşıya güçlükle geçtim.

Yunanistan’a geçince orada kalmak istedim. Selanik’e yerleştim. Çok sıcak geldi bana. Yunanca kursuna başladım. Tabi çocuklarım ve eşimi getirmem de gerekiyordu. Çocuklarıma onları da götüremezsem Türkiye’ye geri dönme sözü vermiştim.

Eşim, beş çocuk ve bir arkadaşıma Meriç’in kenarında bir koordinat verdim. Oraya gelmelerini istedim. Selanik’ten bir bot aldım, araba kiralayıp nehrin kenarına gittim. Botu şişirdim. Botu sürmeye çalışıyorum ama çok yoruldum. Nefes gücüyle botu şişirdiğim için gücüm bitti. Akıntıyla mücadelede çok yoruldum. Zorla karşıya geçtim. Tabi benim ailem dışında başka bir arkadaşım ve ailesi var. 10 kişi bota bindik. Bot gitmiyor. Bottan suya atladım. Ayağım yere değdiğini gördüm. Sonra botu çeke çeke geçtik.

Tabi Selanik’te ekonomik sıkıntılar var. Mültecilere günde iki öğün yemek veren bir yer vardı. Ben kapları alıp gidip oradan yemek almaya başladım. Öylece geçindik bir süre ama iş bulmak oldukça zor.

ALMANYA’DA TUTUNMA SÜRECİ

Yine tehlikeli bir şekilde eşim ve çocukları gemiyle İtalya’ya gönderdim. Sonra ben tek başıma Almanya’ya geçtim.

Hedefim mesleğime devam etmekti. 10 kadar profesöre mail attım. Üniversitede Entegrasyon Kampüs diye bir program var oraya başvurdum. Doktorada yarım kaldığımı belirttim. Üniversitede bu imkan olduğunu öğrendim. Beni kabul edebileceklerini, tezimi İngilizce de yazabileceğimi söylediler ama o sırada Almancaya yoğunlaşmıştım. Bir yıl sonra tekrar gittim, başvurdum. Catholic University of Eichstaett-Ingolstadt’dan bir hoca döndü ve kabul aldım.  Tüm süreç iki sene sürdü ama doktorama tekrar başlamış oldum. Dersler de yoğun biçimde devam ediyor.

Doktoramı tamamlarsam önceliğim üniversitede kalabilmek. Olmazsa da eğitimle ilgili bir şeyler yapmak istiyorum.”

“DİL MESELESİNİ ÇOK BÜYÜTMEYİN”

Günebakan, yeni gelen mültecilerin, artık travmaların, Türkiye’deki korkuların arkalarına sığınmamaları gerektiğini, görünür olarak hayatın içine atılmaları gerektiğini söylüyor”

“Yaşadığım yerde Göçmen Meclisi var. Üyeleri 5-6 yılda bir seçiliyor. Göçmenlerin sorunları ve entegrasyonu için projeler geliştiriyorlar. Oraya aday olacağım. Temmuz’da seçim var. Yabancılar oy kullanıp Meclis üyelerini seçiyor.  Oraya seçilirsem entegrasyon ve diyalog faaliyetlerine orada hız vereceğim.

Almanya’ya geldikten sonra dil meselesini çok büyütüyorlar insanların gözünde, korku haline geliyor. Almanca olmadan kımıldayamayız adım atamayız zannediliyor. İletişimde sözlü iletişim, ses tonu, beden dili üç temel nokta. Sözlü iletişim burada yüzde 20’lerde kalıyor. Yani ilk zamanlar yarı İngilizce yarı Almanca, yarı Türkçe konuşuyordum. Mesele sadece Almancayı çok düzgün bilmek değil, iletişim kurmak, derdini anlatmak karşıya.”

“GÖRÜNÜR OLUN KORKUYU BIRAKIN”

“Duyulmamak, görülmemek, bilinmemek, fotoğraflarda olmamak gibi korkular var yeni gelen Türkiyeli mültecilerin. Bunlar insanların adım atmasının önünde büyük engel. Türkiye’den kalan korkular. İnsanlar Whatsapp, Telegram grubuna girmeye korkuyorlar. Türkiye’deki baskı ortamından kalan şeyler ama travmaların arkasına sığınmamamız lazım, bunları atlatmalıyız.

Burada oraya buraya koşturunca bir arkadaş bana ‘Bu kadar dikkat çekme, gelen insanların kim olduğu belli değil, otur diline yoğunlaş, kendini geliştir sonra daha faydalı olursun’ dedi. Biraz frene basayım diye düşünce geldi bir an aklıma. Sonra düşündüm, ben Yunanistan’a geçtiğimde hiç tanımadığım bilmediğim arkadaşlar kapılarını bana açtı. Çocuklar İtalya’ya geçtiğinde hiç tanımadığım insanlar kapılarını açtı onlarla kaldı. Almanya’ya geldim buradaki hiç tanımadığım arkadaş aldı bizi markete götürdü, ‘hocam ne ihtiyacın varsa al’ dedi. Bunu bana annem babam yapmadı. Şimdi ben de buraya gelen insanlar nasıl insanlardır acaba diye düşünüp hareket edersem olur mu? Böyle bir lüksüm olabilir mi?”

İslam Günebakan doktorasını tamamlayacağı üniversitenin önünde.

“DİL BİLMEMEK DEĞİL KORKU PROBLEM”

“Amnesty’ye gittim daha B1’im vardı. Konuşulanları anlamıyordum bile. Kendimi tanıttım, Türkiye’de mağdur olduğumu, burada elimden geleni yapmak istediğimi söyledim. Broşür yaparım, dağıtırım ne olursa. Tabi konuşulanları anlamıyorum ama sonra kalkarken ‘ben ne yapacağım’ diye sordum. Bir yerde stand açacaklarını söylediler, sen de gelebilirsin dediler. Not aldım ve gittim. Şimdi her hafta toplantılarına katılarak, sorarak öyle öyle bir sürü insan hakları alanında faaliyet yapmış oldum.

Ben Türkiye’de olsam elim kolum kelepçeli olacaktı. Şimdi burada özgürlüğü bulmuşum bir dakika durmamam lazım. Ayrıca benim annemin babamın yapmadığını Alman devleti yapıyor, imkanlar sağlıyor. Beni bir kuruşa muhtaç etmiyor.

Yani sadece öğlene kadar olan kurslarla vaktimizi geçirmemeliyiz. Gönüllü işlerde görev almalıyız kalan zamanda. Sadece Almanya ile ilgili de değil. Buraya yeni gelen Türkiyeli mültecilerin çok ihtiyacı oluyor. Eşya, ev, yardım. Onlara da koşturmalıyız. İyi kötü tecrübemiz oluştu onu aktarmalıyız.”

“MESLEĞİNİZİ YAPAMASANIZ BİLE MESLEĞİNİZE YAKIN İŞ YAPABİLİRSİNİZ”

Günebakan’ın bir itirazı da “Biz ancak burada işçi oluruz” diye pes edenlere:

“Bizim üniversitede bir öğrenci kulübü var. Araba prototipleri yapıyorlar. Ben de onların insan kaynaklarına gönüllü olarak başvurdum. Üyelerin kaydını alma, bilgisayara işleme, mailleşme gibi işler vardı. Onları bana verdiler. Daha B1’ken. Dili geliştirmede çok faydalı.

Gelen arkadaşların çoğu öğretmen. Diyorlar ki Bayern’de öğretmen olmak imkansızmış. Tır şoförü olalım, işçi olalım. Tamam devlet okulunda belki kadrolu öğretmen olamazsın ama eğitim alanında bir şeyler yapabilirsin. Nachhilfe dediğimiz derslere yardımcı öğretmenlik olabilir, kurslar var.

Gidip de ben öğretmen olamam kamyon şoförü olayım demeyin. Kendi alanınızda ana dalda olmasa bile yan dallarda çalışabilirsiniz.

Derneğimiz var burada, birçok öğretmen arkadaşımız var, ama bir türlü çocuklar için Nachhilfe (ders takviyesi) başlatamıyoruz. Türkçe öğrenmeli bu çocuklar mesela. Job Center destek de veriyor. Buna kafa yordum korona girdi araya. Ama korona var diye hayat duracak değil. Online nachhilfe başlattık. İki Alman hoca ayarladık gönüllü çalışacak, Almanca anlatacaklar. İngilizce hocalarımız var zaten üç tane, matematik hocalarımız var. Bunlar Türkiyeli mülteci, çok çok iyi öğretmenler zaten. Hem çocuklar hem kendileri için çok avantajlı oldu. Gidip kamyon şoförü olacağına.”

BOLD ÖZEL

5 yaşındaki Zülal ikinci kez hapse girdi

Cezaevindeki çekirdek ailelere bir yenisi daha eklendi. Üç yıldır tutuklu bulunan eğitimci Ali Uysal’ın eşi Hilal Uysal ve 5 yaşındaki kızı da cezaevine gönderildi. Zülal 1,5 yaşındayken de annesiyle hapis yatmıştı.

BOLD ÖZEL – Bir çocuk daha hapse girdi. Daha önce annesi Hilal Uysal ile birlikte 7 ay hapiste kalan 5 yaşındaki Zülal, yine annesiyle birlikte 24 Kasım gecesi cezaevine gönderildi.

Gülen Hareketi soruşturmaları kapsamında Bank Asya hesabı ve Bylock kullandığı iddiasıyla 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan ve cezası Yargıtay tarafından onaylanan Hilal Uysal önceki gün tutuklanıp yine Şakran Cezaevine gönderildi. Hilal Uysal’ın eşi Ali Uysal da üç yıldır aynı cezaevinde kaldıktan sonra bu yıl başında Afyon Bolvadin Cezaevine nakledildi.

Ev hanımı Hilal Uysal, daha önceki hapis sürecinde yaşadıklarını Bold Medya‘ya şöyle anlatmıştı: “Ben oradayken kızım iki kere kaza geçirdi. Ranzadan düştü ve kampüs içerisindeki hastaneye sevk ettiler. İki saat boyunca gözlem altında tutulduk. Doktor yoktu. Kendi çocuğunuzun doktoru kendiniz olacaksınız denildi ve gönderildik.”

Gülen Hareketi soruşturmaları kapsamında 9 Mayıs 2018’de eşiyle birlikte tutuklanan Ali Uysal, kapatılan derneğe üye olduğu için 7,5 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. 9 Eylül Üniversitesi İlahiyat mezunu olan Uysal, etüt merkezlerinde eğitmenlik yapıyordu.

Hilal Uysal ve kızı Zülal.

16 AYLIK MUAZ DA ANNE-BABASIYLA HAPİSTE

İzmir Şakran Cezaevinde, bir çekirdek aile daha birlikte kalıyor. Esra-Abdurrahman Aşçı, 16 aylık bebekleri Muaz ile 17 Kasım 2021’de tutuklanmıştı.

Burada bin memur var, gardiyanlar botlarıyla odamızı basıyor, koğuşun yarısı hasta

16 aylık Muaz, annesi ve babasıyla birlikte hapse gönderildi

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Yaycı-Metre kriteri: Kürtaj yaptırmayan subay ihraç edildi

Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ihraç edilen başarılı subayların anlatımları raporlaştırıldı. Raporda yer alan bir tanık ifadesi şöyle: “Engelli bir bebeğe hamile olmak ve kürtaj yaptırmamak açıkça FETÖ-Metre kriteridir. Engelli çocuk sahibi olma kriteriyle ihraç yapıldığını bizzat Yaycı anlatmıştı.”

BOLD – İngiltere merkezli Statewatch kuruluşu emekli Tümamiral Cihat Yaycı’nın kriterleriyle ilgili şok edici bir rapor yayınladı. Rapora göre, Temmuz 2016’dan bu yana en az 13 bin 1 Türk askeri personeli ‘FETÖ-Metre’ olarak bilinen algoritma yoluyla ‘terörist ya da terörle iltisaklı’ ilan edilerek ihraç edildi.

ALGORİTMALARLA İNSAN HAKLARI İHLALİ

Dr. Emre Turkut ve avukat Ali Yıldız tarafından hazırlanan rapora göre, OHAL döneminde kullanılan algoritmalar ağır insan hakları ihlallerine yol açtı. Yaycı ve AKP iktidarının ortak çalışmasıyla ordudaki subayların kendileri ya da akrabalarının hassas kişisel verileri, mesleki geçmişleri temelinde yapılan fişleme temel insan haklarını da çiğnedi.

ÖZEL HAYATIN GİZLİLİĞİNİ YERLE BİR ETTİ

Raporda yer alan şekliyle ‘FETÖ-Metre’ olarak bilinen algoritma, 97 ana kriter ve 290 alt kritere dayanıyor. Kriterlerin birçoğu özel hayatın ve kişisel verilerin gizliği gizliliği haklarını yerle bir etti. Bu algoritmayla Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından TSK’nın her kademesine el atıldı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde Adli İşlem ve İdari İşlemler Daire Başkanlığı (ATİİİŞ) adı verilen özel bir birim tarafından kullanılan algoritma ile asker ve sivil yüz binlerce kişinin profili çıkarılarak bu kişilere ‘puan’ verildi.

YAYCI’NIN KRİTERLERİYLE 810 BİN KİŞİ FİŞLENDİ

ATİİİŞ, en az 810 bin kişinin ‘hassas’ nitelikle olanlar dahil olmak üzere kişisel verilerini toplayarak FETÖ-Metre sistemin dahil etti. Bu veriler bankacılık işlemleri verileri, Bank Asya’da hesabı bulunanlara dair veriler, KHK ile kapatılan kurumlar ile her türden ilişkiye dair veri, bir milyon GSM numarasının telefon görüşme ve internet trafik kayıtları yanı sıra İngilizce bilgisi gibi dil becerilerini bile kapsamaktadır. Rapor, bu tür kişisel verilerin yasal bir dayanak olmaksızın elde edilip ve işlendiğini tespit ediyor.

AVRUPA BİRLİĞİ’NE SIĞINAN RÜTBELİ ASKER İFADELERİ

Avrupa Birliği’ne (AB) sığınma talebinde bulunan pek çok yüksek rütbeli eski askeri yetkilinin tanıklıklarını içeren rapor, algoritmanın uygulanmasının keyfi olduğunu ortaya koydu. Yalnızca birincil süjelere değil, aynı zamanda onların sosyal çevrelerindeki herkese, aile üyelerine, meslektaş ve komşularına da cezai yaptırımları uygulandığını ortaya koydu.

BİRGÜN HERKES ALGORİTMİK ZULME KURBAN GİDEBİLİR

Ankara ve Brüksel barolarına kayıtlı avukat ve raporun yazarlarından Ali Yıldız, binlerce kişinin FETÖ-Metre denilen bir zulüm aletiyle kendilerine verilen ‘puan’ üzerinden işsiz bırakıldığını söyledi. Bu subayların tutuklandığına da dikkat çeken Yıldız, “Devletlerin terörle mücadelede dijital izleme araçlarına daha fazla başvurduğu, giderek daha fazla bağlantılı hale gelen bir dünyada, herkesin benzer algoritmik zulme kurban gitme olasılığı yüksektir.” diye konuştu.

Statewatch araştırmacısı Yasha Maccanico ise “Bu rapor, şüphelileri algoritmik olarak belirlemek için kullanılabilecek araç ve kriterlerin, yetkililerin diledikleri kişileri suçlu durumuna düşürmelerine izin verecek şekilde tasarlanabileceğinin tüyler ürpertici bir hatırlatıcısıdır.” dedi.

Cihat Yaycı da Fetöcü çıktı

 

 

 

 

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

21 aydır tutuklu Yusuf Bekmezci’ye Aziz Nesin hikayesini yaşattılar: 60 sayfalık yakarış

Hafıza kaybı, uyku apnesi ve halisünasyon görme başta olmak üzere birçok sağlık sorunuyla mücadele eden 82 yaşındaki Yusuf Bekmezci, 20 ay sonra geçtiğimiz ay hastaneye yatırıldı. Kayınpederiyle aynı koğuşta kalan Şeref Aytekin ise, Bekmezci’nin 21 ayda hapiste geçirdiği hastane sürecini 60 sayfalık bir dilekçeyle anlattı. Mahkemeye sunulan dilekçe, hasta mahpusların yaşadığı hak ihlallerini gözler önüne seriyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Gülen Hareketi soruşturmaları kapsamında 21 ay önce tutuklanan 82 yaşındaki Yusuf Bekmezci’nin damadı Şeref Aytekin, hafıza kaybı yaşayan, halisülasyon gören ve uyku apnesi gibi ölümcül hastalığı bulunan kayınpederinin sağlık sorunlarını anlatabilmek için aylardır dilekçe yazıyor. En son 25 Ekim’de İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi Başkanlığı’na, ekleriyle birlikte 60 sayfa dilekçe veren Şeref Aytekin’in mücadelesi Aziz Nesin hikayelerini aratmayacak cinsten.

DAMADI KENDİSİNDEN 8 AY ÖNCE TUTUKLANDI

Hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç olmasına rağmen 23 Ocak 2020’de tutuklanan Yusuf Bekmezci yaklaşık iki yıldır İzmir 1 Nolu F Tipi Cezaevine kalıyor. İlk günlerde yalnız olan Bekmezci’nin yanına 14 Şubat 2020’de, kendisinden 8 ay önce tutuklanan damadı Şeref Aytekin sevk edildi.

O sırada İzmir 2 Nolu F Tipi Cezaevinde olan Aytekin, kayınpederinin tutuklandığını öğrenince nakil talebinde bulundu. KHK’lı emniyet müdürü Şeref Aytekin 21 aydır kayınpederinin kişisel ihtiyaçlarına yardımcı oluyor. Tedavi, tetkik, ilaç işlerini takip etmek, hastane doktoruna da koğuştaki gözlemlerine dair bilgi vermek istiyor ama ne mümkün. Cezaevi bürokrasisi önünde koca bir engel.

TEŞHİS 20 AY ÖNCE KOYULDU, HASTANEYE GEÇEN AY YATIRILDI

Hasta mahpusların en önemli sorunu, sağlık hizmetlerinden zamanında ve tam olarak faydalanamaması. Bir de bunlara kelepçeli yolculuk, hastanelerin mahkum odalarında kalma zorunluluğu, doktorlarla direkt muhatap olunmaması (cezaevine göre değişiyor) gibi olumsuz durumlar eklenince psikolojik olarak çok yıpranıyorlar. Sağlıkları daha da bozuluyor.

Kurum doktorunun 27 Ocak 2020’de uyku apnesi teşhisi koyduğu ve ani ölümle sonuçlanabilecek bir hastalık olduğu için hastaneye sevk ettiği, İzmir’in esnaflarından Yusuf Bekmezci, 20 ay sonra daha 21 Ekim 2021’de hastaneye yatırıldı. Uyku apnesi hastalarının gece kullandığı cihazın denemesi için bir gece hastanede kaldı. Ertesi gün sabahtan tekrar koğuşuna döndü. Cihazı ne zaman alabileceği henüz belli değil.

HASTALIKLARINI ANLATAMIYOR

Alzheimer (henüz alzheimer teşhisi konulmadı) belirtileri gösteren hastalığıyla ilgili ise henüz doğru dürüst bir tetkik yapılmış değil. Çünkü Bekmezci, tek başına hastaneye götürüldüğü için derdini anlatamıyor, hastalıklarını ifade edemiyor. “Doktor ne sordu, ne dedi?” sorularına “Bir şey demedi, doktoru görmedim” gibi cevaplar veren Bekmezci’nin damadı Şeref Aytekin, kaç aydır kayınpederinin yanında refakatçi olmak için ya da eline hastalıklarını ve koğuştaki gözlemlerini yazdığı kağıdı verebilmek için uğraşıp duruyor.

“NEREYE GÖTÜRDÜKLERİNİ BİLMİYORUM”

Aytekin, kayınpederini doktora götüren memurla görüşebilmek, muayene sonuçlarını öğrenebilmek için de ayrıca dilekçeler yazıyor. Çünkü Bekmezci’nin hastane dönüşlerinde anlatabildikleri genelde şöyle:

“Buradan çıktık, vardığımızda araçtan indik, hapishaneye götürdüler (nezareti kast ediyor), nereye niçin gittiğimizi, geldiğimizi bilmiyorum, sonra bir araca bindirdiler. 2-3 yere gittik, doktorlar bir şey söylemedi, muayene eden doktor olmadı, sonra indik, minibüse bindirdiler, yola çıktık, nereye götürdüklerini bilmiyorum, indiğimde nerede olduğumu anlayamadım, giriş kapısı görünce ben buraya daha önce geldim, benziyor dedim, bina içerisine girdik, kafamı yine toparlayamadım, buradaki memurlara nereye gideceğiz dedim, memur gidelim dedi, merdivenleri görünce burada olduğumuzu anladım.”

Şeref Aytekin tedavi ve tetkiklerle ilgili memurdan bilgi alabilmek için 11 gün beklediği zamanlar bile olduğunu belirtiyor.

Yusuf Bekmezci, 9 Nisan 2021’de örgüt yöneticisi olduğu iddiasıyla 17 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. 82 yaşındaki Bekmezci, nerede olduğu, niçin yargılandığı ve ne kadar ceza verildiği gibi birçok şeyin farkında değil. Mahkeme heyetine üç kez “Ben neden burayım?” diye sorduğu da SEGBİS kayıtlarına geçmiş durumda. “Bir rahatsızlığın, şikayetin var mı?” sorusuna ise genelde “Şikayetim yok, iyiyim” diye cevap veriyor.

KOĞUŞ DUVARLARINDA ÇİÇEKLER GÖRÜYOR

Tutuklandıktan birkaç ay sonra unutkanlık baş gösteren, koğuşun duvarlarında çiçekler gördüğünü, komşularının ve onların çocuklarının kendisini koğuşa ziyarete geldiğini söyleyen Yusuf Bekmezci’nin en önemli sağlık sorunları uyku apnesi, hafıza kaybı ve halisünasyon görmesi.

Bunların yanı sıra prostat, ileri derecede işitme kaybı, bilişsel bozukluklar, algı ve muhakemesinde ciddi sıkıntılar, yaşlılığından dolayı düşkünlüğü de var. Gün geçtikte ilerleyen uyku apnesi, çiçek görmesi ve Alzheimer için hastaneye sevk edilen Yusuf Bekmezci, aciliyeti olmayan bir-iki şikayetinden muayenesi yapılıp geri gönderiliyor.

“Kayınbabamın hastaneye sevki yapıldı, durumunu biliyorsunuz, kendini ifade edemez, rahatsızlıklarıyla ilgili not yazayım, bu notu, onu hastaneye götürecek olan görevliye verelim, dedim. ‘Gerek yok sizin anlattıklarınızı doktor not aldı, hastanedeki doktor sistemden görür’ dedi. Kurum doktoru benim söylediklerimi not olarak yazmadı hastanedeki doktor bakmadı. Hastaneye götüren memur ve doktor da Alzheimer olduğunu bilemediklerinden farklı ve aciliyeti olmayan önemsiz bir iki şikayetiyle ilgili muayenesi yapıldı.” diyen Şeref Aytekin’in dilekçelerinde buna benzer birçok açıklama bulunuyor.

HASTANEYE KELEPÇELİ GÖTÜRÜLÜYOR

Dilekçelerinde kayınpederinin hastaneye kelepçeli götürüldüğünü ve 82 yaşındaki insana eziyet edildiğini de vurgulayan Aytekin, “Hastaneye ne kadar az giderse o kadar iyi. 82 yaşında, birçok hastalığı var. Bu durumuna rağmen bile araç içinde kelepçeleri çözülmüyor. Ayrıca Kovid-19 riski var. Normal bir insan bile o araçla hastaneye gidip geldiğinde başı dönüyor, istifra ediyor, bazıları 1-2 gün kendine gelemiyor. Bu durumdaki birinin hastaneye gidip gelirken ne kadar sıkıntı çektiğinin izahına gerek yok sanırım.” diye yazdı.

Şeref Aytekin, Yusuf Bekmezci’nin 27 Ocak 2020’den 21 Ekim 2021’e kadar hapiste geçirdiği hastane sürecini, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi Başkanlığı’na 25 Ekim 2021 tarihinde yazdığı uzun dilekçede tarih sırasına göre anlattı. Ekleriyle birlikte 60 sayfayı bulan dilekçe, hasta mahpusların ve yakınlarının yaşam hakkı için nasıl bir sistemle mücadele ettiklerini göstermesi açısından önemli.

ŞEREF AYTEKİN’İN MAHKEMEYE SUNDUĞU 60 SAYFALIK DİLEKÇENİN İLK 14 SAYFASI

 

Okumaya devam et

Popular

Shares