Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

15 Temmuz Toplama Kampından ilk kez bir “resmi görevli” konuştu

15 Temmuz’un en önemli işkence merkezinde “resmi görevli” olarak çalışan doktor, kayıt altına aldığı, şahit olduğu işkenceleri ilk kez anlattı.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – OHAL döneminin işkence merkezlerinden en önemlisi Ankara Emniyeti’nin bahçesindeki spor salonuydu. Ankara TEM Şubenin gözaltı merkezi olarak kullandığı spor salonunda ilk hafta askerler, ardından siviller toplu halde gözaltında tutuldu.

800 ile 1000 kişi arasında insanın aynı anda gözaltında tutulduğu spor salonunda, dayak, darp, tecavüz, çıplak bırakma, tazyikli su, uykusuz bırakma, aç ve susuz bırakma gibi ağır işkence yöntemleri kullanıldı. Toplama kampında tutulan kurbanlardan bir kısmı mahkemelerde yaşadıklarını kayda geçirdi, medyaya açık biçimde konuşan ilk kurban ise Erhan Doğan oldu.

İlk kez o spor salonunda resmi görevli biri gördüklerini anlattı. 15 Temmuz’u takip eden haftada ‘Adli Muayene Doktoru’ olarak resmi sıfatla Ankara TEM Spor Salonunda görevlendirilen doktor, güvenlik gerekçesiyle ismini vermek istemiyor. Ancak gördüklerini tüm detaylarıyla anlattı.

“İŞKENCEYİ GÖRDÜM KAYDA GEÇİRDİM”

Onlarca askerin adlı muayenesini yapan doktorun anlattıkları şöyle:

“15 Temmuz darbe girişiminden birkaç gün sonra Kamu Hastaneler Birliği Ankara temsilciliğinden Merve isimli biri arayıp Ankara Emniyeti’nde görevlendirildiğimi ve hastanenin şoförünün beni almaya geleceği söylendi. Gittiğimde en önde yer alan pasaport dairesinin ön tarafı yıkıktı, beni arka tarafa TEM Şube ve Spor Salonunun ortasındaki boşluk alana götürdüler.

Ekipte farklı branşlardan, uzman ve asistan doktor karışık toplamda 6 doktor vardı. Bir kardiyoloğun olduğu söylendi ama dışarıda hazır bekleyen ambulansta ya da başka bir yerdeydi onu görmedim, bütün doktorlardan sorumlu olan kişi ise başhekim yardımcısı olan bir uzman doktordu. Bir iki tane de sağlık memuru getirilmişti.

Emniyete ilk geldiğimde peş peşe bariyerler vardı. Üç kontrol noktası geçtikten sonra Spor Salonu ve TEM şube arasında yer alan perdeyle kapatılmış alana geldim. Beni getiren polis beni bırakıp geri döndü. Perdenin arkasına geçtiğimde manzara korkunçtu. Birkaç masa konulmuş, doktorlar oturuyor, askerler tek sıra halinde dizilmişti. İlk gördüğüm manzara; doktorların önünde bir asker vardı, o esnada asker yerde debeleniyordu. Ayakta duramıyordu. Polisler kaldırıyorlardı, bayılıp tekrar düşüyordu. Kaldırıyorlardı, tekrar. Büyük ihtimal kafa travması vardı. Ben o manzarayı görünce şaşırdım. Sonradan bir çok kafa travması olan asker gördüm.

O kısım seyyar lamba ile aydınlatılmıştı. Bu alanın çok uygun olmadığını düşünmüş olacaklar ki, içerideki spor salonunun yanındaki, koşu bantlarının, fitness aletlerinin olduğu, tamamen aynalı kısmı adli muayene için ayarladılar ve bizi oraya geçirdiler.

Oda büyük beyaz lambalarla aydınlatıldı, jenaratör ile elektrik sağlanıyordu. Alındığımız odaya geçerken, yeri ahşap olan basketbol-voleybol sahasında parkelerin üstüne iç çamaşırlarıyla balık istifi oturtulmuş, elleri arkadan kelepçeli askerleri gördüm. 700- 800 civarı asker olduğunu tahmin ediyorum.

Bize en uzak alanda yuvarlak bir alanı boş bırakmışlardı ki orada oturtup dövüyorlardı diye düşünüyorum. Polislerin hepsinin elinde coplar vardı.

Spor salonunun ana giriş kapısının sağ yanındaki köşede herkesin kıyafetini üst üste atmışlardı, salonun tepesine kadar kıyafet dağı oluşmuştu. Pantolonlar, tişörtler, atletler üst üste. Daha sonra, orada sabit gördüğüm tek kadın polis olan, ismi galiba Elif`ti, “Adem Huduti’nin (orgeneral) takım elbisesi nerede” diye sordu. Onun takım elbisesini buraya atmayalım, pahalı bir şey, adam sorar kıyafetini diye. Anadolu Ajansı’nın yayınladığı genarellere işkence videosunda, Akın Öztürk’ün üstünde olan beyaz yeşil çizgili, Polo marka tişörtü bir erin giyip gittiğini söyleyip alay da ettiler. Yani orada genarellerin hepsi de soyulmuştu.

Herkes geldiğinde iç çamaşırına kadar soyuluyor, üstlerindeki her şey kayda alınmadan o kıyafet köşesine atılıyor, birini dışarı götürecekleri zaman da oradan rastgele bir kıyafet alınıyor, öylece götürülüyordu. Kıyafetleriyle getirilen yaklaşık kırk kişilik kursiyer teğmenlerden birinin güneş gözlüğünün, “Artık buna ihtiyacın yok” diyerek bir polis tarafından alındığını gördüm.

O akşam saat 21.00’dan itibaren sabah 09.00’a nöbeti devredene kadar Ankara Emniyeti’nin içinde tutuklu askerleri muayene etmeye ve adli muayene raporlarını düzenlemeye başladım. Gördüğüm her şeyi kayda geçirmeye çalıştım.

ASKERLERİN HEPSİ DÖVÜLMÜŞTÜ

Askerlerin hepsi dövülmüştü ama farklı oranlarda. Ben de klasik olarak adli muayenede sorduğumuz şekilde muayene için getirilen askerlere “darp cebir var mı?” diye soruyordum. Askerlerin hepsi “hayır, darp cebir yok” diyorlardı. Sadece iki üç tanesi “görmüyor musunuz” diye söylediler. Ben tabi muayene ediyorum, gördüğüm tüm lezyonları, vücudunun neresinde ne varsa yazıyordum. Ama aşağıdaki “darp cebir vardır” kısmını ya boş bıraktım, hatırlamıyorum ya da yoktu yazdım askerler ‘yoktur’ deyince.

Askerlere sürekli ‘darp cebir var mı’ diye sorunca elinde cop olan şişman göbekli bir polis ‘Bu ne soruyor ya, darp cebir var mı, diye’ diyerek üzerime yürüdü. Sonra koluna iki polis girip onu dışarıya çıkardılar. Her şeyi yazdığım ve soru sorduğum için üzerime yürüdü.

YARBAY ÜMİT GENCER’İN GÖZÜ İÇERİ ÇÖKMÜŞTÜ

Askerleri grup grup getiriyorlardı. 15 Temmuz gecesi TRT’de görüntüleri çıkan yarbay Ümit Gencer’i orada gördüm. Mahvetmişlerdi. İnsanın gözüne yumruk atıldığı zaman ya da beyzboll topu çarpınca burn out diye bir kırık meydana gelir, gözün kemiği olan orbita arkaya doğru kırılır ve çöker. Göz içe girer, gözün simetrisi bozulur, görme problemi meydana gelir. Onu çok özel ameliyat etmek lazım çünkü gözün arkasındaki sınır de kopabilir.

TOMOGRAFİSİNİ İSTEMEDİĞİM İÇİN PİŞMANIM

Ümit Gencer’in gözünün bir tanesi içine girmişti. Orbitası kırıktı muhtemelen. Nasıl bir yumruk vurdularsa. Yüzü zaten mahvolmuştu. Onun tomografisini istemediğim için hala çok pişmanım, aklıma gelmedi. Bazı kişiler için istemiştim. Ümit Gencer’in raporunu çok ayrıntılı yazdım. Sonra emniyetin doktoru ‘onun raporunu yana koyun’ dedi. Büyük ihtimal o raporu yok etmişlerdir sonradan. Zaten benim yazdığım raporların hepsini sonradan gelen bir doktora aynı saatli düzenlettirmiş olduklarını düşünüyorum. Çünkü kimsenin benim kadar ayrıntılı yazdığını sanmıyorum.

Siyah polo tişörtlü, siyah giyimli, belinde silah olan bir kişi vardı. Emniyet’in doktoru olduğunu söylediler. Güya doktormuş. Emniyetin çalışanı olduğu için adli muayeneye yapma izni yokmuş, bağımsız doktorların adli muayeneleri yapması gerektiği için 12 saatlik nöbetler halinde dışarıdan doktorlar getirmişler. Başımızdaki başhekim yardımcısı ve polisler bizi sürekli kontrol ediyorlardı.

AKIN ÖZTÜRK’ÜN DAMADI İÇİN “BIRAKIN ÖLSÜN” DEDİLER

F-16 pilotu olduğunu söyledikleri uzun boylu kaslı birisini getirdiler. Akın Öztürk’ün damadı pilot yarbay Hakan Karakuş olduğunu düşünüyorum. Ben onu “Katar elçilik çalışanları pilot dövdü” haberinden ötürü medyada görmüştüm, biliyordum. ‘Bu Akın Öztürk’ün damadı mı?’ diye sesli sordum. ‘Yok ya benziyor’ dediler. Kafasının alın bölgesi, tek taraflı, bariz fark edilir şekilde kocaman şişmişti. Ayakta duramıyordu, büyük ihtimal kafa kemiği kırılmıştı, kaldırıyorlar yere düşüyor. İçeri girdiğinde yere düşüyordu, kaldırmaya çalışıyorlar tekrar düşüyordu. Emniyetin doktoru ‘bırakın ölsün’ dedi. Orada beyin cerrahi vardı ben de ‘Müdahale ettirecek misin, hastaneye gönderecek misin?’ dedim. ‘Yok yok, revire alın ben gidip kontrol ederim, bi tansiyonunu ölçelim’ dedi. Kafa travmalarında tansiyon değişiyor, kalp hızı değişiyor. Bir de kafa travmasında şöyle bir şey var, kafasında kırık varsa yoğun bakımda gözlem altında tutman gerekiyor. Ameliyat yapamıyorsun çünkü. Ben sabaha doğru beyin cerrahına ‘Baktın mı?’ diye sordum tekrar. ‘İyi iyi’ diyerek geçiştirdi.

O GECEYE DAİR EN BÜYÜK PİŞMANLIĞIM

Üç tane asker getirmişlerdi. O geceye dair benim en büyük pişmanlığım. Muayenenin başında ‘ağrıyan bir yerin var mı’ diye soruyorsun. Ben sorunca ikisi ya da üçü kalça kısmını gösterdiler. Sessizce ‘Arka tarafımız ağrıyor’ dediler. Normalde hepsi korkudan ‘darp cebir yoktur’ diyorlardı ama onlar böyle ‘arka tarafımız ağrıyor’ deyince dikkatimi çekti. Üzerlerinde kilotları var. Ben de kilotlarının arka taraflarını hafifçe indirip kalçanın üst kısmına şakrum dediğimiz yerlere üstten yüzeysel bakıp tıbbi deyişle sadece gözle muayene edip, ‘arkanızda görünen bir şey yok’ diye cevap verdim.

Hayatımda ilk kez böyle korkunç bir şeyle karşılaşıyorum, polisler hangi işkence metodlarını kullanırlar hiçbir fikrim yok, askerlere fiili ya da copla tecavüz etmiş olabilecekleri o an hiç aklıma gelmedi. Adamların ‘arkamız ağrıyor’ derken makatlarını kastettiklerini düşünemedim, bu yüzden ‘eğilin bakacağım’ demedim. Bir de herkesin ortasında muayene yapıyorsun, herkes yan yana oturmuş, polis de odada. Ben ‘bir şey yok” deyince kafalarını salladılar, üzgün biçimde. Büyük ihtimal tecavüz vardı ve askerler o şekilde dertlerini anlatmaya çalıştılar, ama ben o an anlamadım.

ASKERLER DAYANIKLIYDI, SİVİL MEMURLAR ÇOK KORKMUŞLARDI

Kolunda iki polisle üzerinde kıyafetleri olan, gözü bağlı birini getirdiler. Üzerinde kıyafetlerinin olmasına şaşırdım. Onun Genelkurmay Başkanlığı’nda sivil memur olduğunu, darbe planını yazanlardan biri olduğunu söylediler. Muayene için gözlerini açmaları gerekiyordu. Koluna giren iki polis profesyonel bir şekilde ‘Bizi görmesin’ diyerek, tek hamleyle, gözlerini açarken arkasına geçip kendilerini göstermediler. Adama ne yaptılarsa, sürekli yere düşüyordu. Kaldırıyorlardı yere düşüyorlardı. Tansiyon ve kalp hastası olduğunu ifade etti, adli muayenesi yazıldıktan sonra, tekrar gözünü bağlayıp götürdüler.

Sivil memurlar çok çok korkmuşlardı, hepsi titriyordu, askerler o kadar işkenceye rağmen pozitif görünüyorlardı. Daha sonra bir polis attıkları dayaklar karşısında askerlerin direnci için “Hocam vuruyoruz vuruyoruz adamlar yere düşmüyor” demişti, askerlerin kondisyonları iyiymiş, kendince bunu ifade ediyor. Yani bunlar Türkiye askeri, kondisyonları iyiyse o polislerin sevinmeleri lazım ama vurup da deviremedikleri için üzülüyorlar.

KADIN TUTUKLULAR

O gece bir kadın getirdiler. Uzun boylu iki kadın polis koluna girmişti. Getirdikleri kadın için ‘Bir askeri hastanede hemşireymiş’ dediler. Kadın çok zayıf, kısa saçlı biriydi. Üstünde bir pantolon ve beyaz renkli tişört vardı. Altında sutyen veya atlet yoktu. Kadın yaprak gibi titriyordu. Darp cebir var mı diye sordum “yok” dedi. Vücudunda iz yoktu, yanağında kızarıklık vardı belki bir yumruk atılmıştır. Ama çok korkar vaziyetteydi.

YAVER DEDİKLERİ KİŞİYİ ÇOK DÖVMÜŞLERDİ

Tayyip Erdoğan’ın Başyaveri Albay Ali Yazıcı, benim yanım oturan doktor tarafından muayene edildi. O odadan çıkınca onun cumhurbaşkanının yaveri olduğu konuşuldu.

Bir asker vardı, başından çok darbe almıştı, yüzü mahvedilmişti. Ona polisler “yaver, yaver” diyorlardı. Adam “ben kimsenin yaveri değilim” dedi. Yalan söyleme lan diyorlardı. O askeri tomografiye gönderdim, dışarıda bir ambulans vardı ve biz bu şekilde ekstra tetkik istediğimizde ambulans bu kişileri Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesine götürüyordu. Askerleri hastanenin arka kapısından gizlice içeri alıyorlarmış ki halk ile karşılaşmasınlar diye.

Tomografi raporunda yanak kemiği (maksilla) ve burnunun kırık olduğu yazıyordu. Adli raporunu bir acil tıp uzmanı doldurmuştu ve sadece “Tomografi raporu, maksilla ve nazal kemiği kırık” diye not düşmüştü. Bir acil uzmanının, tıp fakültesinde öğrendiğimize muhalif olarak bu kadar yüzeysel rapor yazması o geceki şaşkınlıklarımdan biriydi.

Şiddet gören bir kadının adli raporunu da bu yüzeysellikte mi dolduruyor merak ediyorum doğrusu. Adli raporuna ben her şeyi ayrıntılı yazıyordum; maksillasında şu çapta kırık var, vücudunda şu çapta şuralarda lezyon var gibi. Adı Kerem’di doktorun yanlış hatırlamıyorsam, hiçbir lezyonu yazmamış. Oysa adamın yüzü çok kötüydü ve polisler dalga geçer gibi, ‘Hocam bu adam tankın içinden çıkarken tank kapağı bunun yüzüne düşmüş, o yüzden öyle ’ diyorlardı, askere de bunu onaylatıyorlardı. Halbuki bariz kendileri yapmışlardı. Bu askeri hastaneye gönderirken kendisine aşırı küçük gelen bir pantolon giydirmişlerdi ve bu da alay konusu olmuştu. Daha sonra okuduğum mahkeme tutanaklarına dayanarak bu kişinin yarbay Ertuğrul Terzi olduğunu düşünüyorum.

BİLEKLERİNDE İLTİHAPLI YARALAR VARDI

Gözaltındaki kişilere ters kelepçe yapıyorlardı, plastik kelepçeyle. Kelepçeyi de çok sıkıyorlardı. Hemen hepsinin bilekleri kesilmişti. Polislere dedim, ‘Bu kelepçeleri sıkıyorsunuz, el bileğinde iki kemik var cilde çok yakın, üzerinde yağ dokusu yok. Bu adamlar kemik enfeksiyonu kapsa, tedavisi çok zor. Adamların ellerini kesmek lazım’, ‘bu kadar önemsemeyin’ diye cevap verdiler. Muayene ederken kelepçelerini açtırdığım herkesin bileklerinde iltihaplı yaralar oluşmuştu. Ben hepsi için pansuman istedim. Bir süre sonra sağlık memurları ‘yeterli malzeme yok, artık pansuman istemeyin’ dediler.

UYGURLARA YAPILAN İŞKENCE YÖNTEMİ

Askerleri dizlerinin üstüne oturtup öne eğiyorlardı, arkadan kelepçeli secde pozisyonu. Uygurlara yapılan işkence gibi. O pozisyonda oturtulan kişide kaslarda kasılmalar, sınır çevresinde ödem ve eklem kontraksiyonları gelişiyor. Askerler uzun süre öyle oturtulduğu için, Peroneal sinir ödem nedeniyle çalışmıyordu ve bu düşük ayak sendromuna sebep olmuştu, bu durumda kişi ördek gibi yürüyor, ayak arkaya çekilmiyor. Askerler geldi yürüyemiyorlar, ayaklarını pat pat diye vuruyorlar. Ortopedist, ‘bunlar düşük ayak olmuş’ deyip geçti.

GATA’DAKİ PROFESÖR AYNAYA BAKTI: YÜZÜMÜ MAHVETMİŞLER

Bir asker geldi, tam bizim oturduğumuz yerin arkasında spor salonunun aynalı duvarı vardı. Asker kendisini aynada görünce ‘Ya benim yüzümü mahvetmişler’ dedi. Sonra ‘Ben de doktorum’ dedi. Adam GATA’da kulak burun boğaz profesörüymüş, aynı zamanda albay. Bize ne yapmışlar böyle şeklinde aynaya bakıp geçip gitti. Zaten askerlerin çoğunun burnu kırılmıştı sanırım, darp maruziyetinde yüzde en kolay kırılan kemik.

GENERALLERE GÜNLERCE SU VERMEMİŞLERDİ

Spor salonunda erden, albaya kadar bütün rütbeli askerler vardı. Ben gittiğimde Akın Öztürk gibi generalleri yine emniyetin içinde başka odaya almışlardı. Albay üstü rütbeleri olan, tümgeneral, orgenaral gibi 40-50 asker. Onları da o gece muayene etmek gerekti. Ama ben herkesin muayenesini ayrıntılı yazdığım için onları muayene etmek için beni değil başka bir doktoru götürdüler. Doktorların çoğu muayene yapmak için isteksizdi. Doktor arkadaş generalleri muayene edip geldi. Gördüklerini sordum o da kısmen anlattı. Generaller kendilerine üç gündür su verilmediğini, “siz vatan hainisiniz size su bile fazla’ dediklerini söylemişler, doktora ‘hocam suyunuz var mı’ diye sormuşlar.

Giderken yanımda kutu içecek götürmüştüm, muayene için önüme gelen askerden birinin ilk sözü ‘içebilir miyim’ oldu.

MANİSA’DAN ÖZEL OLARAK GELDİK

Dövme işini bütün polisler yapmıyordu sanırım. Polislerden biri “Biz Manisa’dan bu iş için özel geldik” dedi. Sağlık çalışanları tuvalet ihtiyacını karşılamak için başka bir binaya giderken askerlerin oturtulduğu alandan geçmek zorundaydılar. Gece 11 civarı gelen polis grubunun başında olan, uzun boylu, esmer, beyaz saçlı 40`lı yaşlarında, elinde cop olan bir polis bizim muayene ettiğimiz odaya gelip, doktorlar bir daha buradan geçmeyecek dedi ve bulunduğumuz odanın arka tarafında yer alan kapıyı açtılar. Böylece biz askerleri toplu tutuldukları alanda bir daha görmemiş olduk. Sadece muayene esnasında gördük. İçeriden acayip bağırma sesleri geliyordu. O ekip profesyonel işkenceye başladığı için böyle bir önlem almış olmaları muhtemel.

Orada işkence, rütbelerine göreydi. Mesela TRT’deki Ümit isimli subayı herkes tanıdığı için onu daha çok dövmüşler. İçeride askerleri rütbelerine göre oturtmuşlardı. Bir albayı yarbayların arasına oturtmuşlar. Sonra albay rütbesini söyleyip albayların arasına geçmiş. Polisler diyorlardı ki, ‘Salak bilmiyor ki orada daha çok dayak yiyecek’

Elif isimli polis içeri gidip geldi, ayağını tutup ‘of ayağım’ dedi. İçeride insanları tekmelediği için kendi ayağı da acımış. Genç bir polis yumruğunu sallayarak geldi. Yumruk atmaktan kendi eli de acımış. Arkadaşları da dedi ki ‘Oğlum o kadar da sert vurma.’ Aralarında bu tarz kendilerine göre esprili konuşmalar oluyordu.

Bir de erlere dövdürüyorlardı rütbeli askerleri. Polisler sürekli erleri ‘Bunlar başınıza bu şerefsizlerin yüzünden geldi’ diyerek komutanlarını dövmeleri için tahrik ediyorlardı. Polisler kendi aralarında erlerin mahkemede bırakılacağını, suçları olmadığını söylüyorlardı. Ama bir iki tane dövmeli asker vardı. Polisler ‘Hocam bu erlerin bazıları halka ateş açmış, içlerinde psikopatlar var, onları tespit etmek lazım’ diyordu.

Biz oradayken kursiyer teğmenleri getirdiler. 30-40 tane. Kendi elbiseleriyle getirdiler. Hepsi şoktaydı. Muhtemelen onları da araçta getirirken dövmüşlerdi. Elbiselerini çıkarttırdılar. İçlerinden biri bana ‘sırtıma da bakacak mısınız’ dedi. Darbe almış.

“BU ŞEREFSİZ ASKERLER 10 BİN LİRA MAAŞ ALIYORLAR”

Askerleri tek tek değil 4-5’erli gruplar halinde getiriyorlardı. Doktor sayısı da o kadar olunca. İçeri sokunca arkalarını döndürüp yüzlerini duvara bakacak şekilde bekletiyorlardı. O sırada hakaret çok ediyorlardı. Gelen albay ya da yarbay gibi üst rütbeliyse “çöpleri topla lan” diyerek etrafı temizlettiriyorlardı.

Darbe gecesinde polisler açısından iki travmatik olay vardı. İlki Gölbaşındaki Özel Harekat Merkezi’nin vurulması, ikincisi de TEM Müdürü Turgut Aslan’nın Jandarma Genel Komutanlığına toplantıya çağrılıp vurulması. Biri telefonundan Turgut Aslan’ın yerde yatan halini göstermişti. İkisinden ötürü askerlere çok sinirliydiler. O müdür emniyetin içinde sevilen biriymiş. Polisler ‘Bu şerefsiz askerler 10 bin lira maaş alıyor, lüks tesislerde yaşıyorlar, oradaki her şeyi ucuza alıyorlar, bunları doyurmanın mümkünatı yok, üstüne de bu vatana bu ihaneti yaptılar’ minvalde askerlerin aleyhinde konuşuyorlardı, bu yüzden aşırı öfkeliydiler.

Orada psikolojik olarak başka bir gözlem ise askerlerle konuşurken yanımdaki doktor bir askere ‘Siz darbe mi yaptınız gerçekten’ diye sordu. O asker sessizce ‘Bizi öyle bir tuzağa düşürdüler ki’ diye cevap verdi. Ama çok dövülen biri artık işkencenin etkisiyle alaylı bir şekilde ‘Evet, evet biz darbe yapıyorduk’ dedi.

MUAYENE İÇİN GETİRİLEN HAKİMLER

Ayrıca o gece 6 tane hakim muayene ettim. Sivil hakimdi hepsi. Birisi de Yargıtay tetkik hakimiydi. Kısa boylu minyon biri. Hakimleri odaya getirmeden önce polisler dediler ki ‘Bu şerefsizler bütün yasaları biliyor, bunları herkesin ortasında muayene edersek, bunlar doktorla baş başa kalmamız gerekiyor filan derler.’ O yüzden paravan gibi bir yer yaptılar. Hakimlerde işkence bulgusu yoktu, ama hepsinin gözlerinde korku vardı, anlamsız bir şekilde bakıyorlardı, ayrıca bizim olduğumuz kısma gelirken askerleri görerek gelmişlerdi. Gece 2-3 gibi getirildiler, hepsi uykuluydu. Hakimleri ayrı bir yerde tutuyorlardı.

POLİSLER STRES ALTINDA BIRAKILMIŞTI

Orada polisler de düzenli yemek yiyemiyorlardı, uzun zaman çalıştırılmışlardı, uykusuz ve streslilerdi. 800 kişiyi topluca gözaltında tutmak büyük problem, bu kişilerin yiyeceğiyle içeceğiyle ilgilenecekleri bir ortam yoktu. Polislerin de doğru düzgün yemek yemediği belliydi. Askerlere günlük düzenli yemek ve su ayarlanabilecek bir durum yoktu. Askerlerin bilgilerini lap-top’a yazan bir polis vardı, yaklaşık üç gündür birkaç saatlik uykuyla durduğunu söyledi, ben de uyuyup istirahat etseniz dediğimde ‘Kayıt işini sadece benim yapmam gerek’ diye cevap verdi. Askerlerden biri kendisine ‘Hocam’ diye hitap edince, “Hocan Pensilvanya’da lan” dedi. Ayrıca rütbesini söylerken albayım, yarbayım diye iyelik eki kullanan askerlere, ‘Albaydın!, Yarbaydın!’ diye geçmiş zaman kipiyle cevap veriyordu.

GÖREVİMİ YAPMAYA ÇALIŞTIM

Oradaki askerlerden durumu ağır olanların tedavi edilmesiyle ilgili Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi görevlendirilmişti. Biz sevk edersek kapıda bekleyen ambulansla oraya gönderiyorlardı. Adamın artık damarı mı koptu veya başka bir şey mi oldu, elimizde kalmasın diye oraya gönderiyorlardı. Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesinin alt katındaki yataklı servis, sonradan duyduğuma göre tamamen işkence gören askerlere ayrılmıştı. Plastik cerrahlar askerlerin büyük yaralarını kapatıyorlardı. Birçok doktor o süreci keşke anlatsa, çünkü yaraları, büyük yaralanmaları doktorlar ameliyat etti, bu bir gerçek.

Oraya ilk gittiğim andan itibaren, görevimi yapmaya çalıştım, gördüğüm her şeyi rapora olabildiğince detaylı yazmaya çalıştım. Durumu kötü olan askerleri hastaneye sevk ettirmek için talepte bulundum, bazılarına pansuman yaptırdım. Gördüğüm her şeyi kayıt altına almam nedeniyle, o gece ‘siz biraz dinlenin’ diye arka kısma geçirildim, sonra çalıştığım yerde de devam edemeyeceğimi anlayınca mesleği bıraktım. O gün muayene ettiğim herkes çeşitli ölçülerde işkence görmüştü. Spor salonunda o şartlarda insanları tutmak başlı başına işkenceydi.

15 Temmuz Toplama Kampı: Kurbanlardan biri ilk kez konuşuyor

BOLD ÖZEL

Yüksel Direnişi 4 yaşında: “Mesele teslim olmamakta”

“İşimizi geri istiyoruz” sloganıyla başlayan Yüksel Direnişinin dördüncü yılında tutuklu Acun Karadağ’dan mektup var: “Mesele tutsak olmakta değil teslim olmamakta.”

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL 

KHK’lı akademisyen Nuriye Gülmen’in Ankara Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde 9 Kasım 2016’da başlattığı “İşimizi Geri İstiyoruz’ eylemleri dördüncü yılına giriyor. Birçok KHK’lı bu caddedeki İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni okuyan kadın heykelinin önünde buluşup haklarını aradı. Nuriye Gülmen, eylemlerin motivasyonunu “İnsanlar KHK’lıyım demeye korkarken, KHK’lıyım diye sokaklarda haykırdık ve meşru mücadele zemini ortaya çıkardık.” şeklinde açıklamıştı.

Nuriye Gülmen’e daha sonra sınıf öğretmeni Semih Özakça katıldı ve birlikte açlık grevine başladılar. Gülmen 59 kilodan 34 kiloya düştü. Nuriye Gülmen 26 Ocak 2018’de açlık grevine son verdi. Fakat Yüksel’deki “İşimizi Geri istiyoruz” direnişi devam etti.

Yüksel Direnişçileri olarak anılan; sosyal bilgileri öğretmen Acun Karadağ, mimar Alev Şahin, memur Nazan Bozkurt, Mehmet Dersulu, Mehmet Dersulu, Cemal Yıldırım, Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya, üniversite öğrencisi Merve Demirel bıkmadan usanmadan evlerinden çıkıp Yüksel’e gittiler. Ne olursa olsun vazgeçmediler. Yüzlerce kez gözaltına alındılar. Bir polis Nazan Bozkurt’un elmacık kemiğini kırdı. Acun Karadağ’ın kalbine pil takıldı, polis memuru Sezgin S. herkesin gözü önünde Merve Demirel’i taciz etti. 65 yaşındaki, astım ve diyabet hastası Mahmut Konuk’u tartakladılar.

Acun Karadağ, Nuriye Gülmen ve Alev Şahin.

Şimdi ise çoğu hapiste… Ağustos 2020’de tutuklandılar. Acun Karadağ ve Alev Şahin Kayseri Bünyan Cezaevinde, Nazan Bozkurt Gebze Kadın Kapalı Cezaevinde, Nuriye Gülmen Silivri’de, Mahmut Konuk Adana Kürkçüler’de, Mehmet Dersulu ise Bolu Cezaevinde. “İşimizi geri istiyoruz” eylemleri yapan bu isimlerin tamamı örgüt üyesi olmakla itham ediliyorlar.

“40 YIL DAHA DİRENECEĞİMİZDEN KUŞKUNUZ OLMASIN”

Yüksek Direnişi’nin 4. yılını cezaevlerinde hep birlikte kutladıklarını söyleyen Acun Karadağ, neden eylem yaptıklarını ve direnmeye devam ettiklerini kızı İpek Moral’e gönderdiği 11 Kasım 2020 tarihli mektupta kaleme aldı. “Bu sloganın içinde hepimize yapılan onlarca haksızlığın, adaletsizliğin itirazı; milyonlarca mağdurun, milyonlarca haklının sesi var. İşçinin-emekçinin ahı var.” diyen Karadağ, iktidarın en sıkıştığı noktada, korkudan tutuklanmaları artırdığını ifade ediyor.

“Ne mutlu bizlere ki 4 yıldır direniyoruz ve ne mutlu bizlere ki adaletin sağlanması uğruna susmadığımız için tutuklandık. Eğer vatanımız bu sömürüden, bu gericilikten kurtulamayacaksa 40 yıl daha direnebileceğimizden kimsenin kuşkusu olmasın” diyen Acun Karadağ’ mektubu…

HAPİSHANE GÜNLÜKLERİ (4) İŞİMİZİ GERİ İSTİYORUZ

“Yüksel Direnişi’nin 4. yılını hapishanelerde kutladık. Direnişe ilk başlayan Nuriye Gülmen Silivri’de. Nuriye’den 5 gün sonra 14 Kasım’da direnişe başlayan ben ve bizden sonra ihraç edildiğinde Ocak 2017 de Düzce’de direnmeye başlayan Alev Şahin Kayseri’deyiz. İşyeri önünde direnen Mahmut Konuk Adana Kürkçüler’de. Yüksel Direnişçileri Mehmet Dersulu Bolu’da, Nazan Bozkurt Gebze’de… Görmesek de duymasak da emimim 9 Kasım’da bu hapishanelerden aynı anda “İşimizi Geri İstiyoruz” sloganları yükseldi.

Bu sloganı yalnızca bir iş talebi olarak görenler bugün çıkartılmaya çalışılan bir çok kölelik yasa maddesiyle 4 yıldır ödediğimiz bedellerin ne uğruna olduğunu umarım anlıyorlardır. Bu sloganın içinde hepimize yapılan onlarca haksızlığın, adaletsizliğin itirazı; milyonlarca mağdurun, milyonlarca haklının sesi var. İşçinin-emekçinin ahı var.

4 yıldır ödetilen bedele rağmen neden direndik? Hala hapishanelerden direnmeye neden devam ediyoruz? Bu soruların cevabını her biriniz verebilirsiniz. Eğer gerçekleri görmek isterseniz… Daha dün İzmir depremiyle sarsılan yüreklerimiz size mimar Alev Şahin’i ve Düzce’de tek başına direnen bir emekçinin direnişe başlarken söylediklerini hatırlatmadı mı? “Ben 99 Düzce depreminden sonra mimar olmaya karar verdim. Halkımız göçükler altında ölmesin diye onurumla çalışırken usulsüz beton döken firmalara ceza kestiğim için AKP’li bir beton firması sahibinin şikayetiyle KHK ile ihraç edildim. İşimi ekmeğimi elimden aldırlar.” demişti.

Alev Şahin şimdi tutsak…

Gün geçmiyor ki bir rektörün bir dekanın gerici, yobaz söylemleri gündem olmasın. Pandemi sürecinde online ders sırasında akademisyen bozuntularının “biz de kızları görüyoruz de mi” gibi zırvalarla kadın öğrencilere karşı sapkın bilinçaltlarını açığa vurdukları videolar yakın zamanda yayınlanmadı mı? Osmangazi Üniversitesi’nde bir akademisyenin 4 akademisyeni hayattan kopardığı katliam hafızalarımızda. Osmangazi Üniversitesi’nde görevden atılan, Selçuk Üniversitesi’nden KHK ile ihraç edilen Nuriye Gülmen’in işine bunlar gibi akademisyen müsveddesi olmayı reddettiği için son verilmemiş miydi?

Nuriye Gülmen bugün tutsak…

Küçük yaştaki çocukların tacize-tecavüze uğradığı haberlerini hangi gün duymuyoruz? Tarikatlara teslim edilen ve hayatları karartılan yavrularımıza daha önceleri kim sahip çıkıyor, kim kol kanat geriyordu? Birer birer KHK ile ihraç etmediler mi aydın öğretmenleri? İlkokul 1. sınıfa giden öğrencilerini ders saatinde alıp okulun yanındaki camiye namaza götüren, bilimsel hiçbir bilgi vermeden öğretmenlik yapmaya soyunan andaval, benim okulumda hala bu işe devam ediyorken ben neden ihraç ediliyorum?

Acun Karadağ şimdi tutsak…

Bugün Nazan Bozkurt’un hepimizin üyesi olduğu KESK gibi kuruluşunda devrimci pratik sergilemiş bir sendikaya bağlı Büro Emekçileri Sendikası (BES) üyeliğinden ihraç edildiğini öğrendim. Hatırlarsanız üyelerine sahip çıkmayan, sendikaya kapanıp çay-çorba içip “mış” gibi yapan KESK yönetimini eleştirdiğimiz için yöneticiler ve “adamları” tarafından kendi sendikamızın içinde fiili saldırıya uğramış Süleyman Soylu’nun “gizli talimatıyla direnişçiler hakkında ihraç kararı alınmıştı. İş güvencemize saldırılara karşı eylem yapması, mücadele vermesi gereken sendikamız yönetimi keyif yapıp yatarken bu mücadeleyi üyeleri olarak bizler veriyorduk.

Nazan Bozkurt’un bu mücadelede bir polisin attığı yumrukla elmacık kemiği kırılmıştı. Nazan neredeyse gözünü kaybedecekti ameliyatla protez elmacık kemiği takılarak kurtarılmıştı gözü. Bu Nazan’ın ödediği bedellerden sadece biriydi.

Nazan 22 Ağustos’tan beri de tutuklu. Sadece “işimi geri istiyorum” dediği için AKP’nin ödettiği bedellere, sendikamızın devrimci mirası üzerinde tepinen iktidar “gölge” ortağı bir zihniyet de bedel ödetmiş oluyor Nazan’ı ihraç ederek. İktidarın KHK ile ihraç ettiği ve direndiği için tutuklattığı bir direnişçinin, iktidarın tehditlerine teslim olanlarca üyelikten de ihraç edilmesi en hafif deyimle alçaklıktır.

Bu vesileyle söyleyelim ki “ İşimizi Geri İstiyoruz” sloganının içinde, işçi ve emekçilerin iş güvencesine de ancak bizler gibi direnenlerin sahip çıkabileceği gerçeği vardır. Mücadele ederken tutuklanmış üyesini ihraç eden teslimiyetçilerin bizi ancak sermayenin önüne atacağı gerçeği vardır.

Bu teslimiyetçi zihniyeti teşhir edip, ezip geçmedikçe de işçi ve emekçinin kurtuluşunun olmadığı gerçeği vardır. Bizler 4 yıldır AKP’ye rağmen direniyorken bu alçak zihniyete karşı da direniyoruz.

Nazan Bozkurt şimdi tutsak…

Mahmut Konuk 65 yaşına yaklaşmış bir sağlık emekçisi. Ömrü sendikal mücadelede geçmiş. İhraç ediliyor ama bazılarının yaptığı gibi sendika MYK’sına seçileyim, maaşımı oradan alır yan gelir yatarım demiyor. Kronik astım ve diyabet hastalığına; polislerin yaşına bile hürmet göstermeyen tavırlarına, tartaklamalarına rağmen direniyor. Oysa bir sağlıkçı olarak pandemi sürecinde kaç hayat kurtarabilirdi.

Mahmut Konuk şimdi tutsak…

Hapishaneye getirildiğimizden beri Sözcü ve Cumhuriyet gazetelerini okuyoruz. (Evrensel Gazetesi istedik Şebnem Korur Fincancı’nın yazılarını takip edebilmek için ancak “Bünyan bayisinde yok” bahanesiyle vermedi idare!) Sözcü Gazetesi’ndeki bir haberde “Yargıdan Yine Çifte Standart” başlıklı bir haberde gazete yazarlarına açılan tazminat davalarında ceza verildiği buna karşın yazarların açtığı hakaret davalarının reddedildiği yazıyordu.

4 yıldır devam eden direnişimiz sırasında Sabah, Akşam gibi gazetemsilerin bizler hakkında yaptırdığı yalan ve iftira haberlerine takipsizlik kararları verildi. Hakaret ve küfür eden, işkence yapan polisler hakkındaki suç duyurularımıza ise valilik tarafından soruşturma izni verilmedi. OHAL sürecinden beri halkın “sırayla” gördüğü, uğradığı, hak ihlallerinin tamamına biz 4 yıl boyunca maruz kaldık. Adil yargılanma hakkından, anayasal eylem hakkımızın her gün engellemesine kadar, haksız gözaltılardan, haksız adli kontrol tedbirlerine kadar… Bugün tutuklu olmamız bu iktidarın bizlere karşı işlediği son suçtur ama ilk değil…

Bugün işçilere yönelik kölece tasarı yasa maddelerinin dördünün geri çekildiğini duyuruyor haber kanalları. Ve bunu hükümetle görüşen Türk-iş, Hak-iş gibi sarı sendika yöneticilerinin başarısı gibi gösteriyorlar. Bunu ne 1 gün eylem yaptıklarında tartaklanma görüntüleri televizyonda gösterilen DİSK yöneticileri ne de bu sermaye ortağı sarı sendikalar başarmıştır. Bunu başaran 4 yıldır sokakta bugün hapishanede direnen KHK direnişçileri, saldırılara rağmen yollarda yürüyen Bağımsız Maden İş üyesi, Soma ve Ermenek madencileri, direne direne işlerini geri alan Aydın Efeleri, Mahir Kılıç, Türkan Albayrak ve Melik Şahin gibi işçilerdir. Bu iktidar ve iktidar ortağı sermaye, şov amaçlı eylemlerden, sarı sendikalardan korkmaz, geri adım atmaz.

Ancak gerçek, ısrarcı ve halkla bütünleşen direnişlerden korkar. Eğer en küçük bir geri adım atıyorlarsa bu, halktaki, işçi ve emekçilerdeki patlama noktasına gelen öfke ve bu öfkeyi harekete geçirme potansiyeli olan direnişlerdendir. İktidarın en sıkıştığı noktada tutuklamaların art arda gelmesinin, sosyal medyada yazılanların bile bir örgüt çuvalına konularak tutuklanma nedeni sayılması tam da bundandır. Korku… Ve onları korkutanlar asla şovmenler değildir. Direnme potansiyeline sahip işçiler- emekçilerdir.

Ne mutlu bizlere ki 4 yıldır direniyoruz ve ne mutlu bizlere ki adaletin sağlanması uğruna susmadığımız için tutuklandık. Eğer vatanımız bu sömürüden, bu gericilikten kurtulamayacaksa 40 yıl daha direnebileceğimizden kimsenin kuşkusu olmasın.

“Mesele tutsak olmakta değil, teslim olmamakta.” Bu nedenle bizi tanıyan, bilen, duyan, merak eden destekçilerimize ve okuyuculara seslenmek istiyorum. Haklarınız, hayalleriniz, çocuklarınız, geleceğiniz ve topraklarımız için tutuklanmayı, aç kalmayı göze almazsanız bunların hepsini kaybedeceksiniz. Ve göze aldığınız her bir değer için A sendikasına B partisine değil önce kendinize güveneceksiniz. Siz samimiyseniz ve bedel ödüyorsanız bu halk sizi görecektir. Halkın gözüne ve sözüne güvenin, teslim olmayın!

Haydari Kampı kitabında Themos Kornaros diyordu ki “Dışarı çıkacak arkadaşlarımızla –angaryalarla- dışarıdaki kardeşlerimize nasıl bir haber uçuralım? Savaşı bırakmalarını, istilacı Almanları öldürmemelerini, mütareke istemelerini, bizleri kurtarmak için yurdu satmalarını mı yoksa hiçbir uzlaşmaya varmadan savaşmalarını, bizi yok bilmelerini mi bildirelim?”

Bu bölümü okuyunca düşündüm; eğer hain değilsek, sorunun cevabı açık…

Ben de “canım direniş dostlarına” diyorum ki yurdumuzu satmayın. Bizi yok bilin. Savaşmaya devam edin!”

Umutla, dirençle…

Acun Karadağ

Nam-ı diğer Acun Öğretmen

11 Kasım 2020, Bünyan 

Çankaya İl Sağlık Müdürlüğü’nden ihraç edilen Mahmut Konuk ve Acun Karadağ.

Acun Karadağ ve Merve Demirel

Acun, Alev ve Nazan’dan haber var: Sloganlarımız size ulaşıyor mu?

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Tutuklu gazeteci Harun Çümen: “Koğuşta 25 fare öldürdük çıldırmak üzereyiz”

Mart 2018’den bu yana Balıkesir Kepsut L Tipi Cezaevinde tutuklu olan Harun Çümen yaşadıkları koğuşta farelerin cirit attığını, kendilerine adeta zulmedildiğini ve çıldırma noktasına geldiklerini söyledi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

33 aydır Balıkesir Kepsut L Tipi Kapalı Cezaevinde bulunan gazeteci Harun Çümen, cezaevinin insanlık dışı şartlarını ve maruz kaldıkları uygulamaları tahliye olan bir arkadaşının aracılığıyla HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na iletti.

Mektubunu Gergerlioğlu’na nasıl ulaştırdığını ‘özel bir notla’ açıklayan Harun Çümen’in anlattıkları çok korkunç. Tıkanan lağım boruları, koğuşlarda cirit atan, yastıkların içine giren fareler, fareleri görüp dalga geçen gardiyanlar, 45 kişilik koğuşta kış soğuğunda yerde yatan insanlar, salgın olduğu halde sağlanmayan hijyen şartları… Cezaevindeki hak ihlallerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne seren Harun Çümen’in mektubunun tamamını yayınlıyoruz.

“Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu

Size Kepsut ilçesindeki Balıkesir L Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazıyorum. İsmim Harun Reşit Çümen. 33 aydır tutukluyum, hükümözlüyüm. FETÖ davasından 7 yıl 6 ay ceza aldım, dosyam Yargıtay’da bekliyor. Gazeteciyim, Zaman Gazetesi’nde editörlük, sorumlu yazı işleri müdürlüğü yaptım.

“45 KİŞİYİZ, NEFES ALAMIYORUZ”

Cezaevinde bizlere adeta zulmediyor. 206 metrekarelik bir alanda 45 kişiyiz. 12 metrekarelik, evlerdeki çocuk odasından bile küçük odalarda 7 kişi kalıyoruz. 3 kişi yerde yatıyor. Gece yatak koyduğumuzda adım atacak yer yok! WC için kalktığımızda yatakların üzerine basmadan geçemiyoruz. Nefes alamıyoruz, havasızlıktan ölmemek için kışın bu soğuk günlerde bile pencereleri hiç kapatmıyoruz. Bugünlerde gece hava sıcaklığı sıfıra doğru indi, 2 derece oluyor. Kışın eksi sıcaklıklarda bile pencere açık uyumak zorunda kalıyoruz!

“WC’LER TIKANIYOR”

Tıka basa dolu koğuşlarda insanlık dışı muameleye maruz bırakıldık. 2 WC var, günün her saatinde tuvalet sırası bekliyoruz. Oysa şu an 1-2 kişinin yaşadığı evlerde 2-3 WC bulunabiliyor. Sadece 2 banyomuz var duş için. Sıcak su verilmiyor, çok yetersiz. 2-3 gün sadece 3’er saat sıcak su veriliyor. 45 kişi nasıl duş alsın? 1 kişi 7-8 dakika içinde duş almak zorunda kalıyor. Kanalizasyon sistemi, lağım boruları sürekli tıkanıyor. WC’ler tıkanıyor, çok affedersiniz ortalığı bok götürüyor adeta.

“REZALETİ KAMUOYU BİR GÖRSE!”

Neredeyse 2-3 haftada bir bu manzara yaşanıyor. Ahh! Keşke bir görseniz! Rezaleti bir görebilse kamuoyu, yetkililer! İnanamazsınız! Sürekli su kesintileri yaşanıyor. Hijyen problemi had safhada! Yöneticiler, memurlar o kadar ilgisiz ki! Hiç umursamıyorlar. Çünkü yaşananlardan kimsenin haberi yok! O rahatlıkla sorunlar artık rutin haline gelmiş, hiç çözüm yok ve gittikçe artıyor sorunlar. Denetim de sıfır, hiç yok.

“CEZAEVİ YÖNETİMİNİN ZULMÜ ALTINDAYIZ”

4+1 veya dubleks bir ev büyüklüğündeki bir alanda kucak kucağa, sıkış tıkış yaşamaya mahkûm bırakılırken yan koğuşumuz C-6 bomboş. Pencerelerden görüyoruz, odada 1-2 kişi kalıyorlar, ranzalar boş. O koğuştakiler hırsızlık, yaralama, uyuşturucu gibi adi suçlar dediğimiz tutuklu ve hükümlüler. Cezaevi yönetiminin büyük zulmü altındayız. Bir tarafta koğuş boş, ranzalar boş; diğer tarafta bizim C-7 koğuşu ve diğer 10’dan fazla FETÖ koğuşu ağzına kadar dolu, 40 kişinin altında mevcut yok, 15-20 kişi yerde yatıyor.

Ölüme terk edilmiş vaziyetteyiz. Son derece haksızlık, eşitsizlik, insanlık dışı muameleye, zulme uğruyoruz. Ahh! Keşke bir görseniz… O kadar çok isterdim ki! Şok olursunuz, donakalırsınız. N’olursunuz? Allah rızası için çığlığımızı duyun, sesimize kulak verin! Çıldırmak üzereyiz… Lanet olsun, bize bunu yaşatanlara!..

“BİR FAREYİ YAKALAYAMIYORSUNUZ DİYE DALGA GEÇİYORLAR”

İki buçuk aydır koğuşta fareler cirit atıyor, tam 25 fare öldürdük kendi imkânlarımızla! Yerde yatan insanların yataklarına, yastıklarına giriyor; kafa, yüz, kollarının üzerinde geziniyorlar. Dolapların içinden adeta fare fışkırıyor, yiyeceklere saldırıyorlar. Defalarca yetkililere, memurlara, başgardiyanlara söyledik, müdürlüğe dilekçeler yazdık. Hiçbir netice yok, umurlarında değil! Çözüm bir yana, dalga geçip, “Bu kadar insansınız, bir fareyi yakalayamıyor musunuz?”, “Besleyin, niye öldürüyorsunuz ki, acımıyor musunuz?”, “25 fare az, sizden daha fazla yakalayıp öldüren koğuşlar var.” şeklinde cevaplar veriyorlar.

Adalet Bakanlığı’na, tüm yetkililere sesleniyorum; gelin görün halimizi! Fareleri, tıkanan WC’leri, lağımları… Koğuşlara ATM cihazı konulacakmış, görüntülü telefon görüşmesi yaptırılacakmış, sayım parmak iziyle alınacakmış vs. vs. haberleri yaptırıldı basına. Önce çektiğimiz şu rezalete bir çözüm bulsunlar! Daha başka o kadar çok sorun var ki!.. Hepsini yazsam sayfalar yetmez! Vallahi de, billahi de! 50 tane, 100 tane sorun sıralanır.

“TAM BİR İŞKENCE!”

Pandemi/koronavirüs süreci en çok bizi, tutuklu ve hükümlüleri, cezaevindekileri vurdu. Hapis içinde hapis yaşıyoruz. 8 aydır çocuklarımızı, eşlerimizi, ana-babamızı göremiyor, dokunamıyor, öpemiyoruz. 8 aydır açık görüş yok! Haziran ve temmuzda sadece birer kez kapalı görüş oldu, sadece 1 kişi gelebildi. 4 aydır da ayda 2’şer kapalı görüşü sadece 2 kişiyle yapabiliyoruz. Eşim, 4 çocuğum, anne ve babam var, 7 kişiler. Çoğu insanın ortalama bu kadar yakını var, kardeşleri, kayınvalide-kayınpederleri olanlar var. Uzak şehirlerden geliyor ailelerimiz, 2 kişi görüşebiliyor, kalan çocuklar veya eşler dışarda bekliyor. Tam bir işkence, zulüm! Çocuklar, eşler, analar-babalar ağlıyor!

Görüşler virüs öncesi 45 dakikaydı, virüs süresinde de aynı. Sayın Adalet Bakanı, “Hak kaybı olmayacak, yapılamayan görüşler telafi edilecek.” dedi. 8 aydır onlarca görüş iptal oldu, yaptırılan az sayıdaki görüş de yine 45 dakika! Ne zaman telafi edilecek, 1 saat-1,5 saat görüş niye yaptırılmıyor?

“İNSANLAR HASTA, İLAÇ KULLANIYORLAR”

Koğuşumuzda 2 arkadaşın eşleri de burada cezaevinde! Kadınlar koğuşu var bir tane, 30’dan fazla kadın kalıyor. Çoğunun eşleri de burada. Pandemi öncesi iç görüş vardı; görüş yapabiliyorlardı. 8 aydır yaptırılamıyor! Bilal Çoban ve Mustafa Zeybek, eşleri Mukaddes Çoban ve Dicle Zeybek’i 8 aydır göremiyor, seslerini bile duyamıyorlar! Tam bir dram, büyük trajedi! Telefonla dahi görüştürmüyorlar! Büyük bir zulüm! Arşı titretecek boyutlara ulaştı artık! İnsanlar hasta oldu, psikolojileri bozuldu, ilaç kullanıyorlar! Lütfen! Allah rızası için bu çığlığa bir ses verin, n’olur!!!

“BAŞINIZIN ÇARESİNE BAKIN DİYORLAR”

Sağlık büyük problem burada! Doktora, revire çıkmak zaten problemliydi, haftalarca çıkamadığımız oldu, hastalıktan kırıldık. Şimdi sağlık hizmeti alabilmek imkânsız hale geldi! Açık açık söylüyorlar; “Ölüm riski dışında” her şikâyet geri çevriliyor. Kronik şeker, tansiyon, kalp rahatsızlığı olanlar bile 8 aydır doktor-hastane yüzü görmüyor. “Başınızın çaresine bakın” diyorlar. Birçok hastalığı inleye inleye atlatıyor insanlar. İnsanlık dışı görüntüler, ahh bir görseniz! Son derece korkunç, çok vahim durumlar yaşanıyor, sesimizi duyan yok! Çözümsüzlük sıradanlaşmış vaziyette… Umursayan yok…

“YEMEKLERİ YİYEMEDEN DÖKÜYORUZ”

Yemekler çok kötü. Çoğunu hiç yemeden çöpe döküyoruz. Örneğin bugün (15 Kasım Pazar) hem öğlen hem akşam yemeğinin neredeyse tamamı çöpe gitti. Mantı ve tarhana çorbası geldi öğleyin, son derece kötü! Keşke bir görseniz! Masterchef jürisi görse, vallahi de billahi de sopayla döver yapanları! Her hafta, 2-3 günde bir hep aynı yemekler! Ispanak, türlü, erişte, makarna gibi yiyecekler hiç yenmiyor. Kuru fasulye, nohut, pilav yemekten artık bıktık! Genelde kantinden aldıklarımızla besleniyoruz. Yoksa aç kalırız!

Kahvaltılık ise tam bir skandal! Tek çeşit geliyor. Sadece zeytin ya da peynir (o da bir-iki haftada bir), çoğu zaman mini paketlerde reçel, fındık kreması türü şeyler veriliyor. Onlarla da karın doyurmak imkânsız. En çok parayı kahvaltı malzemesine harcıyoruz, tabii maddi durumu iyi olmayanlar da var, çok yazık oluyor!.. Yardımcı olmaya çalışsak da bir hafta, bir ay olabiliyor. 3-4 yıldır burada olanlar çoğunlukta.

“MASKE, ELDİVEN VERİLMİYOR”

Büyük bir hijyen, sosyal mesafe, izolasyon sorunumuz var. Grip-nezle anında yayılıyor, bulaşıyor. Bir kişi hasta olunca koğuşun yarısı 20-25 kişi hastalanıyor. Allah korusun, virüs bulaştığında hiç kurtuluşumuz yok! Maske-eldiven verilmiyor, kan temizleyici veriliyor 8 aydır, o da aylık veriliyor, bir haftada bitiyor. Yine kendimiz kantinden parayla alıyoruz. Kolonya, dezenfektan kantinde satılsa alacağız, onu bile getirmiyorlar. Daha birçok, son derece basit ihtiyacımızdan mahrumuz. Örneğin, plastik sehpa verilmiyor aylardır. Koğuşun yarısı açıköğretimde okuyor, ders çalışıyor. Ama sehpa verilmiyor. Çok acil, elzem ihtiyaç giderilmiyor. Odalardaki TV’lerimizi bile koyacak sehpa yok, sandalye üzerine koyuyoruz. 45 kişinin çamaşırlarını asacak çamaşır ipi bile verilmiyor biliyor musunuz? Çok ilkel şekilde kurutuyoruz çamaşırları, yatakların üzerinde, ranza demirinde vs…

Daha o kadar çok sıkıntımız var ki; şimdilik bu kadarla yetinelim. Başta 45 kişilik kalabalık koğuş ve fare sorunumuz olmak üzere dertlerimize ilgi gösterebileceğinizi umuyor, şimdiden teşekkürlerimizi iletiyoruz. Çığlığımızı duyurursanız çok sevinir, duacınız oluruz.

Bu vesileyle çalışmalarınızda başarılar diler, hürmetlerimizi sunarız. Selam ve sevgiyle…”

4 Mart 2018’de İstanbul’da gözaltına alınan ve daha sonra Balıkesir Kepsut L Tipi Cezaevine gönderilen Harun Çümen, Zaman gazetesinde çalıştığı ve Bank Asya hesabı bulunduğu için 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Çümen’i gözaltına alan polisler “21 sene Zaman’da çalışmışsın işin zor”. demişti.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

“Yedi aydır çocuklarımıza ne dokunabildik ne öpebildik”

Tutuklu matematik öğretmeni Kevser Sinan, koronavirüs salgını nedeniyle aylardır çocuklarına sarılamamanın acısını yazdı. Anne-babadan sonra dayıları da tutuklanan oğlunun ve kızının yıkıldığını vurguladı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Çocuklarını okula almaya gittiğinde gözaltına alınan Kevser Sinan, 7 aydır oğlunu ve kızının görememenin çaresizliğini erkek kardeşi Ramazan Akaslan’a yazdığı mektupta anlattı. 17 Ekim 2019’da tutuklanıp Ankara Sincan Cezaevine gönderilen Kevser Sinan’ın 15 yaşında lise birinci sınıfa giden Ali İhsan adında bir oğlu ve 10 yaşında Seher adında bir kızı var. Örgüt yöneticisi olduğu iddiasıyla tutuklanan eşi Nuri Sinan da 3 yıldır Sivas Cezaevinde.

“OĞLUM 10 KİLO ZAYIFLAMIŞ”

Türkiye’de Mart 2020’de başlayan koronavirüs salgını nedeniyle tüm cezaevlerinde açık ve kapalı görüşler yasaklandı. Cam arkasından yapılan kapalı görüşler ise hazirandan itibaren ayda bir kez olmak üzere yeniden başlatıldı.

Mektubunda, ailece yaşadıkları zorlukların en çok çocuklarını etkilediğini söyleyen Kevser Sinan “7 aydır çocuklarımıza ne dokunabildik ne sarılıp öpebildik. En çok da canımızı bu durum acıtıyor. 6 ay sonra Ali İhsan geldi görüşe, yavrum 10 kilo zayıflamış, çok üzüldüm.” dedi.

Eşi Nuri Sinan’ın tutuklanmasından sonra çocuklarını çok zor toparladığını belirten Kevser Sinan, kendisi ve abisi Yasin Akaslan tutuklanınca çocuklarının tamamen yıkıldığını vurguladı ve “Abimin alındığı günün ertesinde görüşe gelmişlerdi. Öyle çok ağladılar ki… Dayım bizim her şeyimizdi diye.” ifadelerini kullandı.

“ÇOCUKLAR AĞLADI, BEN TESELLİ ETTİM”

Kevser Sinan şöyle devam etti:

“Burada en çok mutlu eden şey hatırlanmak ve geride kalan çocuklarımızın yüzünün gülmesi. Çocukların en ufak bir sıkıntısı bizi burada alt üst ediyor. Annelik duygusu farklı işte. Dün kapalı görüş vardı mesela. Çocuklar ağladı, ben teselliye çalıştım. Sonra koğuşa dönünde epey zor oldu. Maalesef burada üzüntüyle baş etmek zor. Tansiyon ilacına başladım.”

Kevser Sinan mektubunda kaldığı koğuşa dair de bilgiler verdi. 17 kadının bulunduğu koğuşta 3,5 yaşında bir çocuk bulunduğunu vurguladı.

Hem anneleri hem babaları tutuklu bulunan Ali İhsan ve Seher’in birlikte yaptıkları aile fotoğrafı. Babaları Nuri Sinan 16,5 yıl hapis cezasına çaptırıldı. Anneleri Kevser Sinan’ın bir sonraki mahkemesi 17 Aralık 2020’de görülecek. 

Kevser Sinan çocuklarına duyduğu özlemi 4 sayfalık mektubunun 1. sayfasında anlatıyor.

Üç tutuklu anne üç mahkeme

Cezaevinde bir kanserli daha: Yasin Akaslan 9 aydır hapiste

Okumaya devam et

Popular