Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Yüksel Direnişi 4 yaşında: “Mesele teslim olmamakta”

“İşimizi geri istiyoruz” sloganıyla başlayan Yüksel Direnişinin dördüncü yılında tutuklu Acun Karadağ’dan mektup var: “Mesele tutsak olmakta değil teslim olmamakta.”

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL 

KHK’lı akademisyen Nuriye Gülmen’in Ankara Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde 9 Kasım 2016’da başlattığı “İşimizi Geri İstiyoruz’ eylemleri dördüncü yılına giriyor. Birçok KHK’lı bu caddedeki İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni okuyan kadın heykelinin önünde buluşup haklarını aradı. Nuriye Gülmen, eylemlerin motivasyonunu “İnsanlar KHK’lıyım demeye korkarken, KHK’lıyım diye sokaklarda haykırdık ve meşru mücadele zemini ortaya çıkardık.” şeklinde açıklamıştı.

Nuriye Gülmen’e daha sonra sınıf öğretmeni Semih Özakça katıldı ve birlikte açlık grevine başladılar. Gülmen 59 kilodan 34 kiloya düştü. Nuriye Gülmen 26 Ocak 2018’de açlık grevine son verdi. Fakat Yüksel’deki “İşimizi Geri istiyoruz” direnişi devam etti.

Yüksel Direnişçileri olarak anılan; sosyal bilgileri öğretmen Acun Karadağ, mimar Alev Şahin, memur Nazan Bozkurt, Mehmet Dersulu, Mehmet Dersulu, Cemal Yıldırım, Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya, üniversite öğrencisi Merve Demirel bıkmadan usanmadan evlerinden çıkıp Yüksel’e gittiler. Ne olursa olsun vazgeçmediler. Yüzlerce kez gözaltına alındılar. Bir polis Nazan Bozkurt’un elmacık kemiğini kırdı. Acun Karadağ’ın kalbine pil takıldı, polis memuru Sezgin S. herkesin gözü önünde Merve Demirel’i taciz etti. 65 yaşındaki, astım ve diyabet hastası Mahmut Konuk’u tartakladılar.

Acun Karadağ, Nuriye Gülmen ve Alev Şahin.

Şimdi ise çoğu hapiste… Ağustos 2020’de tutuklandılar. Acun Karadağ ve Alev Şahin Kayseri Bünyan Cezaevinde, Nazan Bozkurt Gebze Kadın Kapalı Cezaevinde, Nuriye Gülmen Silivri’de, Mahmut Konuk Adana Kürkçüler’de, Mehmet Dersulu ise Bolu Cezaevinde. “İşimizi geri istiyoruz” eylemleri yapan bu isimlerin tamamı örgüt üyesi olmakla itham ediliyorlar.

“40 YIL DAHA DİRENECEĞİMİZDEN KUŞKUNUZ OLMASIN”

Yüksek Direnişi’nin 4. yılını cezaevlerinde hep birlikte kutladıklarını söyleyen Acun Karadağ, neden eylem yaptıklarını ve direnmeye devam ettiklerini kızı İpek Moral’e gönderdiği 11 Kasım 2020 tarihli mektupta kaleme aldı. “Bu sloganın içinde hepimize yapılan onlarca haksızlığın, adaletsizliğin itirazı; milyonlarca mağdurun, milyonlarca haklının sesi var. İşçinin-emekçinin ahı var.” diyen Karadağ, iktidarın en sıkıştığı noktada, korkudan tutuklanmaları artırdığını ifade ediyor.

“Ne mutlu bizlere ki 4 yıldır direniyoruz ve ne mutlu bizlere ki adaletin sağlanması uğruna susmadığımız için tutuklandık. Eğer vatanımız bu sömürüden, bu gericilikten kurtulamayacaksa 40 yıl daha direnebileceğimizden kimsenin kuşkusu olmasın” diyen Acun Karadağ’ mektubu…

HAPİSHANE GÜNLÜKLERİ (4) İŞİMİZİ GERİ İSTİYORUZ

“Yüksel Direnişi’nin 4. yılını hapishanelerde kutladık. Direnişe ilk başlayan Nuriye Gülmen Silivri’de. Nuriye’den 5 gün sonra 14 Kasım’da direnişe başlayan ben ve bizden sonra ihraç edildiğinde Ocak 2017 de Düzce’de direnmeye başlayan Alev Şahin Kayseri’deyiz. İşyeri önünde direnen Mahmut Konuk Adana Kürkçüler’de. Yüksel Direnişçileri Mehmet Dersulu Bolu’da, Nazan Bozkurt Gebze’de… Görmesek de duymasak da emimim 9 Kasım’da bu hapishanelerden aynı anda “İşimizi Geri İstiyoruz” sloganları yükseldi.

Bu sloganı yalnızca bir iş talebi olarak görenler bugün çıkartılmaya çalışılan bir çok kölelik yasa maddesiyle 4 yıldır ödediğimiz bedellerin ne uğruna olduğunu umarım anlıyorlardır. Bu sloganın içinde hepimize yapılan onlarca haksızlığın, adaletsizliğin itirazı; milyonlarca mağdurun, milyonlarca haklının sesi var. İşçinin-emekçinin ahı var.

4 yıldır ödetilen bedele rağmen neden direndik? Hala hapishanelerden direnmeye neden devam ediyoruz? Bu soruların cevabını her biriniz verebilirsiniz. Eğer gerçekleri görmek isterseniz… Daha dün İzmir depremiyle sarsılan yüreklerimiz size mimar Alev Şahin’i ve Düzce’de tek başına direnen bir emekçinin direnişe başlarken söylediklerini hatırlatmadı mı? “Ben 99 Düzce depreminden sonra mimar olmaya karar verdim. Halkımız göçükler altında ölmesin diye onurumla çalışırken usulsüz beton döken firmalara ceza kestiğim için AKP’li bir beton firması sahibinin şikayetiyle KHK ile ihraç edildim. İşimi ekmeğimi elimden aldırlar.” demişti.

Alev Şahin şimdi tutsak…

Gün geçmiyor ki bir rektörün bir dekanın gerici, yobaz söylemleri gündem olmasın. Pandemi sürecinde online ders sırasında akademisyen bozuntularının “biz de kızları görüyoruz de mi” gibi zırvalarla kadın öğrencilere karşı sapkın bilinçaltlarını açığa vurdukları videolar yakın zamanda yayınlanmadı mı? Osmangazi Üniversitesi’nde bir akademisyenin 4 akademisyeni hayattan kopardığı katliam hafızalarımızda. Osmangazi Üniversitesi’nde görevden atılan, Selçuk Üniversitesi’nden KHK ile ihraç edilen Nuriye Gülmen’in işine bunlar gibi akademisyen müsveddesi olmayı reddettiği için son verilmemiş miydi?

Nuriye Gülmen bugün tutsak…

Küçük yaştaki çocukların tacize-tecavüze uğradığı haberlerini hangi gün duymuyoruz? Tarikatlara teslim edilen ve hayatları karartılan yavrularımıza daha önceleri kim sahip çıkıyor, kim kol kanat geriyordu? Birer birer KHK ile ihraç etmediler mi aydın öğretmenleri? İlkokul 1. sınıfa giden öğrencilerini ders saatinde alıp okulun yanındaki camiye namaza götüren, bilimsel hiçbir bilgi vermeden öğretmenlik yapmaya soyunan andaval, benim okulumda hala bu işe devam ediyorken ben neden ihraç ediliyorum?

Acun Karadağ şimdi tutsak…

Bugün Nazan Bozkurt’un hepimizin üyesi olduğu KESK gibi kuruluşunda devrimci pratik sergilemiş bir sendikaya bağlı Büro Emekçileri Sendikası (BES) üyeliğinden ihraç edildiğini öğrendim. Hatırlarsanız üyelerine sahip çıkmayan, sendikaya kapanıp çay-çorba içip “mış” gibi yapan KESK yönetimini eleştirdiğimiz için yöneticiler ve “adamları” tarafından kendi sendikamızın içinde fiili saldırıya uğramış Süleyman Soylu’nun “gizli talimatıyla direnişçiler hakkında ihraç kararı alınmıştı. İş güvencemize saldırılara karşı eylem yapması, mücadele vermesi gereken sendikamız yönetimi keyif yapıp yatarken bu mücadeleyi üyeleri olarak bizler veriyorduk.

Nazan Bozkurt’un bu mücadelede bir polisin attığı yumrukla elmacık kemiği kırılmıştı. Nazan neredeyse gözünü kaybedecekti ameliyatla protez elmacık kemiği takılarak kurtarılmıştı gözü. Bu Nazan’ın ödediği bedellerden sadece biriydi.

Nazan 22 Ağustos’tan beri de tutuklu. Sadece “işimi geri istiyorum” dediği için AKP’nin ödettiği bedellere, sendikamızın devrimci mirası üzerinde tepinen iktidar “gölge” ortağı bir zihniyet de bedel ödetmiş oluyor Nazan’ı ihraç ederek. İktidarın KHK ile ihraç ettiği ve direndiği için tutuklattığı bir direnişçinin, iktidarın tehditlerine teslim olanlarca üyelikten de ihraç edilmesi en hafif deyimle alçaklıktır.

Bu vesileyle söyleyelim ki “ İşimizi Geri İstiyoruz” sloganının içinde, işçi ve emekçilerin iş güvencesine de ancak bizler gibi direnenlerin sahip çıkabileceği gerçeği vardır. Mücadele ederken tutuklanmış üyesini ihraç eden teslimiyetçilerin bizi ancak sermayenin önüne atacağı gerçeği vardır.

Bu teslimiyetçi zihniyeti teşhir edip, ezip geçmedikçe de işçi ve emekçinin kurtuluşunun olmadığı gerçeği vardır. Bizler 4 yıldır AKP’ye rağmen direniyorken bu alçak zihniyete karşı da direniyoruz.

Nazan Bozkurt şimdi tutsak…

Mahmut Konuk 65 yaşına yaklaşmış bir sağlık emekçisi. Ömrü sendikal mücadelede geçmiş. İhraç ediliyor ama bazılarının yaptığı gibi sendika MYK’sına seçileyim, maaşımı oradan alır yan gelir yatarım demiyor. Kronik astım ve diyabet hastalığına; polislerin yaşına bile hürmet göstermeyen tavırlarına, tartaklamalarına rağmen direniyor. Oysa bir sağlıkçı olarak pandemi sürecinde kaç hayat kurtarabilirdi.

Mahmut Konuk şimdi tutsak…

Hapishaneye getirildiğimizden beri Sözcü ve Cumhuriyet gazetelerini okuyoruz. (Evrensel Gazetesi istedik Şebnem Korur Fincancı’nın yazılarını takip edebilmek için ancak “Bünyan bayisinde yok” bahanesiyle vermedi idare!) Sözcü Gazetesi’ndeki bir haberde “Yargıdan Yine Çifte Standart” başlıklı bir haberde gazete yazarlarına açılan tazminat davalarında ceza verildiği buna karşın yazarların açtığı hakaret davalarının reddedildiği yazıyordu.

4 yıldır devam eden direnişimiz sırasında Sabah, Akşam gibi gazetemsilerin bizler hakkında yaptırdığı yalan ve iftira haberlerine takipsizlik kararları verildi. Hakaret ve küfür eden, işkence yapan polisler hakkındaki suç duyurularımıza ise valilik tarafından soruşturma izni verilmedi. OHAL sürecinden beri halkın “sırayla” gördüğü, uğradığı, hak ihlallerinin tamamına biz 4 yıl boyunca maruz kaldık. Adil yargılanma hakkından, anayasal eylem hakkımızın her gün engellemesine kadar, haksız gözaltılardan, haksız adli kontrol tedbirlerine kadar… Bugün tutuklu olmamız bu iktidarın bizlere karşı işlediği son suçtur ama ilk değil…

Bugün işçilere yönelik kölece tasarı yasa maddelerinin dördünün geri çekildiğini duyuruyor haber kanalları. Ve bunu hükümetle görüşen Türk-iş, Hak-iş gibi sarı sendika yöneticilerinin başarısı gibi gösteriyorlar. Bunu ne 1 gün eylem yaptıklarında tartaklanma görüntüleri televizyonda gösterilen DİSK yöneticileri ne de bu sermaye ortağı sarı sendikalar başarmıştır. Bunu başaran 4 yıldır sokakta bugün hapishanede direnen KHK direnişçileri, saldırılara rağmen yollarda yürüyen Bağımsız Maden İş üyesi, Soma ve Ermenek madencileri, direne direne işlerini geri alan Aydın Efeleri, Mahir Kılıç, Türkan Albayrak ve Melik Şahin gibi işçilerdir. Bu iktidar ve iktidar ortağı sermaye, şov amaçlı eylemlerden, sarı sendikalardan korkmaz, geri adım atmaz.

Ancak gerçek, ısrarcı ve halkla bütünleşen direnişlerden korkar. Eğer en küçük bir geri adım atıyorlarsa bu, halktaki, işçi ve emekçilerdeki patlama noktasına gelen öfke ve bu öfkeyi harekete geçirme potansiyeli olan direnişlerdendir. İktidarın en sıkıştığı noktada tutuklamaların art arda gelmesinin, sosyal medyada yazılanların bile bir örgüt çuvalına konularak tutuklanma nedeni sayılması tam da bundandır. Korku… Ve onları korkutanlar asla şovmenler değildir. Direnme potansiyeline sahip işçiler- emekçilerdir.

Ne mutlu bizlere ki 4 yıldır direniyoruz ve ne mutlu bizlere ki adaletin sağlanması uğruna susmadığımız için tutuklandık. Eğer vatanımız bu sömürüden, bu gericilikten kurtulamayacaksa 40 yıl daha direnebileceğimizden kimsenin kuşkusu olmasın.

“Mesele tutsak olmakta değil, teslim olmamakta.” Bu nedenle bizi tanıyan, bilen, duyan, merak eden destekçilerimize ve okuyuculara seslenmek istiyorum. Haklarınız, hayalleriniz, çocuklarınız, geleceğiniz ve topraklarımız için tutuklanmayı, aç kalmayı göze almazsanız bunların hepsini kaybedeceksiniz. Ve göze aldığınız her bir değer için A sendikasına B partisine değil önce kendinize güveneceksiniz. Siz samimiyseniz ve bedel ödüyorsanız bu halk sizi görecektir. Halkın gözüne ve sözüne güvenin, teslim olmayın!

Haydari Kampı kitabında Themos Kornaros diyordu ki “Dışarı çıkacak arkadaşlarımızla –angaryalarla- dışarıdaki kardeşlerimize nasıl bir haber uçuralım? Savaşı bırakmalarını, istilacı Almanları öldürmemelerini, mütareke istemelerini, bizleri kurtarmak için yurdu satmalarını mı yoksa hiçbir uzlaşmaya varmadan savaşmalarını, bizi yok bilmelerini mi bildirelim?”

Bu bölümü okuyunca düşündüm; eğer hain değilsek, sorunun cevabı açık…

Ben de “canım direniş dostlarına” diyorum ki yurdumuzu satmayın. Bizi yok bilin. Savaşmaya devam edin!”

Umutla, dirençle…

Acun Karadağ

Nam-ı diğer Acun Öğretmen

11 Kasım 2020, Bünyan 

Çankaya İl Sağlık Müdürlüğü’nden ihraç edilen Mahmut Konuk ve Acun Karadağ.

Acun Karadağ ve Merve Demirel

Acun, Alev ve Nazan’dan haber var: Sloganlarımız size ulaşıyor mu?

 

BOLD ÖZEL

9 aylık Saime bebeğin annesi ve babası tutuklandı

Ankara’da dün akşam saatlerinde gözaltına alınan Yasemin-Kasım Melizci, bugün görülen mahkemeden sonra tutuklandı. Bebeğiyle karantina hücresinde kalacak olan Yasemin Melizci 15 gün telefon ve kapalı görüş yapamayacak.

BOLD ÖZEL – Yine çekirdek bir aile hapse gönderildi. Dün akşam 20.00 sularında 9 aylık bebekleri Saime ile birlikte gözaltına alınan Yasemin-Kasım Melizci bugün tutuklandı. Dün geceyi Etimesgut Emniyet Müdürlüğünde geçiren Yasemin Melizci avukatıyla da görüştürülmemişti.

Melizci çiftinin gözaltına alınmasını Twitter hesabından duyuran HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Bir bebek daha mı cezaevine girecek? Yasemin-Kasım Melizci çifti dün akşam saat 20.00 civarlarında Ankara’da 9 aylık bebekleriyle gözaltına alındı. 9 aylık Saime dün geceyi annesiyle birlikte Etimesgut’taki bir nezarethanede geçirdi. Çorum’a göndereceklermiş” dedi.

Cemaat soruşturmaları kapsamında haklarında arama kararı bulunan hemşire Yasemin Melizci (29) ve eşi Kasım Melizci’nin (32) mesajlaşma programı Bylock kullandıkları iddiasıyla ve tanık ifadelerine dayanılarak gözaltına alındıkları öğrenildi.

Saime bebek, annesi ve babasıyla, Ankara Batı Adliyesinde. 21 Ocak 2021.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

“O peçeteye isimlerimizi değil umutlarımızı yazdık”

Bir kağıt mendile isimlerini ve yaşadıkları sıkıntıları yazan Şanlıurfa 2 Nolu Cezaevindeki tutuklu 12 kadının hikayesini, aynı cezaevinden bir süre önce tahliye olan öğretmen Bold Medya’ya anlattı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Şanlıurfa 2 Nolu Kapalı Cezaevinde kalan bir ev hanımı, bir diş hekimi ve 10 öğretmen, sosyal medyada oluşan tepkiler nedeniyle 28 Eylül 2019’da tahliye edilen Ahmet bebeğinin annesinin avucuna bir kağıt peçete sıkıştırdı. 12 kadın, bir cümleyle sıkıntısını peçeteye yazdı.

Kimi kalp krizi geçirmiş, kimi bipolar bozukluğu yaşıyor, kimi ölüm tehlikesi atlatmış kimi de vertigo hastalığıyla mücadele ediyordu. Hepsinin çocukları vardı. Aileleri uzak şehirlerde olanlar aylardır çocuklarını görememişti. Bazıları bakacak kimsesi olmadığı için çocuğunu yanına almak zorunda kalmıştı. Tahliye olan arkadaşlarına “İmkanın olursa duyur sesimizi” diyebilmişlerdi.

Bold Medya’nın 1,5 yıl önce gündeme getirdiği o peçetede adı yazılan kadınlardan biri (güvenlik gerekçesiyle adının açıklanmasını istemedi) kısa bir süre önce tahliye oldu.

İşte o kadın, Bold Medya’ya ulaşıp hem seslerini duyuran herkese teşekkür etti hem de peçeteyi hangi şartlar altında yazdıklarını anlattı.

Suda eriyip gidebilecek bir kağıt parçasına isimlerini değil aslında umutlarını yazdıkları söyleyen öğretmen, peçete sosyal medyada gündem olduktan sonra cezaevi yönetiminin kendileriyle ilgilendiğini, müfettiş bile geldiğini söyledi.

TWEET OLUP UÇAN O PEÇETENİN HİKAYESİ

İşte o öğretmenin kaleminden, cezaevinden sesini duyurmaya çalışan 12 kadının hikayesi…

“Bir şehri ikiye bir nehir, bir uykuyu ikiye bir sevda böler.” Bu sözü ilk duyduğumda çok beğenmiştim. Yıllar sonra bir gün öğrencilerime sordum. Sizce, “Bir uykuyu ikiye bir sevda böler ne demek?” diye. Anlattılar birer birer uykuları bölen sevdaları: “Aşıksa, çok aşıksa sevdiğini düşünmekten gözüne uyku girmez, bölünür durur uykular” dedi biri. Diğeri; “Anne mışıl mışıl uykusundan yavrusunun ağlayan sesiyle fırlar yatağından, bu bir sevdadır” dedi. Ne de güzel söyledi.

Bir derdin ağırlığı altında inleyip eziliyorsa biri, paylaşıp azaltmak için yükünü tereddütsüz arayacağı dostları vardır. Oflamadan zevkle kaygıyla böler uykularını, adı bence sevdadır. Evet doğru, başka? “Tatlı uykuların koynundayken alem gecenin karanlığına tezat seccadesinin başında Rabbine yolladığı dualarla aydınlatır ruhunu, Allah’a sevdasıdır bölen uykusunu” “Hasretse sevdiklerine uyku tutmaz ki zaten” Hepsi de ne güzel cevaplardı öyle.

Bunu neden anlattım biliyor musunuz? Bütün sevdaların aynı anda yaşandığı başka bir yer var mıdır bilmiyorum. “Kadınlar Koğuşu.” Çaresizliğin dibini sıyırırken sevdaların her çeşidine ev sahipliği yapan dört duvar arası. Ve işte burada bazen öyle acılar hasretler yaşanır ki diğerleri kendisininkini rafa kaldırır bir süreliğine.

“30 GÜNLÜK AHMET BEBEĞİN KOĞUŞA GELDİĞİ GÜNÜ UNUTAMAM”

O anlardan biriydi 30 günlük Ahmet bebeğin koğuşa gelişi. Henüz kırkı bile çıkmamış bebek… O atmosferi hiçbir zaman unutamam. Bütün koğuş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Gözyaşları içerisinde Allah’ım daha minicik bunu nasıl yaparlar diye inliyorlardı. Koğuşumuzun 31. kişisiydi bebek.

Bebeğin annesi de çok saf ve temiz bir insandı. Ve o kadar çaresizdi ki… Bebek sürekli ağlıyor. Her yer tıklım tıklım. Yerde yatıyorlar. Annenin kimseye derdini anlatacak, hakkını arayacak vakti yoktu. Ahmet ile ilgilenmek zorundaydı. Kendisinin izniyle durumlarını hemen Ömer beye yazdık. Bir çare bulurlar diye düşündük. Ömer bey bize cevap verdi, ilgileniyoruz diye… Şu an bunları anlatırken bile gözlerim doluyor. O bebekle orada olmak bizim için de çok farklıydı.

Günlerce bu hüzün devam etti, ama hep hem annenin hem bebeğin etrafında pervane olduk. Hatta (her yörenin adeti farklı olabilir) bebeğin kırkını çıkartmıştık, tebessüm ettiren bir anıdır: Bebeğin karakter olarak kime benzemesi isteniyorsa o kişiye kırk kaşık su saydırılır ve o suyla bebek duş aldırılır. Erkek çocuk olduğu için elbette bir erkeğe saydırılması gerekirdi ama biz de içimizdeki en yiğit, en mübarek, bekar genç kızımıza saydırmıştık suyu.

Günler geçtikçe anne ve bebeğin durumu sosyal medyada gündem olduğunu duyduğumuzda, çıkacaklarına inanmıştık. Ve nitekim öyle oldu. Öyle mutlu olmuştuk ki, anlatılamaz. Herkes Ahmet bebekten bir hatıra aldı kendine çorap, emzik, mendil…

Ahmet bebek ve annesine cezaevi yönetimi tarafından verilen tutuklu kimliği. Koğuştaki kadınlardan biri Ahmet bebeğin ve annesinin birlikte çekilmiş fotoğrafından hazırlanan bu kimliği görünce etkilenip böyle bir çizim yapmış.

“KOĞUŞ REVİR GİBİYDİ, ÇOK ZOR DURUMDA OLANLAR VARDI”

Ve siyah çöp poşetine doldurulurken eşyalar, bir kağıt dahi bulamayacak kadar acelemiz vardı. Bir peçeteye isimlerimizi yazarak eline tutuşturduk annenin. “İmkanın olursa duyur sesimizi” diye. Zira koğuş bir revir gibiydi adeta, çok zor durumda olanlar vardı. Her türlü umut kırıntısına küçücük bir ışığa dahi ihtiyacı vardı insanların.

Kalp krizi geçiren Özlem hanım ağır panik atak hastasıydı. Bir tencere kapağı düşünce bile kendine gelemiyordu. Hepimiz başına toplanıp rahatlatmaya çalışıyorduk. Vertigo hastası Fatma hanımın durumu çok vahimdi. Sayım yapılırken dahi elimizde kalıyordu. Bir keresinde merdiven başında tuttuk. Neredeyse yukarıdan aşağıya yuvarlanacaktı. Üç çocuk sahibi Nilgün hanım, dayanamayıp kapıları yumrukluyordu. Pembe hanım bipolar bozukluk hastasıydı. Ağır ilaçlar kullanıyordu. Eşi de tutukluydu ve iki çocukları vardı. Asiye hanımın, Leyla hanımın, Handan hanımın ikişer, üçer çocukları vardı. Kiminin ailesi uzak şehirdeydi, çocuklarını göremiyorlardı… İsimlerin hepsini yetiştiremedik. Tahliye olan arkadaş bir taraftan eşyalarını hazırlıyordu. Biz de bir taraftan peçeteye yazıyoruz ama ismi unutulanlar vardı. Çok kalabalıktık.

“9 AYLIKKEN HAPSE GİREN MİNİK ZEYNEP 3 YAŞINI GEÇMİŞTİ”

Bir de 9 aylıkken içeri giren minik Zeynep’imiz vardı. 3 yaşını geçmişti içerde. Bir gece annesini sayıklarken duymuştum. Gerçi hemen her gece sayıklardı. “Yağmuuur ne güzel yağıyorsun sen yağmur” diyordu. Bir kadın yağmurla niye konuşurdu ki… Ertesi gün sordum, verdiği cevap: “Kızımı oynatacak bir şey bulamıyorum, bazen onunla yağmuru konuşturuyorum ya da bulutları, kuşları, rüzgarı…” Anlamıştım. Sonrasında defalarca şahit oldum kucağına alıp kızını “Bak Zeynep yıldızlar ne diyor” diye konuştuklarını, minik Zeynep’in bulutlarla selam yolladığını kardeşlerine. Yazarken bile tüylerim ürperiyor.

Zeynep de sayıklardı. “Anne çekpas, anne çekpas diyordu bir gece. Muhtemelen rüyasında ranzanın altına kaçan topunu çekpasla çıkarması gerekiyordu. Çünkü bütün oyunları böyleydi. Şimdi rüyalarımda en çok Zeynep’i görüyorum, sıkı sıkı sarılıyor bana. Mahzun bakıyor gözleri ne zaman der gibi. Ben onu orada bırakıp ayrılırken kuşlara sesleniyordu o, “Kuşlar haydi gelin mama saatiii…”

Bir peçeteye isimlerimizi değil aslında umutlarımızı yazdık. Dualarla, ızdıraplarla, hasretlerle, acılarla örülü hikayeler yazdık. Günler sonra bizim minik peçetemizin kuş olup Twitter’a konduğunu duyunca em çok şaşırdık hem de çok sevindik. Öyle ki, bu mevzu duyuldukça bize olumlu yansımalarını da görmeye başladık. Cezaevi müdürü ziyaretimize gelerek ihtiyaçlarımızı soruyordu. Müfettiş bile geldi. Şartlarımız daha iyi hale getirildi. Bebeği olmayan ve tedavi gören bir kadın vardı. Ona bile “bebek tedavisine burada devam edebilirsiniz” dediler. Cezaevi şartlarında böyle bir tedavi nasıl yapayım diye istemedi.

“KENDİMİ BANYOYA KAPATIP HIÇKIRARAK AĞLADIĞIM ZAMANLARI BİLİYORUM”

Beş yıldır içeride, dışarıda çok büyük sıkıtınlar çektik. Ben kayınvalidemlerle yaşamak zorunda kaldım. Maddi anlamda çalışamıyorsun. İçeride ayrı bir garabet, ayrı bir sıkıntı. Ağlayacak yer bulamıyorsun. Kendimi banyoya kapatıp hıçkıra hıçkıra ağladığımı biliyorum. 28 kişinin yemeği, bulaşığı, sıraya koymuşlar, çok ağırdı.

Cezaevinden çıktıktan sonra bir kişi bile içeride ne yaşadın, ne oldu, ne bitti diye sormadı. Çıplak arama Türkiye’de gündem olunca ben de başımdan geçeni gazetecilere yazdım. İnanın kendimi o kadar rahatlamış hissettim ki… Eşinle telefonla konuşuyorsun bir şey anlatamıyorsun, ailene anlatamıyorsun, kimseye derdini anlatamıyorsun… O kadar kasılmışız ki. O küçücük mesaj beni rahatlattı.

“TELEFONDA KONUŞURKEN BEN AĞLARDIM, GARDİYANLAR AĞLARDI”

Annem benim cezaevinde olduğumu bilmiyordu. Telefonda konuşurken ben ağlardım, gardiyanlar ağlardı. “Anne iyiyim” derdim. “Çocuklar ne yapıyor kızım” derdi. “Yanımda oynuyorlar” derdim. Vertigo hastasıydı. “Anne sakın sen beni arama, az arayacağım ama ben sesi arayacağım” diyordum. “Başkasının numarasından arıyorum derdim, 10 dakika sonra kapatmam lazım” derdim.

Bir hafta annemle, bir hafta çocuklarıma, bir hafta eşimle konuşuyordum. Birine sıra gelene kadar bir ay geçiyordu. Her telefon konuşması ağlamakla geçiyordu. Hala rüyalarımda beni götürüyorlar zannediyorum. Hala koğuştaki arkadaşlarla o atmosferin içerisindeyim.

Yaşadıklarımızın, hissettiklerimizin duyulmasını çok isterim. Çocuklarıma yazdığım ama gönderemediğim mektuplar var. Onların herkes tarafından okunmasına çok isterim. Bu aslında bütün kadınlar için geçerli. Anlatsalar belki rahatlayacaklar ama bazıları da anlatarak acımı tazelemek istemiyorum diyor.

Ne diyebilirim hiçbir şey olmasa dahi, hiçbir neticesi, yüzlerce insanın duasını almak bile bizim için o kadar özel, o kadar unutulmaz ki, minnet duyduğumuzu, dualarımıza her gün bütün güzel yürekleri ortak ettiğimizi demesem bunları bilmeseniz olmayacaktı. Teşekkür ederiz.

Türkiye’deki adaletin durumunu özetleyen belge: Çığlıklarını peçeteyle duyurdular

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Brezilyalıların gözünden Çin aşısı: Umut mu rant mı?

Fatih Akalan, Türkiye’de Çin aşısına karşı insanların güvenini kazanmaya yönelik kampanyalar yürütülürken, etki alanı yüzde 50 açıklanmasına rağmen aşıya kullanım onayı veren Brezilya’daki son durumu ülkede yaşayanlarla Türklerle konuştu.

BOLD  – Türkiye’de de kullanım onayı alan Çinli aşı firması Sinovac’ın adı Brezilya’da skandallarla anılıyor. Firma CoronaVac aşısına kullanım onayı alabilmek için rüşvet vermekle suçlanıyor. Son yapılan deneylere göre de aşının etki alanı sadece yüzde 50,38 olarak açıklandı.

Gazeteci Fatih Akalan, Endonezya, Türkiye ve Brezilya’da kullanılmaya başlanan, tartışmaların odağındaki Çinli Sinovac’ın ürettiği CoronaVac’ı Brezilya’da yaşayan Türklere sordu.

7 yıldır Latin Amerika ülkesinde bulunan Fatih Sarıbaş buradaki son durumu ve Brezilyalıların aşıya olan ilgisini anlattı.

Yaklaşık 200 milyon nüfusa sahip Brezilya’da koronavirüs vakalarının dünyanın geri kalanından bir tık ileride olduğunu söyleyen Sarıbaş, aşının artık evde kalmak istemeyen Brezilyalıların son umut olarak görüldüğünü anlattı.

Aşı olayının Brezilya’da politikleştiğini vurgulayan Sarıbaş, muhalefet ile iktidar arasındaki, adı rüşvet skandallarına da karışan Sinovac polemiklerine de değindi.

Okumaya devam et

Popular