Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Kaçırılan KHK’lı Küçüközyiğit’in kızı dilekçe verecek devlet arıyor

KHK’lı Galip Küçüközyiğit’in 29 Aralık’ta kaçırılmasıyla ilgili Kocaeli Cumhuriyet Savcılığı ve Emniyeti kızının yapmak istediği kayıp başvurusu dilekçesini almayı reddetti.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD – Türkiye 2020’ye ağır hak ihlalleriyle girdi. Geçmişte bürokraside üst düzey görevler alan, daha sonrasında Gülen Hareketi’yle ilişkili olduğu gerekçesiyle görevine son verilen Hüseyin Galip Küçüközyiğit’in devlet güçleri tarafından zorla kaybedildiği bildiriliyor. Nursena Küçüközyiğit, babasının 29 Aralık 2020’de kaçırıldığına ilişkin Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı ve Emniyet Kayıp Bürosu’na yapmak istediği başvuru kabul edilmedi. Bütün gün Emniyet, Karakol ve Savcılık arasında gidip gelen Nursena Küçüközyiğit, babasının kayıp olduğu ve kaçırılmış olabileceğine ilişkin başvurusunu alacak devlet görevlisi bulamadı.

İnsan hakları savunucusu ve HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na göre tartışmalı 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Türkiye’de artan insan hakları ihlallerinden en ağırı zorla kaybedilme olayları. Gergerlioğlu’nu bu düşünceye iten şey, kaçırıldıktan aylar sonra ortaya çıkanların anlatımları. Sistematik ve ağır işkenceden geçirilenlerden bir kısmı yaşadıklarını mahkeme süreçlerinde anlattılar. Kurbanlar Milli İstihbarat Teşkilatı(MİT) tarafından kaçırıldıklarını ve Ankara’da aylarca işkenceden geçirildikten sonra, yaralarının iyileşmesinin beklendiği ve ardından polise teslim edildiklerini söylüyor. 15 Temmuz’dan sonra kaçırılan 30 kişiden üçü hala kayıp.
Hüseyin Galip Küçüközyiğit, 15 Temmuz sonrası görevinden ihraç edilen 150 bin kişiden biriydi. Bürokraside üst düzey görevlerde bulunan Küçüközyiğit, Avrupa Birliği ve Hukuk birimlerinde çalıştı. 2016 yılı Ağustos ayında görevine son verildiğinde Başbakanlık’ta hukuk müşaviriydi.

KIZI: YILBAŞI PLANI YAPTIK

29 Aralık saat 15:30’da tıp fakültesi 3. sınıf öğrencisi kızı Nursena Küçüközyiğit’le telefonda görüşerek yılbaşı için planlama yaptılar. Küçüközyiğit’in çalışma arkadaşları kendisini son gören kişiler oldu. Saat 16:00 civarında Ankara Gölbaşı’ndaki bir arkadaşını ziyaret etmek için Ankara Maltepe Camii’nin karşısındaki ofisinden 34 FNF28 plakalı Mazda 323 model aracıyla Gölbaşı’na doğru gitmek için çalışma arkadaşlarından ayrıldı. 16:20’de cep telefonu son kez sinyal verdi.

Nursena Küçüközyiğit, babasının kamudaki görevinden ihraç edildikten sonra uzun süre işsiz kaldığını, Gülen Hareketi’yle ilişkili olduğu gerekçesiyle de 6 ay tutuklu kaldığını anlatıyor. Tahliye edildikten sonra kendisi gibi kamudan ihraç edilen kişilere hukuk danışmanlığı verdiğini belirten Nursena Küçüközyiğit’e göre babası bu sebeple kaçırılmış olabilir.
15 Temmuz sonrası gerçekleşen kaçırılma olayları Türkiye’de “Siyah Transporter vakaları” olarak biliniyor. Kaçırılanlardan pekçoğunun ailesi kendi imkanlarıyla topladıkları güvenlik kamerası görüntülerini polise teslim ettiler. Görüntülerin neredeyse tamamında Volkswagen Transporter marka siyah bir panelvan minibüsün kullanıldığı görülüyordu. Adlandırma bu sebeple yapıldı.
Nursena, babasının da bir Siyah Transporter kurbanı olduğunu düşünüyor ve aylarca işkence görebileceği için endişeli. 15 yaşında bir kız kardeşi olduğunu ve yaşananlardan çok endişeli olduklarını anlatan Nursena, olayla ilgili polise ve savcılığa suç duyurusunda bulunduklarını söylüyor. İnsan Hakları Derneği, Birleşmiş Milletler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de başvuracaklarını anlatan Nursena, babasının parlak bir kariyeri olduğunu, hiçbir suça karışmadığını ısrarla belirtiyor.
Babasının kaçırılışıyla ilgili tüm detayları @NeredeBabam twitter hesabından duyurmaya çalışan Nursena, babasının geçmişte kaçırılıp ayarca haber alınamayan insanlardan bahsettiğini ancak, hukukçu olması nedeniyle bu konuları bilmesinin normal olduğunu düşünerek üzerinde durmadıklarını anlatıyor. Kaçırılanların yaşadıklarının dehşet verici olduğunu anlatan Nursena, okumaya dahi dayanamadığını belirtiyor.

POLİS: BİLGİ VEREMEYİZ

Nursena polisi defalarca aradığını ancak “bilgi veremeyiz” cevabıyla karşılaştığını söylüyor. Yakınları kaçırılan diğer aileler de, polisin olayın “Siyah Transporter vakası” olduğunu anladığında, bilgi vermekten kaçındığını ve delil toplamaktan vazgeçtiğini anlatıyorlar. 6 Ağustos 2019’da kaçırılan Yusuf Bilge Tunç’un ailesi, araçta parmak izi tespiti için üç ay boyunca uğraşmış ancak polis ve savcı, parmak izi aramasını yapmamıştı. Birleşmiş Milletler Zorla Kaybedilmeye Karşı Komite, kaçırılanlarla ilgili Türkiye’den istediği savunmada, delillerin toplanmamasına özel olarak vurgu yaptı.
Almanya’da sürgünde yaşayan Gazeteci Can Dündar, kaçırılma olayıyla ilgili devlet yetkililerinin suskunluğunu, failin kendileri olmasıyla açıklıyor. Dündar, “biz kaçırdık diyemedikleri için suskunlar” dedi.

BAŞVURU DİLEKÇESİ BİLE ALINMIYOR

Nursena, hafta sonu devam eden sokağa çıkma yasağının ardından Pazartesi sabahı Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı’na giderek babasının kayıp olduğu ve kaçırılmış olabileceğiyle ilgili dilekçe vermek istedi. Ancak dilekçe Savcılık müracaat bürosundaki görevliler tarafından, “devlet işi gücü bırakıp senin babanı mı arayacak” diyerek alınmadı. Ardından Kocaeli Emniyeti Kayıp Burosu’nda ise “Baban yurtdışına gitmiştir.” denilerek benzer şekilde başvuru alınmayınca, ilk başvurunun yapıldığı karakola gittiğini söyleyen Nursena, burada verdiği dilekçenin de henüz savcılığa gönderilmediğini öğrendi. Karakolda babasının güncel telefonu yerine 10 yıl önce kullandığı eski telefonunun kayda girildiğini belirten Nursena, şu an için çok önemli olan cep telefonu sinyal takip bilgilerinin de bu sebeple toplanmadığını belirtti.

PARLAK BİR BÜROKRATTI

Hüseyin Galip Küçüközyiğit Türkiye’nin en prestijli hukuk fakültesi olarak bilinen Ankara Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra Almanya’da mastır yaptı ve ardından Ulusal Ajans’ta Avrupa Birliği Koordinatörü görevine getirildi. Bürokrasinin üst düzey kademelerinde görev yapan Küçüközyiğit, son olarak Başbakanlık’ta görevliydi. 15 Temmuz’un ardından Gülen Hareketi’yle ilişkili olduğu gerekçesiyle kamu görevinden çıkartılan yaklaşık 150 bin kişiden biri oldu. Geçirdiği soruşturmada 6 ay tutuklu kalan Küçüközyiğit, tahliye olmasının ardından, kendisi gibi görevinden ihraç edilenlere hukuk danışmanlığı veren bir ofis kurdu.

MİT’İN İŞKENCE MERKEZİ: ÇİFTLİK

Bugüne kadar kaçırılanların verdiği bilgilere göre, siyah Transporter’la kaçırılanlar MİT’in Çiftlik olarak tabir edilen Özel Operasyonlar Merkezi’ne götürülüyorlar. 2016 ve 2017’de kaçırılanlardan bir kısmı, “Çiftlik”e götürülmeden önce birkaç ay Ankara Yenimahalle’deki MİT’in merkez karargahında tutuldular ve ardından Çiftlik’e götürüldüler. Özel Operasyonlar Merkezi, 15 Temmuz’dan kısa süre önce yenilendi ve bu merkezde Gülen Hareketi üyelerinin yanı sıra Suriye’den getirilen bazı Kürtlerin de işkence gördüğü belirtiliyor.
Kaçırılan iki isim Ayten Öztürk ve Zabit Kişi ise yurt dışından kaçırıldıkları için MİT’in Yurt Dışı Operasyonlar Birimi tarafından farklı bir yere götürüldüler. Ankara Esenboğa Havalimanı yolunda Saray Tesisleri olarak bilinen yerdeki MİT’in yerleşkesinde bulunan merkezde Zabit Kişi ve Ayten Öztürk ağır işkence gördü.
Kaçırılanlardan, Zabit Kişi, Ayten Öztürk, Gökhan Türkmen, Yasin Ugan, Mesut Geçer, Önder Asan ve Ümit Horzum yaşadıklarını aylarca süren sistematik işkenceyi mahkeme huzurunda anlattılar. Anlatımlar resmi mahkeme tutanaklarına geçti.

KAÇIRILANLAR

Kaçırılan kişilerin çoğundan aylarca haber alınamazken, bazıları aylar sonra Emniyet’e yasa dışı biçimde teslim edildi. Tamamı aylarca ağır işkence gördüklerini beyan ettiler. Kaçırılan kişilerden bazılarından ise bir daha haber alınamadı. Sunay Elmas, Ayhan Oran ve Yusuf Bilge Tunç halen kayıp. Son olarak buna Hüsüyin Galip Küçközyiğit de eklendi.

Sunay Elmas(27 Ocak 2016), Ayhan Oran (1 Kasım 2016). Mustafa Özgür Gültekin (21 Aralık 2016), Durmuş Ali Çetin(17 Mayıs 2017), Hüseyin Kötüce (28 Şubat 2017), Mesut Geçer (26 Mart 2017), Turgut Çapan (31 Mart 2017), Önder Asan(1 Nisan 2017) Cengiz Usta(4 Nisan 2017), Mustafa Özben(9 Mayıs 2017), Fatih Kılıç(14 Mayıs 2017), Cemil Koçak (5 Haziran 2017), Murat Okumuş(16 Haziran 2017), Enver Kılıç (30 Eylül 2017), Zabit Kişi (30 Eylül 2017), Hıdır Çelik (6 Aralık 2017), Ümit Horzum (6 Aralık 2017), Ayten Öztürk (13 Mart 2018), Orcun Şenyücel (21 Nisan 2018), Hasan Kala(20 Temmuz 2018), Fahri Mert(12 Ağustos 2018), Ahmet Ertürk(16 Kasım 2018), Gökhan Türkmen (7 Şubat 2019), Yasin Ugan(12 Şubat 2019), Özgür Kaya(12 Şubat 2019), Erkan Irmak(16 Şubat 2019), Mustafa Yılmaz(18 Şubat 2019), Salim Zeybek(20 Şubat 2019), Yusuf Bilge Tunç (6 Ağustos 2019), Hüseyin Galip Küçüközyiğit (29 Aralık 2019)

Bay Matruşka: Doğu Perinçek

BOLD ÖZEL

9 aylık Saime bebeğin annesi ve babası tutuklandı

Ankara’da dün akşam saatlerinde gözaltına alınan Yasemin-Kasım Melizci, bugün görülen mahkemeden sonra tutuklandı. Bebeğiyle karantina hücresinde kalacak olan Yasemin Melizci 15 gün telefon ve kapalı görüş yapamayacak.

BOLD ÖZEL – Yine çekirdek bir aile hapse gönderildi. Dün akşam 20.00 sularında 9 aylık bebekleri Saime ile birlikte gözaltına alınan Yasemin-Kasım Melizci bugün tutuklandı. Dün geceyi Etimesgut Emniyet Müdürlüğünde geçiren Yasemin Melizci avukatıyla da görüştürülmemişti.

Melizci çiftinin gözaltına alınmasını Twitter hesabından duyuran HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Bir bebek daha mı cezaevine girecek? Yasemin-Kasım Melizci çifti dün akşam saat 20.00 civarlarında Ankara’da 9 aylık bebekleriyle gözaltına alındı. 9 aylık Saime dün geceyi annesiyle birlikte Etimesgut’taki bir nezarethanede geçirdi. Çorum’a göndereceklermiş” dedi.

Cemaat soruşturmaları kapsamında haklarında arama kararı bulunan hemşire Yasemin Melizci (29) ve eşi Kasım Melizci’nin (32) mesajlaşma programı Bylock kullandıkları iddiasıyla ve tanık ifadelerine dayanılarak gözaltına alındıkları öğrenildi.

Saime bebek, annesi ve babasıyla, Ankara Batı Adliyesinde. 21 Ocak 2021.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

“O peçeteye isimlerimizi değil umutlarımızı yazdık”

Bir kağıt mendile isimlerini ve yaşadıkları sıkıntıları yazan Şanlıurfa 2 Nolu Cezaevindeki tutuklu 12 kadının hikayesini, aynı cezaevinden bir süre önce tahliye olan öğretmen Bold Medya’ya anlattı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Şanlıurfa 2 Nolu Kapalı Cezaevinde kalan bir ev hanımı, bir diş hekimi ve 10 öğretmen, sosyal medyada oluşan tepkiler nedeniyle 28 Eylül 2019’da tahliye edilen Ahmet bebeğinin annesinin avucuna bir kağıt peçete sıkıştırdı. 12 kadın, bir cümleyle sıkıntısını peçeteye yazdı.

Kimi kalp krizi geçirmiş, kimi bipolar bozukluğu yaşıyor, kimi ölüm tehlikesi atlatmış kimi de vertigo hastalığıyla mücadele ediyordu. Hepsinin çocukları vardı. Aileleri uzak şehirlerde olanlar aylardır çocuklarını görememişti. Bazıları bakacak kimsesi olmadığı için çocuğunu yanına almak zorunda kalmıştı. Tahliye olan arkadaşlarına “İmkanın olursa duyur sesimizi” diyebilmişlerdi.

Bold Medya’nın 1,5 yıl önce gündeme getirdiği o peçetede adı yazılan kadınlardan biri (güvenlik gerekçesiyle adının açıklanmasını istemedi) kısa bir süre önce tahliye oldu.

İşte o kadın, Bold Medya’ya ulaşıp hem seslerini duyuran herkese teşekkür etti hem de peçeteyi hangi şartlar altında yazdıklarını anlattı.

Suda eriyip gidebilecek bir kağıt parçasına isimlerini değil aslında umutlarını yazdıkları söyleyen öğretmen, peçete sosyal medyada gündem olduktan sonra cezaevi yönetiminin kendileriyle ilgilendiğini, müfettiş bile geldiğini söyledi.

TWEET OLUP UÇAN O PEÇETENİN HİKAYESİ

İşte o öğretmenin kaleminden, cezaevinden sesini duyurmaya çalışan 12 kadının hikayesi…

“Bir şehri ikiye bir nehir, bir uykuyu ikiye bir sevda böler.” Bu sözü ilk duyduğumda çok beğenmiştim. Yıllar sonra bir gün öğrencilerime sordum. Sizce, “Bir uykuyu ikiye bir sevda böler ne demek?” diye. Anlattılar birer birer uykuları bölen sevdaları: “Aşıksa, çok aşıksa sevdiğini düşünmekten gözüne uyku girmez, bölünür durur uykular” dedi biri. Diğeri; “Anne mışıl mışıl uykusundan yavrusunun ağlayan sesiyle fırlar yatağından, bu bir sevdadır” dedi. Ne de güzel söyledi.

Bir derdin ağırlığı altında inleyip eziliyorsa biri, paylaşıp azaltmak için yükünü tereddütsüz arayacağı dostları vardır. Oflamadan zevkle kaygıyla böler uykularını, adı bence sevdadır. Evet doğru, başka? “Tatlı uykuların koynundayken alem gecenin karanlığına tezat seccadesinin başında Rabbine yolladığı dualarla aydınlatır ruhunu, Allah’a sevdasıdır bölen uykusunu” “Hasretse sevdiklerine uyku tutmaz ki zaten” Hepsi de ne güzel cevaplardı öyle.

Bunu neden anlattım biliyor musunuz? Bütün sevdaların aynı anda yaşandığı başka bir yer var mıdır bilmiyorum. “Kadınlar Koğuşu.” Çaresizliğin dibini sıyırırken sevdaların her çeşidine ev sahipliği yapan dört duvar arası. Ve işte burada bazen öyle acılar hasretler yaşanır ki diğerleri kendisininkini rafa kaldırır bir süreliğine.

“30 GÜNLÜK AHMET BEBEĞİN KOĞUŞA GELDİĞİ GÜNÜ UNUTAMAM”

O anlardan biriydi 30 günlük Ahmet bebeğin koğuşa gelişi. Henüz kırkı bile çıkmamış bebek… O atmosferi hiçbir zaman unutamam. Bütün koğuş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Gözyaşları içerisinde Allah’ım daha minicik bunu nasıl yaparlar diye inliyorlardı. Koğuşumuzun 31. kişisiydi bebek.

Bebeğin annesi de çok saf ve temiz bir insandı. Ve o kadar çaresizdi ki… Bebek sürekli ağlıyor. Her yer tıklım tıklım. Yerde yatıyorlar. Annenin kimseye derdini anlatacak, hakkını arayacak vakti yoktu. Ahmet ile ilgilenmek zorundaydı. Kendisinin izniyle durumlarını hemen Ömer beye yazdık. Bir çare bulurlar diye düşündük. Ömer bey bize cevap verdi, ilgileniyoruz diye… Şu an bunları anlatırken bile gözlerim doluyor. O bebekle orada olmak bizim için de çok farklıydı.

Günlerce bu hüzün devam etti, ama hep hem annenin hem bebeğin etrafında pervane olduk. Hatta (her yörenin adeti farklı olabilir) bebeğin kırkını çıkartmıştık, tebessüm ettiren bir anıdır: Bebeğin karakter olarak kime benzemesi isteniyorsa o kişiye kırk kaşık su saydırılır ve o suyla bebek duş aldırılır. Erkek çocuk olduğu için elbette bir erkeğe saydırılması gerekirdi ama biz de içimizdeki en yiğit, en mübarek, bekar genç kızımıza saydırmıştık suyu.

Günler geçtikçe anne ve bebeğin durumu sosyal medyada gündem olduğunu duyduğumuzda, çıkacaklarına inanmıştık. Ve nitekim öyle oldu. Öyle mutlu olmuştuk ki, anlatılamaz. Herkes Ahmet bebekten bir hatıra aldı kendine çorap, emzik, mendil…

Ahmet bebek ve annesine cezaevi yönetimi tarafından verilen tutuklu kimliği. Koğuştaki kadınlardan biri Ahmet bebeğin ve annesinin birlikte çekilmiş fotoğrafından hazırlanan bu kimliği görünce etkilenip böyle bir çizim yapmış.

“KOĞUŞ REVİR GİBİYDİ, ÇOK ZOR DURUMDA OLANLAR VARDI”

Ve siyah çöp poşetine doldurulurken eşyalar, bir kağıt dahi bulamayacak kadar acelemiz vardı. Bir peçeteye isimlerimizi yazarak eline tutuşturduk annenin. “İmkanın olursa duyur sesimizi” diye. Zira koğuş bir revir gibiydi adeta, çok zor durumda olanlar vardı. Her türlü umut kırıntısına küçücük bir ışığa dahi ihtiyacı vardı insanların.

Kalp krizi geçiren Özlem hanım ağır panik atak hastasıydı. Bir tencere kapağı düşünce bile kendine gelemiyordu. Hepimiz başına toplanıp rahatlatmaya çalışıyorduk. Vertigo hastası Fatma hanımın durumu çok vahimdi. Sayım yapılırken dahi elimizde kalıyordu. Bir keresinde merdiven başında tuttuk. Neredeyse yukarıdan aşağıya yuvarlanacaktı. Üç çocuk sahibi Nilgün hanım, dayanamayıp kapıları yumrukluyordu. Pembe hanım bipolar bozukluk hastasıydı. Ağır ilaçlar kullanıyordu. Eşi de tutukluydu ve iki çocukları vardı. Asiye hanımın, Leyla hanımın, Handan hanımın ikişer, üçer çocukları vardı. Kiminin ailesi uzak şehirdeydi, çocuklarını göremiyorlardı… İsimlerin hepsini yetiştiremedik. Tahliye olan arkadaş bir taraftan eşyalarını hazırlıyordu. Biz de bir taraftan peçeteye yazıyoruz ama ismi unutulanlar vardı. Çok kalabalıktık.

“9 AYLIKKEN HAPSE GİREN MİNİK ZEYNEP 3 YAŞINI GEÇMİŞTİ”

Bir de 9 aylıkken içeri giren minik Zeynep’imiz vardı. 3 yaşını geçmişti içerde. Bir gece annesini sayıklarken duymuştum. Gerçi hemen her gece sayıklardı. “Yağmuuur ne güzel yağıyorsun sen yağmur” diyordu. Bir kadın yağmurla niye konuşurdu ki… Ertesi gün sordum, verdiği cevap: “Kızımı oynatacak bir şey bulamıyorum, bazen onunla yağmuru konuşturuyorum ya da bulutları, kuşları, rüzgarı…” Anlamıştım. Sonrasında defalarca şahit oldum kucağına alıp kızını “Bak Zeynep yıldızlar ne diyor” diye konuştuklarını, minik Zeynep’in bulutlarla selam yolladığını kardeşlerine. Yazarken bile tüylerim ürperiyor.

Zeynep de sayıklardı. “Anne çekpas, anne çekpas diyordu bir gece. Muhtemelen rüyasında ranzanın altına kaçan topunu çekpasla çıkarması gerekiyordu. Çünkü bütün oyunları böyleydi. Şimdi rüyalarımda en çok Zeynep’i görüyorum, sıkı sıkı sarılıyor bana. Mahzun bakıyor gözleri ne zaman der gibi. Ben onu orada bırakıp ayrılırken kuşlara sesleniyordu o, “Kuşlar haydi gelin mama saatiii…”

Bir peçeteye isimlerimizi değil aslında umutlarımızı yazdık. Dualarla, ızdıraplarla, hasretlerle, acılarla örülü hikayeler yazdık. Günler sonra bizim minik peçetemizin kuş olup Twitter’a konduğunu duyunca em çok şaşırdık hem de çok sevindik. Öyle ki, bu mevzu duyuldukça bize olumlu yansımalarını da görmeye başladık. Cezaevi müdürü ziyaretimize gelerek ihtiyaçlarımızı soruyordu. Müfettiş bile geldi. Şartlarımız daha iyi hale getirildi. Bebeği olmayan ve tedavi gören bir kadın vardı. Ona bile “bebek tedavisine burada devam edebilirsiniz” dediler. Cezaevi şartlarında böyle bir tedavi nasıl yapayım diye istemedi.

“KENDİMİ BANYOYA KAPATIP HIÇKIRARAK AĞLADIĞIM ZAMANLARI BİLİYORUM”

Beş yıldır içeride, dışarıda çok büyük sıkıtınlar çektik. Ben kayınvalidemlerle yaşamak zorunda kaldım. Maddi anlamda çalışamıyorsun. İçeride ayrı bir garabet, ayrı bir sıkıntı. Ağlayacak yer bulamıyorsun. Kendimi banyoya kapatıp hıçkıra hıçkıra ağladığımı biliyorum. 28 kişinin yemeği, bulaşığı, sıraya koymuşlar, çok ağırdı.

Cezaevinden çıktıktan sonra bir kişi bile içeride ne yaşadın, ne oldu, ne bitti diye sormadı. Çıplak arama Türkiye’de gündem olunca ben de başımdan geçeni gazetecilere yazdım. İnanın kendimi o kadar rahatlamış hissettim ki… Eşinle telefonla konuşuyorsun bir şey anlatamıyorsun, ailene anlatamıyorsun, kimseye derdini anlatamıyorsun… O kadar kasılmışız ki. O küçücük mesaj beni rahatlattı.

“TELEFONDA KONUŞURKEN BEN AĞLARDIM, GARDİYANLAR AĞLARDI”

Annem benim cezaevinde olduğumu bilmiyordu. Telefonda konuşurken ben ağlardım, gardiyanlar ağlardı. “Anne iyiyim” derdim. “Çocuklar ne yapıyor kızım” derdi. “Yanımda oynuyorlar” derdim. Vertigo hastasıydı. “Anne sakın sen beni arama, az arayacağım ama ben sesi arayacağım” diyordum. “Başkasının numarasından arıyorum derdim, 10 dakika sonra kapatmam lazım” derdim.

Bir hafta annemle, bir hafta çocuklarıma, bir hafta eşimle konuşuyordum. Birine sıra gelene kadar bir ay geçiyordu. Her telefon konuşması ağlamakla geçiyordu. Hala rüyalarımda beni götürüyorlar zannediyorum. Hala koğuştaki arkadaşlarla o atmosferin içerisindeyim.

Yaşadıklarımızın, hissettiklerimizin duyulmasını çok isterim. Çocuklarıma yazdığım ama gönderemediğim mektuplar var. Onların herkes tarafından okunmasına çok isterim. Bu aslında bütün kadınlar için geçerli. Anlatsalar belki rahatlayacaklar ama bazıları da anlatarak acımı tazelemek istemiyorum diyor.

Ne diyebilirim hiçbir şey olmasa dahi, hiçbir neticesi, yüzlerce insanın duasını almak bile bizim için o kadar özel, o kadar unutulmaz ki, minnet duyduğumuzu, dualarımıza her gün bütün güzel yürekleri ortak ettiğimizi demesem bunları bilmeseniz olmayacaktı. Teşekkür ederiz.

Türkiye’deki adaletin durumunu özetleyen belge: Çığlıklarını peçeteyle duyurdular

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Brezilyalıların gözünden Çin aşısı: Umut mu rant mı?

Fatih Akalan, Türkiye’de Çin aşısına karşı insanların güvenini kazanmaya yönelik kampanyalar yürütülürken, etki alanı yüzde 50 açıklanmasına rağmen aşıya kullanım onayı veren Brezilya’daki son durumu ülkede yaşayanlarla Türklerle konuştu.

BOLD  – Türkiye’de de kullanım onayı alan Çinli aşı firması Sinovac’ın adı Brezilya’da skandallarla anılıyor. Firma CoronaVac aşısına kullanım onayı alabilmek için rüşvet vermekle suçlanıyor. Son yapılan deneylere göre de aşının etki alanı sadece yüzde 50,38 olarak açıklandı.

Gazeteci Fatih Akalan, Endonezya, Türkiye ve Brezilya’da kullanılmaya başlanan, tartışmaların odağındaki Çinli Sinovac’ın ürettiği CoronaVac’ı Brezilya’da yaşayan Türklere sordu.

7 yıldır Latin Amerika ülkesinde bulunan Fatih Sarıbaş buradaki son durumu ve Brezilyalıların aşıya olan ilgisini anlattı.

Yaklaşık 200 milyon nüfusa sahip Brezilya’da koronavirüs vakalarının dünyanın geri kalanından bir tık ileride olduğunu söyleyen Sarıbaş, aşının artık evde kalmak istemeyen Brezilyalıların son umut olarak görüldüğünü anlattı.

Aşı olayının Brezilya’da politikleştiğini vurgulayan Sarıbaş, muhalefet ile iktidar arasındaki, adı rüşvet skandallarına da karışan Sinovac polemiklerine de değindi.

Okumaya devam et

Popular