Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Gülcan Diril: Annem ve babam planlı bir cinayete kurban gitti

Şırnak’ta yaşayan Keldani çift Şimuni ve Hurmüz Diril, tam bir yıl önce bugün ortadan kayboldu. Şimuni Diril’in cansız bedeni 3 ay sonra bulundu. Hurmüz Diril ise hala kayıp. Kızları Gülcan Diril, anne ve babasının planlı bir cinayete kurban gittiğini söylüyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesine bağlı Kovankaya’da (Meğr) yaşayan Hurmüz Diril ve eşi Şimuni Diril, tam bir yıl önce bugün ortadan kayboldu. Şimuni Diril’in (65) cesedi 3 ay sonra evlerinin yakınındaki dere kenarında, vücut bütünlüğü bozulmuş bir şekilde bulundu. 71 yaşındaki Hurmüz Diril (Hürmüz değil) ise hala bulunamadı. Başlarına ne geldiği bilinmiyor. Ancak birçok ihtimal var. Resmi kayıtlara “şüpheli” olarak geçen akrabalarla ilgili iddiaları var.

Beş yıl önce İstanbul’dan köylerine taşınan ve 11 çocukları bulunan Şimuni ve Hurmüz Diril çiftinin kızı Gülcan Diril, anne ve babasının planlı bir cinayete kurban gittiğini düşünüyor. Kim, neden öldürdü, amaçları neydi, köylerinde ev yapıp yaşamaktan başka derdi olamayan yaşlı bir çift ile kimin ne alıp veremediği vardı? Bunların hepsi bir soru işareti. Gülcan Diril ile tüm bu iddiaları ve bir yılda yaşadıklarını konuştuk.

Anne-babanızın kaybolmasının üzerinden bir yıl geçti. Aramalar ne durumda? Bir yılda nasıl bir aşama kaydedildi? 

Olayın gerçekleştiği mevsim bir kere hava şartları itibariyle çok kötü bir mevsimdi. Ocak ayı. Kış. Doğuda kış mevsimi çok kötü geçiyor. Zaten bu mevsimin bilinçli olarak seçildiğini düşünüyorum. Kesinlikle bu cinayetin planlı olduğunu düşünüyorum.

Kimin planladığını düşünüyorsunuz? 

Orası öyle bir bölge ki birçok ihtimal aklınıza gelebiliyor. Ege, Akdeniz, Karadeniz olsaydı ihtimaller biraz daha düşerdi. Ama doğuda bir olay meydana geldiğinde birçok sebep aklınıza gelebiliyor. Bu kadar ihtimaller içinde biz annemin cenazesini buluncaya kadar bekledik, ne olabilir diye. Elimizde de bir görgü tanığı var. Apro Diril. Koskoca köyde kış aylarında 3 kişi yaşıyor. Annem, babam ve Apro Diril. Evlerin arası ben özellikle ölçtüm 50 metre ancak var.

Birbirlerini rahatlıkla görebilirler yani.

Görebilirler, işitilebilir. Gelen kişileri mutlaka görür, tanır. Bir tartışma olsa mutlaka bilir. “Ben bir şey duymadım, görmedim” demenin imkanı yok. Hangi aptal arkasında görgü tanığı bırakır?

Şimuni-Hurmüz Diril.

Abinizin daha önceki açıklamalarında da siz de hep Apro Diril’i işaret ediyorsunuz. Apro Diril ile anne babanız arasında sorun mu vardı?

Ben de biraz buradan gitmek istiyorum. Konuyu başka tarafa çekmeye, bulandırmaya gerek yok diye düşünüyorum. Apro Diril annemin de babamın da öz kuzeni. Gündelik sorunlar dışında, gerek kendince olsun gerek ise dolduruluşa getirildiği sorunları, iftiraları… Öfkesinin tüm oklarını anneme babama yönlendiriyordu.

Nasıl bir sorun vardı? 

Bunları dile getirdiğimizde her zaman ki yaptığı en iyi şeyi yalanlamayı yapıyor. Tekrar tekrar konuşmanın gündemde ısrar etmenin bir anlamı yok. Çünkü hiçbir zaman kabul etmeyecek, inkar edecektir. Tüm ağır ithamlarına son 2-3 yıl içerisinde şahit olmaya başladık.

Son 2-3 yılda ne değişti ki böyle bir suçlamayla karşı karşıya kaldınız?

Kendilerine bile itiraf edemedikleri, temelde yatan bir kıskançlık aslında. Çözüm süreci döneminde babam bütün parasıyla köyümüze güzel bir ev yaptırdı. Ailemiz, çocuklarımız artık gelecek buraya diye. Apro Diril’in oturduğu ev bile kendine ait değilken sürekli bir toprak tacizinde bulunuyordu.

Bir toprak meselesi mi var anne babanızın başına gelenlerin arkasında?

Bu oyalama amaçlı bir iddia da olabilir, sorunun kendisi de olabilir. Zaman ve davanın seyri bunu gösterecektir. Annemi babamı tanımayan birilerinin onlarla ne alıp vermedikleri olabilir? Bu yüzden zemine bakmak gerek. Konu maddi manevi her ne ise arkalarında 11 mirasçı çocuk var.

Babanızı akrabalarınızın mı öldürdüğünü düşünüyorsunuz?

Öldürdüğünü değil, zemin hazırladıklarını düşünüyorum. Olayların sadece akraba arasındaymış gibi bir izlenimin olmasını istemem. Vicdanen bunu yapamazlar zaten. Sorun kimlerle işbirliği yapıldığıdır.

Onlar zemin hazırladılarsa kim öldürmüş olabilir ki?

Cinayet ihtimallerini, kimlerin yaptığını savcılık değerlendirecektir. Bunlar her kimse ne kadar cani ve zalim olduklarını zaten gördük. Abim 12 Ocak’ta köye gidiyor. Apro Diril’e “Annemi babamı en son ne zaman gördün?” diye soruyor. “Dün sabah üç PKK üyesinin onları götürdüğünü gördüm” diye cevap veriyor. Bu ihtimalin çok düşük olduğunu jandarma bizimle paylaşmıştı. Zaten annem bulunduktan sonra örgüt söylemini yumuşatarak “Benzettim” diye kendini düzeltti. Dün sabah dediği 11 Ocak 2020. Biz 8 Ocak’tan itibaren annemize, babamıza ulaşamadık. Her şeyin 8-11 Ocak tarihi arasında gerçekleşmiş olduğu çok açık. Mümkünatı yok, annem bizi telefonla aramasın. Her gün görüşüyoruz. Çok duygularımla hareket etmek istemiyorum ama o 3 gün boşlukta annem-babam neredeydi ? Yoksa tüm yalanlarına ek 11 Ocak değil de olay öncesinde gerçekleşmiş ve kalan günleri izleri kaybetmek için mi geçirmişlerdi? Annemin bedeninde adli tıp raporunun da desteklediği darp izleri vardı.

Annenizin otopsi raporu çıktı mı? Hatırladığım kadarıyla en son çıkmamıştı.

Adli Tıp Raporu ekim ayında çıktı. Ama nihai karar henüz çıkmadı. Apro Diril öyle bir anlatıyor ki, birileri geldi, annem babam da onlarla tıpış tıpış gitti. Annemin iki kışlık botu var. Niye spor ayakkabıyla çıksın? Babamın cep telefonu evden 25-30 metre uzakta bulundu. Evden 100 metre ileride annemin ayakkabısının teki kalmış. Yani burada bir kargaşa olmuş, bir sürüklenme, bağırış, çağrış olmuş. Sen nasıl kulaklarını kapatabiliyorsun, nasıl hiçbir şey olmamış gibi anlatabiliyorsun?

Apro Diril, Agos gazetesine verdiği röportajda “Hurmüz Diril sağ olsa da beni bu ithamlardan kurtarsa” diye bir ifadesi var.

Haklı annem de sağ gelecekti. Kimseye haber vermeyin 3 gün sonra bırakılacaklar diyordu. Ne söylese bu saatten sonra bizi tatmin etmiyor açıkçası. Babamızın bulunmamasını da yalanlarına bağlıyorum. Olaylara şahit olmasına rağmen, gidip yardım çağrısında bulunmuyor. “Telefonum bozuktu” diyor. Köyde iki, eşek bir katır var. Niye en yakın köye gidip haber vermedi? “Dizlerim ağrıyordu, pazartesi gidecektim” diyor. Her gün bizim için kayıptı halbuki. Bu kadar yalan söyleyerek neden katilleri koruduğunu merak ediyorum. Artık sadece görgü tanıklığı değil, bu cinayetteki ortaklığı sorgulanmalı.

Apro Diril’in HTS kayıtlarının incelenmesini istediniz mi? 

Bunların hepsi talep edildi. Bizim dosyamızda zaten gizlilik kararı var. Bu cinayetin ben aydınlatılacağına inanıyorum. Bizim bütün derdimiz babamız. Babamızın bedeni nerede? Biz sadece bildiğimiz bütün bilgileri savcılıkla paylaşıyoruz. Adaleti sağlayacak olan onlardır.

Annenizin cesedi olaydan 3 ay sonra bulundu. Babanıza dair de bir şey bulunması gerekmez miydi?  

Şaşırtıcı şeylerden biri. Geçen yıl martta annemizi bulduktan sonra nisanın sonunda kapsamlı bir operasyon yapıldı. Aramada bir şey bulamadılar. O iki günlük aramadan sonra abim babamın ayakkabısını ve dizliğini görüyor. Dereye inmek için bir uçurum var, orada buldu. Elle atılmış, ağaca takılmış bir şekilde. Dizliği de çamurluydu. Birisini sürüklersiniz ya… O şekilde çamura bulanmıştı dizliği. Bunların dışında hiçbir iz yok.

Annenizin cesedini bulduğunuzda ne hissettiniz? 

Abim ve amcam cesedinin başında, kar ve yağmur eşliğinde 17 saat nöbet tuttular. Helikopter ertesi gün helikopteri. Bu da çok acı bir şey. Anlatırken bile hala ağlayabiliyorum. Annem dünya tatlısı, neşe dolu bir kadındı. Çocukları, gençleri seven iki insandılar. Herkesi evladı gibi görürlerdi. Annemizi bulana kadar Apro Diril’e tek bir laf etmedik. Tek bir suçlayıcı cümle yöneltmedik. Ama annemizin cenazesi köyün içinde çıktı. Bize “anne-babanız götürüldü” demişti oysa. Tüm konuşmaları, ifadeleri çelişkili. Tabi ki yasal ve hukuksal yollarla gitmek zorundayız. Birisine yapmadığı şey üzerinden yaptı demek çok yanlış olur ama Apro Diril üzerinde durmakta fayda var ta ki gerçekleri söyleyene kadar. Yoksa zaten gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkma gibi huyu vardır. İhtiyacımız olan dürüstlük. Çünkü bu bir cinayet.

Köyünüzde babanızın altın bulduğuna dair iddialar var. Bu olay doğru mu? Babanızın kaybolmasıyla bir ilgisi var mı? 

Bizim köy en az 400 senelik bir köy. Daha önce Ermeniler yaşıyormuş. 1990’lı yıllara kadar o köy 75-80 hane. 700-800 nüfusa sahip. Kimse bu zamana kadar hazine bulmamış. Bu saatten sonra benim babam mı bulacak? Diyelim ki buldu, annemden, bizden neden saklasın? Diyelim ki buldu, neden Apro Diril’e vermek zorunda olsun? Benim babamın uğraştığı şey köprüyü yapayım, yolu düzelteyim. Bu yüzden omzunda her zaman kazma kürek vardır. Omzunda kazma kürek gören Apro Diril altın buldu zannediyordu. Elbette bu bir dedikoduydu. Yapacak bir şeyleri olmayan insanların can sıkıntısı sanırım. Böyle bir dedikodu dahi annemi babamı hedef haline getirmiş olabilir.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Benim yetkilerden bir tane talebim var. O da hukuksal işlemleri hızlandırmaları ve bir an önce bize somut bir bilgi verilmesi. Ellerinde görgü tanığı varken ben “Babanızı bulamadık” gibi bir cümleyi kabul etmek istemiyorum.

BOLD ÖZEL

9 aylık Saime bebeğin annesi ve babası tutuklandı

Ankara’da dün akşam saatlerinde gözaltına alınan Yasemin-Kasım Melizci, bugün görülen mahkemeden sonra tutuklandı. Bebeğiyle karantina hücresinde kalacak olan Yasemin Melizci 15 gün telefon ve kapalı görüş yapamayacak.

BOLD ÖZEL – Yine çekirdek bir aile hapse gönderildi. Dün akşam 20.00 sularında 9 aylık bebekleri Saime ile birlikte gözaltına alınan Yasemin-Kasım Melizci bugün tutuklandı. Dün geceyi Etimesgut Emniyet Müdürlüğünde geçiren Yasemin Melizci avukatıyla da görüştürülmemişti.

Melizci çiftinin gözaltına alınmasını Twitter hesabından duyuran HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Bir bebek daha mı cezaevine girecek? Yasemin-Kasım Melizci çifti dün akşam saat 20.00 civarlarında Ankara’da 9 aylık bebekleriyle gözaltına alındı. 9 aylık Saime dün geceyi annesiyle birlikte Etimesgut’taki bir nezarethanede geçirdi. Çorum’a göndereceklermiş” dedi.

Cemaat soruşturmaları kapsamında haklarında arama kararı bulunan hemşire Yasemin Melizci (29) ve eşi Kasım Melizci’nin (32) mesajlaşma programı Bylock kullandıkları iddiasıyla ve tanık ifadelerine dayanılarak gözaltına alındıkları öğrenildi.

Saime bebek, annesi ve babasıyla, Ankara Batı Adliyesinde. 21 Ocak 2021.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

“O peçeteye isimlerimizi değil umutlarımızı yazdık”

Bir kağıt mendile isimlerini ve yaşadıkları sıkıntıları yazan Şanlıurfa 2 Nolu Cezaevindeki tutuklu 12 kadının hikayesini, aynı cezaevinden bir süre önce tahliye olan öğretmen Bold Medya’ya anlattı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Şanlıurfa 2 Nolu Kapalı Cezaevinde kalan bir ev hanımı, bir diş hekimi ve 10 öğretmen, sosyal medyada oluşan tepkiler nedeniyle 28 Eylül 2019’da tahliye edilen Ahmet bebeğinin annesinin avucuna bir kağıt peçete sıkıştırdı. 12 kadın, bir cümleyle sıkıntısını peçeteye yazdı.

Kimi kalp krizi geçirmiş, kimi bipolar bozukluğu yaşıyor, kimi ölüm tehlikesi atlatmış kimi de vertigo hastalığıyla mücadele ediyordu. Hepsinin çocukları vardı. Aileleri uzak şehirlerde olanlar aylardır çocuklarını görememişti. Bazıları bakacak kimsesi olmadığı için çocuğunu yanına almak zorunda kalmıştı. Tahliye olan arkadaşlarına “İmkanın olursa duyur sesimizi” diyebilmişlerdi.

Bold Medya’nın 1,5 yıl önce gündeme getirdiği o peçetede adı yazılan kadınlardan biri (güvenlik gerekçesiyle adının açıklanmasını istemedi) kısa bir süre önce tahliye oldu.

İşte o kadın, Bold Medya’ya ulaşıp hem seslerini duyuran herkese teşekkür etti hem de peçeteyi hangi şartlar altında yazdıklarını anlattı.

Suda eriyip gidebilecek bir kağıt parçasına isimlerini değil aslında umutlarını yazdıkları söyleyen öğretmen, peçete sosyal medyada gündem olduktan sonra cezaevi yönetiminin kendileriyle ilgilendiğini, müfettiş bile geldiğini söyledi.

TWEET OLUP UÇAN O PEÇETENİN HİKAYESİ

İşte o öğretmenin kaleminden, cezaevinden sesini duyurmaya çalışan 12 kadının hikayesi…

“Bir şehri ikiye bir nehir, bir uykuyu ikiye bir sevda böler.” Bu sözü ilk duyduğumda çok beğenmiştim. Yıllar sonra bir gün öğrencilerime sordum. Sizce, “Bir uykuyu ikiye bir sevda böler ne demek?” diye. Anlattılar birer birer uykuları bölen sevdaları: “Aşıksa, çok aşıksa sevdiğini düşünmekten gözüne uyku girmez, bölünür durur uykular” dedi biri. Diğeri; “Anne mışıl mışıl uykusundan yavrusunun ağlayan sesiyle fırlar yatağından, bu bir sevdadır” dedi. Ne de güzel söyledi.

Bir derdin ağırlığı altında inleyip eziliyorsa biri, paylaşıp azaltmak için yükünü tereddütsüz arayacağı dostları vardır. Oflamadan zevkle kaygıyla böler uykularını, adı bence sevdadır. Evet doğru, başka? “Tatlı uykuların koynundayken alem gecenin karanlığına tezat seccadesinin başında Rabbine yolladığı dualarla aydınlatır ruhunu, Allah’a sevdasıdır bölen uykusunu” “Hasretse sevdiklerine uyku tutmaz ki zaten” Hepsi de ne güzel cevaplardı öyle.

Bunu neden anlattım biliyor musunuz? Bütün sevdaların aynı anda yaşandığı başka bir yer var mıdır bilmiyorum. “Kadınlar Koğuşu.” Çaresizliğin dibini sıyırırken sevdaların her çeşidine ev sahipliği yapan dört duvar arası. Ve işte burada bazen öyle acılar hasretler yaşanır ki diğerleri kendisininkini rafa kaldırır bir süreliğine.

“30 GÜNLÜK AHMET BEBEĞİN KOĞUŞA GELDİĞİ GÜNÜ UNUTAMAM”

O anlardan biriydi 30 günlük Ahmet bebeğin koğuşa gelişi. Henüz kırkı bile çıkmamış bebek… O atmosferi hiçbir zaman unutamam. Bütün koğuş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Gözyaşları içerisinde Allah’ım daha minicik bunu nasıl yaparlar diye inliyorlardı. Koğuşumuzun 31. kişisiydi bebek.

Bebeğin annesi de çok saf ve temiz bir insandı. Ve o kadar çaresizdi ki… Bebek sürekli ağlıyor. Her yer tıklım tıklım. Yerde yatıyorlar. Annenin kimseye derdini anlatacak, hakkını arayacak vakti yoktu. Ahmet ile ilgilenmek zorundaydı. Kendisinin izniyle durumlarını hemen Ömer beye yazdık. Bir çare bulurlar diye düşündük. Ömer bey bize cevap verdi, ilgileniyoruz diye… Şu an bunları anlatırken bile gözlerim doluyor. O bebekle orada olmak bizim için de çok farklıydı.

Günlerce bu hüzün devam etti, ama hep hem annenin hem bebeğin etrafında pervane olduk. Hatta (her yörenin adeti farklı olabilir) bebeğin kırkını çıkartmıştık, tebessüm ettiren bir anıdır: Bebeğin karakter olarak kime benzemesi isteniyorsa o kişiye kırk kaşık su saydırılır ve o suyla bebek duş aldırılır. Erkek çocuk olduğu için elbette bir erkeğe saydırılması gerekirdi ama biz de içimizdeki en yiğit, en mübarek, bekar genç kızımıza saydırmıştık suyu.

Günler geçtikçe anne ve bebeğin durumu sosyal medyada gündem olduğunu duyduğumuzda, çıkacaklarına inanmıştık. Ve nitekim öyle oldu. Öyle mutlu olmuştuk ki, anlatılamaz. Herkes Ahmet bebekten bir hatıra aldı kendine çorap, emzik, mendil…

Ahmet bebek ve annesine cezaevi yönetimi tarafından verilen tutuklu kimliği. Koğuştaki kadınlardan biri Ahmet bebeğin ve annesinin birlikte çekilmiş fotoğrafından hazırlanan bu kimliği görünce etkilenip böyle bir çizim yapmış.

“KOĞUŞ REVİR GİBİYDİ, ÇOK ZOR DURUMDA OLANLAR VARDI”

Ve siyah çöp poşetine doldurulurken eşyalar, bir kağıt dahi bulamayacak kadar acelemiz vardı. Bir peçeteye isimlerimizi yazarak eline tutuşturduk annenin. “İmkanın olursa duyur sesimizi” diye. Zira koğuş bir revir gibiydi adeta, çok zor durumda olanlar vardı. Her türlü umut kırıntısına küçücük bir ışığa dahi ihtiyacı vardı insanların.

Kalp krizi geçiren Özlem hanım ağır panik atak hastasıydı. Bir tencere kapağı düşünce bile kendine gelemiyordu. Hepimiz başına toplanıp rahatlatmaya çalışıyorduk. Vertigo hastası Fatma hanımın durumu çok vahimdi. Sayım yapılırken dahi elimizde kalıyordu. Bir keresinde merdiven başında tuttuk. Neredeyse yukarıdan aşağıya yuvarlanacaktı. Üç çocuk sahibi Nilgün hanım, dayanamayıp kapıları yumrukluyordu. Pembe hanım bipolar bozukluk hastasıydı. Ağır ilaçlar kullanıyordu. Eşi de tutukluydu ve iki çocukları vardı. Asiye hanımın, Leyla hanımın, Handan hanımın ikişer, üçer çocukları vardı. Kiminin ailesi uzak şehirdeydi, çocuklarını göremiyorlardı… İsimlerin hepsini yetiştiremedik. Tahliye olan arkadaş bir taraftan eşyalarını hazırlıyordu. Biz de bir taraftan peçeteye yazıyoruz ama ismi unutulanlar vardı. Çok kalabalıktık.

“9 AYLIKKEN HAPSE GİREN MİNİK ZEYNEP 3 YAŞINI GEÇMİŞTİ”

Bir de 9 aylıkken içeri giren minik Zeynep’imiz vardı. 3 yaşını geçmişti içerde. Bir gece annesini sayıklarken duymuştum. Gerçi hemen her gece sayıklardı. “Yağmuuur ne güzel yağıyorsun sen yağmur” diyordu. Bir kadın yağmurla niye konuşurdu ki… Ertesi gün sordum, verdiği cevap: “Kızımı oynatacak bir şey bulamıyorum, bazen onunla yağmuru konuşturuyorum ya da bulutları, kuşları, rüzgarı…” Anlamıştım. Sonrasında defalarca şahit oldum kucağına alıp kızını “Bak Zeynep yıldızlar ne diyor” diye konuştuklarını, minik Zeynep’in bulutlarla selam yolladığını kardeşlerine. Yazarken bile tüylerim ürperiyor.

Zeynep de sayıklardı. “Anne çekpas, anne çekpas diyordu bir gece. Muhtemelen rüyasında ranzanın altına kaçan topunu çekpasla çıkarması gerekiyordu. Çünkü bütün oyunları böyleydi. Şimdi rüyalarımda en çok Zeynep’i görüyorum, sıkı sıkı sarılıyor bana. Mahzun bakıyor gözleri ne zaman der gibi. Ben onu orada bırakıp ayrılırken kuşlara sesleniyordu o, “Kuşlar haydi gelin mama saatiii…”

Bir peçeteye isimlerimizi değil aslında umutlarımızı yazdık. Dualarla, ızdıraplarla, hasretlerle, acılarla örülü hikayeler yazdık. Günler sonra bizim minik peçetemizin kuş olup Twitter’a konduğunu duyunca em çok şaşırdık hem de çok sevindik. Öyle ki, bu mevzu duyuldukça bize olumlu yansımalarını da görmeye başladık. Cezaevi müdürü ziyaretimize gelerek ihtiyaçlarımızı soruyordu. Müfettiş bile geldi. Şartlarımız daha iyi hale getirildi. Bebeği olmayan ve tedavi gören bir kadın vardı. Ona bile “bebek tedavisine burada devam edebilirsiniz” dediler. Cezaevi şartlarında böyle bir tedavi nasıl yapayım diye istemedi.

“KENDİMİ BANYOYA KAPATIP HIÇKIRARAK AĞLADIĞIM ZAMANLARI BİLİYORUM”

Beş yıldır içeride, dışarıda çok büyük sıkıtınlar çektik. Ben kayınvalidemlerle yaşamak zorunda kaldım. Maddi anlamda çalışamıyorsun. İçeride ayrı bir garabet, ayrı bir sıkıntı. Ağlayacak yer bulamıyorsun. Kendimi banyoya kapatıp hıçkıra hıçkıra ağladığımı biliyorum. 28 kişinin yemeği, bulaşığı, sıraya koymuşlar, çok ağırdı.

Cezaevinden çıktıktan sonra bir kişi bile içeride ne yaşadın, ne oldu, ne bitti diye sormadı. Çıplak arama Türkiye’de gündem olunca ben de başımdan geçeni gazetecilere yazdım. İnanın kendimi o kadar rahatlamış hissettim ki… Eşinle telefonla konuşuyorsun bir şey anlatamıyorsun, ailene anlatamıyorsun, kimseye derdini anlatamıyorsun… O kadar kasılmışız ki. O küçücük mesaj beni rahatlattı.

“TELEFONDA KONUŞURKEN BEN AĞLARDIM, GARDİYANLAR AĞLARDI”

Annem benim cezaevinde olduğumu bilmiyordu. Telefonda konuşurken ben ağlardım, gardiyanlar ağlardı. “Anne iyiyim” derdim. “Çocuklar ne yapıyor kızım” derdi. “Yanımda oynuyorlar” derdim. Vertigo hastasıydı. “Anne sakın sen beni arama, az arayacağım ama ben sesi arayacağım” diyordum. “Başkasının numarasından arıyorum derdim, 10 dakika sonra kapatmam lazım” derdim.

Bir hafta annemle, bir hafta çocuklarıma, bir hafta eşimle konuşuyordum. Birine sıra gelene kadar bir ay geçiyordu. Her telefon konuşması ağlamakla geçiyordu. Hala rüyalarımda beni götürüyorlar zannediyorum. Hala koğuştaki arkadaşlarla o atmosferin içerisindeyim.

Yaşadıklarımızın, hissettiklerimizin duyulmasını çok isterim. Çocuklarıma yazdığım ama gönderemediğim mektuplar var. Onların herkes tarafından okunmasına çok isterim. Bu aslında bütün kadınlar için geçerli. Anlatsalar belki rahatlayacaklar ama bazıları da anlatarak acımı tazelemek istemiyorum diyor.

Ne diyebilirim hiçbir şey olmasa dahi, hiçbir neticesi, yüzlerce insanın duasını almak bile bizim için o kadar özel, o kadar unutulmaz ki, minnet duyduğumuzu, dualarımıza her gün bütün güzel yürekleri ortak ettiğimizi demesem bunları bilmeseniz olmayacaktı. Teşekkür ederiz.

Türkiye’deki adaletin durumunu özetleyen belge: Çığlıklarını peçeteyle duyurdular

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Brezilyalıların gözünden Çin aşısı: Umut mu rant mı?

Fatih Akalan, Türkiye’de Çin aşısına karşı insanların güvenini kazanmaya yönelik kampanyalar yürütülürken, etki alanı yüzde 50 açıklanmasına rağmen aşıya kullanım onayı veren Brezilya’daki son durumu ülkede yaşayanlarla Türklerle konuştu.

BOLD  – Türkiye’de de kullanım onayı alan Çinli aşı firması Sinovac’ın adı Brezilya’da skandallarla anılıyor. Firma CoronaVac aşısına kullanım onayı alabilmek için rüşvet vermekle suçlanıyor. Son yapılan deneylere göre de aşının etki alanı sadece yüzde 50,38 olarak açıklandı.

Gazeteci Fatih Akalan, Endonezya, Türkiye ve Brezilya’da kullanılmaya başlanan, tartışmaların odağındaki Çinli Sinovac’ın ürettiği CoronaVac’ı Brezilya’da yaşayan Türklere sordu.

7 yıldır Latin Amerika ülkesinde bulunan Fatih Sarıbaş buradaki son durumu ve Brezilyalıların aşıya olan ilgisini anlattı.

Yaklaşık 200 milyon nüfusa sahip Brezilya’da koronavirüs vakalarının dünyanın geri kalanından bir tık ileride olduğunu söyleyen Sarıbaş, aşının artık evde kalmak istemeyen Brezilyalıların son umut olarak görüldüğünü anlattı.

Aşı olayının Brezilya’da politikleştiğini vurgulayan Sarıbaş, muhalefet ile iktidar arasındaki, adı rüşvet skandallarına da karışan Sinovac polemiklerine de değindi.

Okumaya devam et

Popular