Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Hücredeki avukattan kamuoyuna açık mektup: Maktulü olmayan bir cinayet yargılaması!

15 Temmuz gecesi cezaevinde olduğu halde darbe yapmakla suçlanan avukat Turan Canpolat, hücrede yazdığı mektupla mağduriyetlere sebep olanlara seslendi. Türkiye’nin fikren ve vicdanen hür insanlarına çağrı yaptı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

60 aydır cezaevinde bulunan, 11 aydır da hücrede tutulan Turan Canpolat, “Kamuoyuna Açık Mektup” başlıklı ikinci bir mektup yazdı. İlk mektubunda dosyasına sokulan sahte belgeleri nasıl ortaya çıkardığını anlatan Canpolat bu kez, “makam, koltuk, menfaat, rant, güç ve iktidar uğruna iftira ve tuzaklarla vicdan sızlatan mağduriyetlere sebep olanları hak, hukuk, adalet ve tarih önünde, insanlık vicdanında mahkum etmek ve ettirmek için” bu mektubu yazmaya karar verdiğini söylüyor.

Malatya Barosu’na bağlı olarak 25 yıl avukatlık yapan Turan Canpolat, müvekkilinin evinde yapılan aramaların hukuksuz olduğunu tutanağa geçirdiği için 27 Ocak 2016’da gözaltına alındı. Müvekkili Mehmet Tanrıverdi ile 3 gün gözaltına kalan Canpolat tutuklanıp Malatya Cezaevine gönderildi. Müvekkili serbest bırakılınca ise büyük bir şok yaşadı.

Savcılık imzalı sahte belgeyle şüpheli ilan edildiği için tutuklandığını daha sonra öğrenen Canpolat, bu iddiayı ve sahte belgeyi mahkemede çürüttü. Dosyasındaki hukuksuzlukları, sahte belgeleri ispat ettiği için 8 Mayıs 2017’de Elazığ 2 Nolu Yüksek Güvenlikli Cezaevine sürgün edilen Canpolat, halen bu cezaevinde kalıyor ve 27 Şubat 2020’den beri de kendisinin ifadesiyle “tavuk kümesi boyutlarında” bir hücrede tutuluyor.

Turan Canpolat, Malatya Cezaevindeyken. Fotoğraf 27 Ocak 2016 ile 8 Mayıs 2017 arasında çekilmiş olmalı. Çünkü 8 Mayıs’tan sonra Elazığ’a gönderildi.

Turan Canpolat tutuklandıktan 5 ay sonra 15 Temmuz darbesine katılmakla ve Anayasal düzeni ortadan kaldırmakla suçlandı ve iddianamesinde suç delili olarak bile zikredilmeyen Bank Asya hesabı, imzasız ve onaysız Bylock belgeleri ile KHK’yla kapatılan bazı şirketleri temsil ettiği gerekçe gösterilerek 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Bağlı bulunduğu Malatya Barosu ve Türkiye Barolar Birliği’ne sesini duyurmayan, tutukluluğuna itiraz için 25 kez dilekçe veren Turan Canpolat, 16 Mart 2020’de kaleme aldığı ilk mektubunda söz konusu hukuksuzlukları 19 sayfada anlattı. Canpolat’ın sesini başta Avrupa Barolar ve Hukuk Birlikleri Konseyi (CCBE) olmak üzere 13 insan hakları örgütü duydu. Adı geçen kurumlar Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ile Türkiye’deki 3 resmi kuruma mektup göndererek tutsak avukatın tahliye edilmesini istedi.

Turan Canpolat, 6 Ocak 2021 tarihli ikinci mektubunda ise kendisi gibi hukuksuzluklara maruz kalan mağdurların sesi oluyor.

Yargıtay kararlarıyla, bir nevi papatya falına dönen Bylock, ankesör, dini sohbetlere katılma, öğrenciler ve ihtiyaç sahipleri için kermes ve pilav günü düzenleme, kurum çalışanı, dernek veya vakıf üyesi olma, çocuğunu dershane veya okula gönderme, gazete ve dergi abonesi olma, basın açıklamasına katılma gibi hususlarda hukuki değerlendirmede bulunmanın anlamsızlığına ve gereksizliğine dikkat çekiyor.

Canpolat, makdülü olmayan bir cinayet yargılamasında cinayet delillerini sergilemek gibi gayr-i hukuki ve gayr-i ahlaki bir tablo ile karşı karşıya olduklarını ifade ediyor.

“Tarihe geçtiğimin farkındayım” diyen Canpolat mektubunu sonunda ruhen, fikren ve vicdanen hür; hukuk insanlarına, avukatlara, hakim ve savcılara, aydınlara, gazetecilere, siyaset, bilim ve sanat insanlarına ve bütün masum, mazlum, mağdur, mahkum ve mahzunlara selam gönderiyor.

TURAN CANPOLAT’IN MEKTUBUNUN ORİJİNALİ

6 Ocak 2021
2 Nolu Yüksel Güvenlikli Cezaevi
D-17 Koğuşu ELAZIĞ

Kamuoyuna Açık Mektup…

Bu mektup 60 aylık esaret günlerimde bir şehirdeki cezaevinden diğerine, tavuk kümesi boyutlarındaki tek kişilik tecrid koğuşlarına savrulurken tanıdığım, tanıştığım yakınlarım ile sayıları binleri bulan ve onlarla aynı kaderi paylaşan gözü yaşlı eş, çocuk, anne, baba, beli bükülmüş nine ve dedeleriyle birlikte milyonlarca masum, mazlum, mahkum ve mahzunun nam ve hesabına…

Makam, koltuk, menfaat, rant, güç ve iktidar uğruna hayali, afaki, düzinece suç, suçlama, iftira ve tuzaklarla göz yaşartan, vicdan sızlatan mağduriyetlere, mahrumiyetlere, perişaniyetlere sebep olanları hak, hukuk, adalet ve tarih önünde, insanlık vicdanında mahkum etmek ve ettirmek için kaleme alınmıştır.

Kimi, nerede, nasıl, ne ile öldürdüğü mahkumiyet kararında yazmayan birinin cinayetten hapis cezasının hak, hukuk ve hakikat nazarında bir hukuki değeri, karşılığı ve geçerliliği varsa..

Terör örgütünün ne zaman, nerede, nasıl, kimler tarafından kurulduğu, cebir ve şiddet içeren eylemleri ile bu eylemlerle olan illiyet bağının hangi fiili ve hukuki delillerden ibaret olduğu ortaya konulmadan örgüt üyeliği veya yöneticiliğinden verilen cezaların da bir hukuki geçerliliği vardır…!

Örgütü, cebir ve şiddet eylemlerini, bunlarla olan bağı gösterir hukuki delilleri göstermeden banka hesabını, haberleşme programını, telefon kayıtlarını…vs örgüt üyeliği delili saymak; maktulü olmayan bir cinayet yargılamasında cinayet delillerini sergilemek gibi gayr-i hukuki ve gayr-i ahlaki bir tablodur.

Bu minvaldeki bütün iddianameler, suçlamalar, kesinleşmiş mahkumiyet kararları hak, hukuk ve hakikat nazarında maddi gerçeğe aykırı olduğu için yok ve hiç hükmündedir. Maddi gerçeğe yani hak ve hakikate aykırılığın hukuki tanımı: sahtelik ve sahteciliktir. Mahkeme kararları için de bu böyledir… Maddi gerçeğe ve hakikate aykırı mahkeme kararları sahte olduğu için yok ve hiç hükmündedir… Kesin bilgidir… Nokta…

Ancak hakim, savcı ve diğer ilgililerin hukuki ve cezai sorumluluğu açısından, bu kararlar, her türlü şüpheden uzak, aksi ve inkarı mümkün olmayan kesin delil mahiyetindedir.

Adalet Bakanlığının ihalesi, izni, denetimi ile faaliyet gösteren ortak şirketine veya işletmesine herhangi bir sebep veya terör suçlamasıyla kayyım atanması, el konulması, araçlarını otoparka EMANETEN bırakan hakim, savcı ve bakanlık personeli için terör örgütü üyeliği delili sayılıp araçlara el konabiliyorsa, hukuken, ahlaken, vicdanen ve aklen bu mümkünse…

Devletin izin, denetim ve ruhsatı ile faaliyet gösteren bir bankadaki (Bank Asya) hesaba EMANETEN bırakılan para ve mevduattan dolayı hesap sahipleri örgüt üyeliği ile suçlanabilir, hesaplara bloke konabilir…

“Delildir, delil değildir” şeklindeki neredeyse aylık değişen, taban tabana zıt, birbirini TEKZİP eder mahiyetteki mahkeme ve Yargıtay kararlarıyla, bir nevi papatya falına dönen Bylock, ankesör, dini sohbetlere katılma, öğrenciler ve ihtiyaç sahipleri için kermes ve pilav günü düzenleme, kurum çalışanı, dernek veya vakıf üyesi olma, çocuğunu dershane veya okula gönderme, gazete ve dergi abonesi olma, basın açıklamasına katılma gibi hususlarda hukuki değerlendirmede bulunmak anlamsız ve gereksiz…

Bedenen esir olsam da ruhen, fikren ve vicdanen hürüm… Hak, hukuk, demokrasi, insan hak ve hürriyetleri ile inandığım değerler noktasında esaret altına alındığım 27 Ocak 2016 tarihindeki yerimdeyim…

Hak, hukuk, adalet, demokrasi, insan hak ve hürriyetleri ile akıl ve bilimden yana; ruhen, fikren ve vicdanen hür;

Hukuk insanlarına,
Avukatlara,
Hakim ve savcılara,
Aydınlara,
Gazetecilere,
Siyaset,
Bilim ve Sanat insanlarına,
Ve bütün masum, mazlum, mağdur, mahkum ve
Mahzunlara selam olsun…
Saygı ve sevgilerimle…

Turan CANPOLAT

2 Nolu Yüksek Güvenlikli Cezaevi
D-17 Koğuşu Elazığ/TÜRKİYE

Turan Canpolat’ın mektubunda cezaevi mührü bulunmuyor. Mektup okuma komisyonlarının bazen mühür vurmayı unuttuğunu ifade eden ailesi mektubun Elazığ Cezaevinden APS ile postalandığını zarfıyla kanıtlıyor.

Hücredeki avukattan mektup var: Tarihe geçtiğimin farkındayım

Tutuklu avukat Turan Canbolat’a Fransa’dan destek mektubu: Size yardım etmeye kararlıyız!

Tutuklu avukat Turan Canpolat için Avrupa’dan Erdoğan’a mektup

 

BOLD ÖZEL

9 aylık Saime bebeğin annesi ve babası tutuklandı

Ankara’da dün akşam saatlerinde gözaltına alınan Yasemin-Kasım Melizci, bugün görülen mahkemeden sonra tutuklandı. Bebeğiyle karantina hücresinde kalacak olan Yasemin Melizci 15 gün telefon ve kapalı görüş yapamayacak.

BOLD ÖZEL – Yine çekirdek bir aile hapse gönderildi. Dün akşam 20.00 sularında 9 aylık bebekleri Saime ile birlikte gözaltına alınan Yasemin-Kasım Melizci bugün tutuklandı. Dün geceyi Etimesgut Emniyet Müdürlüğünde geçiren Yasemin Melizci avukatıyla da görüştürülmemişti.

Melizci çiftinin gözaltına alınmasını Twitter hesabından duyuran HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Bir bebek daha mı cezaevine girecek? Yasemin-Kasım Melizci çifti dün akşam saat 20.00 civarlarında Ankara’da 9 aylık bebekleriyle gözaltına alındı. 9 aylık Saime dün geceyi annesiyle birlikte Etimesgut’taki bir nezarethanede geçirdi. Çorum’a göndereceklermiş” dedi.

Cemaat soruşturmaları kapsamında haklarında arama kararı bulunan hemşire Yasemin Melizci (29) ve eşi Kasım Melizci’nin (32) mesajlaşma programı Bylock kullandıkları iddiasıyla ve tanık ifadelerine dayanılarak gözaltına alındıkları öğrenildi.

Saime bebek, annesi ve babasıyla, Ankara Batı Adliyesinde. 21 Ocak 2021.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

“O peçeteye isimlerimizi değil umutlarımızı yazdık”

Bir kağıt mendile isimlerini ve yaşadıkları sıkıntıları yazan Şanlıurfa 2 Nolu Cezaevindeki tutuklu 12 kadının hikayesini, aynı cezaevinden bir süre önce tahliye olan öğretmen Bold Medya’ya anlattı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Şanlıurfa 2 Nolu Kapalı Cezaevinde kalan bir ev hanımı, bir diş hekimi ve 10 öğretmen, sosyal medyada oluşan tepkiler nedeniyle 28 Eylül 2019’da tahliye edilen Ahmet bebeğinin annesinin avucuna bir kağıt peçete sıkıştırdı. 12 kadın, bir cümleyle sıkıntısını peçeteye yazdı.

Kimi kalp krizi geçirmiş, kimi bipolar bozukluğu yaşıyor, kimi ölüm tehlikesi atlatmış kimi de vertigo hastalığıyla mücadele ediyordu. Hepsinin çocukları vardı. Aileleri uzak şehirlerde olanlar aylardır çocuklarını görememişti. Bazıları bakacak kimsesi olmadığı için çocuğunu yanına almak zorunda kalmıştı. Tahliye olan arkadaşlarına “İmkanın olursa duyur sesimizi” diyebilmişlerdi.

Bold Medya’nın 1,5 yıl önce gündeme getirdiği o peçetede adı yazılan kadınlardan biri (güvenlik gerekçesiyle adının açıklanmasını istemedi) kısa bir süre önce tahliye oldu.

İşte o kadın, Bold Medya’ya ulaşıp hem seslerini duyuran herkese teşekkür etti hem de peçeteyi hangi şartlar altında yazdıklarını anlattı.

Suda eriyip gidebilecek bir kağıt parçasına isimlerini değil aslında umutlarını yazdıkları söyleyen öğretmen, peçete sosyal medyada gündem olduktan sonra cezaevi yönetiminin kendileriyle ilgilendiğini, müfettiş bile geldiğini söyledi.

TWEET OLUP UÇAN O PEÇETENİN HİKAYESİ

İşte o öğretmenin kaleminden, cezaevinden sesini duyurmaya çalışan 12 kadının hikayesi…

“Bir şehri ikiye bir nehir, bir uykuyu ikiye bir sevda böler.” Bu sözü ilk duyduğumda çok beğenmiştim. Yıllar sonra bir gün öğrencilerime sordum. Sizce, “Bir uykuyu ikiye bir sevda böler ne demek?” diye. Anlattılar birer birer uykuları bölen sevdaları: “Aşıksa, çok aşıksa sevdiğini düşünmekten gözüne uyku girmez, bölünür durur uykular” dedi biri. Diğeri; “Anne mışıl mışıl uykusundan yavrusunun ağlayan sesiyle fırlar yatağından, bu bir sevdadır” dedi. Ne de güzel söyledi.

Bir derdin ağırlığı altında inleyip eziliyorsa biri, paylaşıp azaltmak için yükünü tereddütsüz arayacağı dostları vardır. Oflamadan zevkle kaygıyla böler uykularını, adı bence sevdadır. Evet doğru, başka? “Tatlı uykuların koynundayken alem gecenin karanlığına tezat seccadesinin başında Rabbine yolladığı dualarla aydınlatır ruhunu, Allah’a sevdasıdır bölen uykusunu” “Hasretse sevdiklerine uyku tutmaz ki zaten” Hepsi de ne güzel cevaplardı öyle.

Bunu neden anlattım biliyor musunuz? Bütün sevdaların aynı anda yaşandığı başka bir yer var mıdır bilmiyorum. “Kadınlar Koğuşu.” Çaresizliğin dibini sıyırırken sevdaların her çeşidine ev sahipliği yapan dört duvar arası. Ve işte burada bazen öyle acılar hasretler yaşanır ki diğerleri kendisininkini rafa kaldırır bir süreliğine.

“30 GÜNLÜK AHMET BEBEĞİN KOĞUŞA GELDİĞİ GÜNÜ UNUTAMAM”

O anlardan biriydi 30 günlük Ahmet bebeğin koğuşa gelişi. Henüz kırkı bile çıkmamış bebek… O atmosferi hiçbir zaman unutamam. Bütün koğuş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Gözyaşları içerisinde Allah’ım daha minicik bunu nasıl yaparlar diye inliyorlardı. Koğuşumuzun 31. kişisiydi bebek.

Bebeğin annesi de çok saf ve temiz bir insandı. Ve o kadar çaresizdi ki… Bebek sürekli ağlıyor. Her yer tıklım tıklım. Yerde yatıyorlar. Annenin kimseye derdini anlatacak, hakkını arayacak vakti yoktu. Ahmet ile ilgilenmek zorundaydı. Kendisinin izniyle durumlarını hemen Ömer beye yazdık. Bir çare bulurlar diye düşündük. Ömer bey bize cevap verdi, ilgileniyoruz diye… Şu an bunları anlatırken bile gözlerim doluyor. O bebekle orada olmak bizim için de çok farklıydı.

Günlerce bu hüzün devam etti, ama hep hem annenin hem bebeğin etrafında pervane olduk. Hatta (her yörenin adeti farklı olabilir) bebeğin kırkını çıkartmıştık, tebessüm ettiren bir anıdır: Bebeğin karakter olarak kime benzemesi isteniyorsa o kişiye kırk kaşık su saydırılır ve o suyla bebek duş aldırılır. Erkek çocuk olduğu için elbette bir erkeğe saydırılması gerekirdi ama biz de içimizdeki en yiğit, en mübarek, bekar genç kızımıza saydırmıştık suyu.

Günler geçtikçe anne ve bebeğin durumu sosyal medyada gündem olduğunu duyduğumuzda, çıkacaklarına inanmıştık. Ve nitekim öyle oldu. Öyle mutlu olmuştuk ki, anlatılamaz. Herkes Ahmet bebekten bir hatıra aldı kendine çorap, emzik, mendil…

Ahmet bebek ve annesine cezaevi yönetimi tarafından verilen tutuklu kimliği. Koğuştaki kadınlardan biri Ahmet bebeğin ve annesinin birlikte çekilmiş fotoğrafından hazırlanan bu kimliği görünce etkilenip böyle bir çizim yapmış.

“KOĞUŞ REVİR GİBİYDİ, ÇOK ZOR DURUMDA OLANLAR VARDI”

Ve siyah çöp poşetine doldurulurken eşyalar, bir kağıt dahi bulamayacak kadar acelemiz vardı. Bir peçeteye isimlerimizi yazarak eline tutuşturduk annenin. “İmkanın olursa duyur sesimizi” diye. Zira koğuş bir revir gibiydi adeta, çok zor durumda olanlar vardı. Her türlü umut kırıntısına küçücük bir ışığa dahi ihtiyacı vardı insanların.

Kalp krizi geçiren Özlem hanım ağır panik atak hastasıydı. Bir tencere kapağı düşünce bile kendine gelemiyordu. Hepimiz başına toplanıp rahatlatmaya çalışıyorduk. Vertigo hastası Fatma hanımın durumu çok vahimdi. Sayım yapılırken dahi elimizde kalıyordu. Bir keresinde merdiven başında tuttuk. Neredeyse yukarıdan aşağıya yuvarlanacaktı. Üç çocuk sahibi Nilgün hanım, dayanamayıp kapıları yumrukluyordu. Pembe hanım bipolar bozukluk hastasıydı. Ağır ilaçlar kullanıyordu. Eşi de tutukluydu ve iki çocukları vardı. Asiye hanımın, Leyla hanımın, Handan hanımın ikişer, üçer çocukları vardı. Kiminin ailesi uzak şehirdeydi, çocuklarını göremiyorlardı… İsimlerin hepsini yetiştiremedik. Tahliye olan arkadaş bir taraftan eşyalarını hazırlıyordu. Biz de bir taraftan peçeteye yazıyoruz ama ismi unutulanlar vardı. Çok kalabalıktık.

“9 AYLIKKEN HAPSE GİREN MİNİK ZEYNEP 3 YAŞINI GEÇMİŞTİ”

Bir de 9 aylıkken içeri giren minik Zeynep’imiz vardı. 3 yaşını geçmişti içerde. Bir gece annesini sayıklarken duymuştum. Gerçi hemen her gece sayıklardı. “Yağmuuur ne güzel yağıyorsun sen yağmur” diyordu. Bir kadın yağmurla niye konuşurdu ki… Ertesi gün sordum, verdiği cevap: “Kızımı oynatacak bir şey bulamıyorum, bazen onunla yağmuru konuşturuyorum ya da bulutları, kuşları, rüzgarı…” Anlamıştım. Sonrasında defalarca şahit oldum kucağına alıp kızını “Bak Zeynep yıldızlar ne diyor” diye konuştuklarını, minik Zeynep’in bulutlarla selam yolladığını kardeşlerine. Yazarken bile tüylerim ürperiyor.

Zeynep de sayıklardı. “Anne çekpas, anne çekpas diyordu bir gece. Muhtemelen rüyasında ranzanın altına kaçan topunu çekpasla çıkarması gerekiyordu. Çünkü bütün oyunları böyleydi. Şimdi rüyalarımda en çok Zeynep’i görüyorum, sıkı sıkı sarılıyor bana. Mahzun bakıyor gözleri ne zaman der gibi. Ben onu orada bırakıp ayrılırken kuşlara sesleniyordu o, “Kuşlar haydi gelin mama saatiii…”

Bir peçeteye isimlerimizi değil aslında umutlarımızı yazdık. Dualarla, ızdıraplarla, hasretlerle, acılarla örülü hikayeler yazdık. Günler sonra bizim minik peçetemizin kuş olup Twitter’a konduğunu duyunca em çok şaşırdık hem de çok sevindik. Öyle ki, bu mevzu duyuldukça bize olumlu yansımalarını da görmeye başladık. Cezaevi müdürü ziyaretimize gelerek ihtiyaçlarımızı soruyordu. Müfettiş bile geldi. Şartlarımız daha iyi hale getirildi. Bebeği olmayan ve tedavi gören bir kadın vardı. Ona bile “bebek tedavisine burada devam edebilirsiniz” dediler. Cezaevi şartlarında böyle bir tedavi nasıl yapayım diye istemedi.

“KENDİMİ BANYOYA KAPATIP HIÇKIRARAK AĞLADIĞIM ZAMANLARI BİLİYORUM”

Beş yıldır içeride, dışarıda çok büyük sıkıtınlar çektik. Ben kayınvalidemlerle yaşamak zorunda kaldım. Maddi anlamda çalışamıyorsun. İçeride ayrı bir garabet, ayrı bir sıkıntı. Ağlayacak yer bulamıyorsun. Kendimi banyoya kapatıp hıçkıra hıçkıra ağladığımı biliyorum. 28 kişinin yemeği, bulaşığı, sıraya koymuşlar, çok ağırdı.

Cezaevinden çıktıktan sonra bir kişi bile içeride ne yaşadın, ne oldu, ne bitti diye sormadı. Çıplak arama Türkiye’de gündem olunca ben de başımdan geçeni gazetecilere yazdım. İnanın kendimi o kadar rahatlamış hissettim ki… Eşinle telefonla konuşuyorsun bir şey anlatamıyorsun, ailene anlatamıyorsun, kimseye derdini anlatamıyorsun… O kadar kasılmışız ki. O küçücük mesaj beni rahatlattı.

“TELEFONDA KONUŞURKEN BEN AĞLARDIM, GARDİYANLAR AĞLARDI”

Annem benim cezaevinde olduğumu bilmiyordu. Telefonda konuşurken ben ağlardım, gardiyanlar ağlardı. “Anne iyiyim” derdim. “Çocuklar ne yapıyor kızım” derdi. “Yanımda oynuyorlar” derdim. Vertigo hastasıydı. “Anne sakın sen beni arama, az arayacağım ama ben sesi arayacağım” diyordum. “Başkasının numarasından arıyorum derdim, 10 dakika sonra kapatmam lazım” derdim.

Bir hafta annemle, bir hafta çocuklarıma, bir hafta eşimle konuşuyordum. Birine sıra gelene kadar bir ay geçiyordu. Her telefon konuşması ağlamakla geçiyordu. Hala rüyalarımda beni götürüyorlar zannediyorum. Hala koğuştaki arkadaşlarla o atmosferin içerisindeyim.

Yaşadıklarımızın, hissettiklerimizin duyulmasını çok isterim. Çocuklarıma yazdığım ama gönderemediğim mektuplar var. Onların herkes tarafından okunmasına çok isterim. Bu aslında bütün kadınlar için geçerli. Anlatsalar belki rahatlayacaklar ama bazıları da anlatarak acımı tazelemek istemiyorum diyor.

Ne diyebilirim hiçbir şey olmasa dahi, hiçbir neticesi, yüzlerce insanın duasını almak bile bizim için o kadar özel, o kadar unutulmaz ki, minnet duyduğumuzu, dualarımıza her gün bütün güzel yürekleri ortak ettiğimizi demesem bunları bilmeseniz olmayacaktı. Teşekkür ederiz.

Türkiye’deki adaletin durumunu özetleyen belge: Çığlıklarını peçeteyle duyurdular

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Brezilyalıların gözünden Çin aşısı: Umut mu rant mı?

Fatih Akalan, Türkiye’de Çin aşısına karşı insanların güvenini kazanmaya yönelik kampanyalar yürütülürken, etki alanı yüzde 50 açıklanmasına rağmen aşıya kullanım onayı veren Brezilya’daki son durumu ülkede yaşayanlarla Türklerle konuştu.

BOLD  – Türkiye’de de kullanım onayı alan Çinli aşı firması Sinovac’ın adı Brezilya’da skandallarla anılıyor. Firma CoronaVac aşısına kullanım onayı alabilmek için rüşvet vermekle suçlanıyor. Son yapılan deneylere göre de aşının etki alanı sadece yüzde 50,38 olarak açıklandı.

Gazeteci Fatih Akalan, Endonezya, Türkiye ve Brezilya’da kullanılmaya başlanan, tartışmaların odağındaki Çinli Sinovac’ın ürettiği CoronaVac’ı Brezilya’da yaşayan Türklere sordu.

7 yıldır Latin Amerika ülkesinde bulunan Fatih Sarıbaş buradaki son durumu ve Brezilyalıların aşıya olan ilgisini anlattı.

Yaklaşık 200 milyon nüfusa sahip Brezilya’da koronavirüs vakalarının dünyanın geri kalanından bir tık ileride olduğunu söyleyen Sarıbaş, aşının artık evde kalmak istemeyen Brezilyalıların son umut olarak görüldüğünü anlattı.

Aşı olayının Brezilya’da politikleştiğini vurgulayan Sarıbaş, muhalefet ile iktidar arasındaki, adı rüşvet skandallarına da karışan Sinovac polemiklerine de değindi.

Okumaya devam et

Popular