Bizimle iletişime geçiniz

Dünya

Almanya’dan Türkiye raporu: Cumhurbaşkanlığı hükumet sistemi kurumları felce uğrattı

Almanya’nın saygın düşünce kuruluşu Bilim ve Politika Vakfı, Türkiye’deki Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi ile artık Meclis’in daha güçsüz olduğunu açıkladı. Vakıf, “Güçler ayrılığı baltalanmış durumda, yargı siyasallaştı, kurumlar felce uğratıldı, ekonomik sıkıntılar artıyor ve otoriter pratikler hüküm sürüyor” dedi.

BOLD – Almanya’nın saygın düşünce kuruluşlarından Bilim ve Politika Vakfı (SWP), yeni raporunda Türkiye’deki cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini mercek altına aldı. Raporda, 2018’de yürürlüğe giren ‘Türk tipi cumhurbaşkanlığı’ sisteminin, siyasette ve devletin işleyişinde yol açtığı değişim incelendi. Raporda çarpıcı tespitler yer alıyor.

Sinem Adar ile Günter Seufert tarafından kaleme alınan ve yeni hükümet sisteminin iki buçuk yıllık bilançosunu gözler önüne seren raporda, 2021 yılının Türkiye’si şu tespitlerle betimleniyor:

“Artık meclis daha güçsüz, güçler ayrılığı baltalanmış durumda, yargı siyasallaştı, kurumlar felce uğratıldı, ekonomik sıkıntılar artıyor ve otoriter pratikler hüküm sürüyor.”

Raporda, AKP Hükümeti’nin 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sorumlu tuttuğu Gülen yapılanmasına mensup ya da mensup olduğu varsayılan kişileri tasfiye ettiği, bunların yerine liyakatten uzak görevlendirmeler yapıldığı belirtildi.

Rapordaki bir diğer çarpıcı tespit ise cumhurbaşkanlığı hükumet sisteminin başarısız olduğu ve gelinen noktada Erdoğan’ın ‘iktidarı muhafaza etme mücadelesi yürüttüğü’ gerçeği.

42 sayfalık raporda, yasama, yürütme ve yargı alanında yaşanan son gelişmeler değerlendirilirken, Türkiye’de demokrasi ve temel haklar alanında gerilemelere dikkat çekiliyor.

MECLİS ZAYIFLADI, YARGI İŞLEVİSZLEŞTİ

Yürütmenin, meclisin bütçe gibi konularda kalan yetkilerine bile müdahale ettiğine işaret edilen raporda, yasamanın zayıfladığı, muhalefet milletvekilleri üzerinde de baskıların arttığı vurgulanıyor. Milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılıp kriminalize edildiklerine işaret edilen raporda, “Anayasa açıkça ihlal edilerek, mecliste yapılmış konuşmalar bile, kanunların esnek bir şekilde yorumlandığı, gerçeklerin çarpıtıldığı, ceza kovuşturmalarına yol açabiliyor” tespiti yer alıyor.

Giderek artan siyasallaşmanın yargıya da büyük zarar verdiği belirtilen, ‘yargı mensuplarının bağımsız karar almaktan korkar hale geldiklerine’ dikkat çekilen araştırmada, Türkiye’deki yeni sistemle bürokrasinin de ‘büyük ölçüde felce uğradığı’ aktarılıyor.

BÜROKRASİ FELÇ

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini’ savunurken, bunun daha etkin bir yönetim anlayışı getireceğini, ‘işlevsiz’ ve ‘hantal’ olmakla eleştirdiği bürokrasiyi de küçülteceğini söylüyordu.

Ancak SWP’nin raporuna göre yeni sistemle birlikte atılan adımlar sonucunda bürokrasi küçülmedi, aksine, oluşturulan yeni birimler, kamu çalışanları sayısındaki artışla daha da büyüdü.

Ülke genelinde işsizliğin artmasına karşın, kamuda işe alımların arttığına, Haziran 2020 itibarıyla kamuda çalışan sayısının neredeyse beş milyona yaklaştığına dikkat çekilen raporda, “Kamudaki bu hızlı büyümeye rağmen devlet idaresi felce uğramış görünüyor” gözlemi aktarılıyor.

GÜLEN HAREKETİ MESNUPLARI TASFİYE EDİLDİ LİYAKATSIZ GÖREVLENDİRMELER YAPILDI

Buna yol açan nedenler sıralanırken, AKP Hükümeti’nin 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sorumlu tuttuğu Gülen yapılanmasına mensup ya da mensup olduğu varsayılan kişileri tasfiye etmesi, bunların yerine yapılan liyakattan uzak görevlendirmeler hatırlatılıyor.

Başbakanlığın lağvedilmesi, binden fazla ofisin bulunduğu Cumhurbaşkanlığı sarayında yapılan görevlendirmelere yer verilen raporda, kamu bürokrasisindeki bir diğer önemli sorun şu ifadelerle aktarılıyor:

“Yeni atama kararları, büyük ölçüde nitelik ve liyakat esas alınarak değil, bir dini cemaate ya da siyasi partiye üyelik, Erdoğan ve ailesine yakınlık gibi, yerine getirilecek görev ile ilgisi olmayan, dışsal etkenler dikkate alınarak alınıyor.”

PARTİ VE KAMU ARASINDAKİ SINIR BUHARLAŞIYOR

Darbe girişimi sonrası Gülen Hareketi mensuplarını tasfiye eden AKP’nin, son dönemde bu görevlere ‘aşırı muhafazakar dini tarikat mensupları’ ya da MHP’ye yakın isimleri getirdiğine dikkat çekildi.

Kurallara riayet etmek ve tarafsız kalmaktan uzak bu yeni kadroların vasıflarının yetersiz olduğu ifade edilen raporda, kamu bürokrasisinin giderek politize hale gelmesiyle, kamu görevlisi olmak ile parti üyesi olmak arasındaki sınırların da neredeyse ortadan kalktığı kaydediliyor.

Devlet kurumlarının zayıflaması ve felce uğraması konusunda, Merkez Bankası, Türkiye İstatistik Kurumu, Türkiye Varlık Fonu’ndan örnekler aktarılırken, Cumhurbaşkanı ile ailesinin bunlar üzerinde devasa nüfuz sahibi olduğu belirtildi, buralarda ‘ahbap-çavuş ilişkilerinin’ hüküm sürdüğü kaydedildi.

ERDOĞAN, MİT’İ KENDİ PARTİSİNİ KONTROL ALTINDA TUTMAK İÇİN DE KULLANIYOR

Türkiye’de yeni sistemle birlikte yürütme gücünün tek bir kişi, yani AKP’li cumhurbaşkanında toplandığına, kurumlar üzerindeki kontrolünün de ‘muazzam’ olduğuna vurgu yapılan araştırmada, ayrıca Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) son yıllarda edindiği operasyonel yetkiler ve dokunulmazlık zırhı ile ağırlığının arttığına işaret ediliyor.

Raporda, “Günümüzde MİT’in oynadığı merkezi rol, terörle mücadele ve bürokrasinin gözetlenmesi ile sınırlı değil. Anlaşılan o ki Cumhurbaşkanı Erdoğan, MİT’i aynı zamanda, kendi partisini kontrol altında tutmak için de kullanıyor” görüşü dikkat çekiyor.

ERDOĞAN’IN MANEVRA ALANI DARALDI

Yeni hükümet sistemi ile birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kurumlar üzerinde ‘neredeyse sınırsız ve denetimsiz’ bir güce sahip olduğu, buna rağmen, hem de sürpriz bir şekilde ‘cumhurbaşkanının siyasi manevra alanının parlamenter sistemde olduğundan daha da dar hale geldiği’ gözlemi aktarılıyor.

SİSTEM BAŞARISIZ OLDU: ERDOĞAN İKTİDARI MUHAFAZA MÜCADELESİ YÜRÜTÜYOR

“Yeni sistem, ulaşılacağı söylenen hedeflerin gerçekleştirilmesinde başarısız oldu” değerlendirmesine yer verilen raporda, gelinen noktada bugün Erdoğan’ın ‘iktidarı muhafaza etme mücadelesi yürüttüğü’ belirtiliyor.

“Ne ekonomik görünüm ne de sosyal öngörüler umut vaat ediyor” görüşüne yer verilen araştırmada, “Toplumun seküler kesimlerine uygulanan olağanüstü baskıya rağmen, ülke nüfusunun tamamını dindar Müslüman bir millete dönüştürme girişimi de başarısız oldu” görüşü aktarılıyor.

AKP’YE DESTEK AZALIYOR, AKP’NİN MHP’YE BAĞIMLILIĞI ARTIYOR

Araştırmaya göre son dönemde AKP’ye seçmen desteği azalırken, Erdoğan’ın iktidarda kalabilmek için MHP’ye olan bağımlılığı daha da artıyor. Erdoğan’ın ayrıca İslamcı kesimdeki destekçilerini de kaybetmekte olduğuna işaret ediliyor.

“AKP, Erdoğan’ın seçim makinesi işlevini gören bir çarka dönüştü” tespiti yapılan raporda, parti üyelerinin eleştirilerini artık dile getiremedikleri, kararların ise Erdoğan’ın çevresindeki küçük bir grup tarafından alındığı belirtiliyor, “Parti Erdoğan’ın seçim aracı seviyesine düşürüldü ve siyasi katılımın bir kanalı olma işlevini yitirdi” yorumu aktarılıyor.

Erdoğan’ın partisi içinden açık bir meydan okuma ile karşı karşıya bulunmadığı ancak parti içinde, klikler arasında nüfuzunu arttırma mücadelesinin gözlemlenebildiğine vurgu yapılırken, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın popülaritesinin de son dönemde artmakta olduğuna dikkat çekiliyor.

MHP’NİN ARTAN GÜCÜ

MHP’nin Türk siyasetinde değişen rolü ve devlet kurumlarında artan ağırlığının da mercek altına alındığı araştırmada Erdoğan’a geçmişte sert muhalefet eden Bahçeli’nin darbe girişimi sonrası sunduğu desteğin nedenleri sıralanıyor.

Bahçeli’nin ‘U dönüşü’ olarak nitelendirilen, darbe girişimi sonrası cumhurbaşkanlığı hükümet sürecine verdiği destekle, MHP’nin meclisteki temsil oranına kıyasla çok daha büyük bir siyasi nüfuz alanına sahip olmasını sağladığına dikkat çekilirken, “MHP, yeni sisteme desteğiyle kadrolarına devlet bürokrasisinin kapısını açtı” tespitine yer verildi. Bu dönemde MHP’lilerin yanısıra, Batı karşıtı ulusalcılar ve ayrıca tarikatlara yakın isimlerin de bürokraside boşalan kadroları doldurduklarına işaret edildi.

AKP, GÜVENLİK BÜROKRASİSİNDE TAM KONTROLÜ SAĞLAMADAN UZAK

“MHP artan oranda belirleyici bir siyasi güce dönüşürken, Erdoğan ve partisi yıllar sonra kendilerini savunma konumunda buldu” tespitinin aktarıldığı raporda, güvenlik kurumlarında güçlenen MHP kadrolarına işaret edilerek, “AKP’nin güvenlik bürokrasisi üzerinde tam kontrolü sağlamaya uzak olduğu yönünde sinyaller artıyor. Bu bakımdan güçlenen MHP, cumhurbaşkanının politikalarını belirleme, birlikte belirleyebilme pozisyonunda bulunuyor” görüşü savunuldu.

MUHALEFET PARÇALANMIŞ HALDE

SWP raporunda, Türkiye’deki yeni sistemin demokrasi ve bürokrasinin işleyişinde yarattığı tahribat örnekleriyle anlatılırken, muhalefet partilerinin itirazları ve alternatif oluşturma çabaları da incelendi.

Türkiye’de muhalafet partilerinin parçalanmış halde oldukları, ancak cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine itirazlarının bu partileri bir araya getiren önemli unsurlardan biri haline geldiğine işaret edilen raporda, bununla birlikte partilerin demokrasinin onarılmasını sağlayacak ortak bir vizyon geliştirmeyi başarıp başarmayacaklarının henüz belirsiz olduğu kaydedildi.

Araştırmada, “Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin yol açtığı kurumsal tahribat ve muhalefetin belirsiz görünümü, olumlu yönde kolay ve hızlı bir değişim konusunda ihtiyatlı olunmasını gerekli kılıyor” tespitine yer verildi.

DEMOKRASİNİN YENİDEN TESİSİ GÜÇ

Raporun son bölümde, Türkiye tarihinde bir “dönüm noktası” olduğu belirtilen cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin, AB-Türkiye ilişkilerine etkileri de mercek altına alınıyor.

“Türk Hükümeti’nin önümüzdeki yıllarda demokrasi ve hukuk devletine geri dönmek için adımlar atma olasılığını tasavvur etmek güç” denilen bu bölümde, hükümet tarafından bilinçli izlenen kutuplaştırma stratejisinin, dış tehdit ve Batı karşıtı söylemlerin süreceği öngörüsünde bulunuluyor.

Muhalefetin ciddi güçlüklerle karşı karşıya bulunduğuna işaret edilen raporda, demokrasinin yeniden tesis edilmesinin de güç olacağı görüşü aktarılıyor.

Ayrıca, “AB Türkiye’yi reformlara zorlayamaz. Demokratikleşme için uygun bir iklim ve buna destek veren siyasi akımların olması gerekiyor. Bunların ikisi de şu an için zayıf görünüyor” tespitine yer veriliyor.

AVRUPA BİRLİĞ’NİN ETKİSİ

AB ve üye ülkelerin, Türkiye ile ortak ekonomik ve güvenlik çıkarları alanlarında işbirliği dışında çok da bir alternatife sahip olmadıklarına işaret edilen raporda, Türkiye’nin ekonomik olarak istikrarsızlaşmasının Avrupa’nın çıkarına olmadığının altı çiziliyor.

SWP raporunda, ekonomik ilişkilerin orta ve uzun vadeli olarak güvence altına alınması gerektiği, bu bağlamda da Gümrük Birliği’nin etkili bir araç olabileceği kaydediliyor.

Ayrıca AB’nin hukuk devleti ve demokrasiyi savunan sivil toplum aktörlerini desteklemeye devam etmesi öneriliyor.

“Şüphesiz ki AB demokratik reform adımları atması için Türkiye’yi zorlayamaz” ifadelerine yer verillen raporda, son dönemde ekonomik nedenlerle Ankara’nın tekrar yüzünü Avrupa’ya döndüğü hatırlatılıyor, AB’nin Türkiye’ye sorumluluklarını hatırlatması, demokrasi ve insan haklarını gündemde tutmaya devam etmesi gerektiği vurgulanıyor.

BİLİM VE POLİTİKA VAKFI (SWP)

1962 yılında kurulan SWP, Almanya’nın en etkili düşünce kuruluşlarından biri olarak kabul ediliyor ve son yıllarda Türkiye ile ilgili çok sayıda araştırmaya imza atıyor.

200 çalışanıyla Avrupa’nın en büyük düşünce kuruluşlarından biri olan SWP, Alman Hükümeti ve Federal Meclis’e danışmanlık veriyor, ayrıca AB, NATO ve BM gibi Almanya için önemli uluslararası kuruluşlara da katkılar sağlıyor. SWP bünyesinde, Uygulamalı Türkiye Araştırmaları Merkezi (CATS) de faaliyet gösteriyor. SWP finansmanını, kamu kaynaklarından sağlıyor.

Tutuklu oranı, cezaevi kalabalıklığı ve tutsak çocuk sayısında Türkiye Avrupa lideri!

Dünya

Almanya’dan çarpıcı araştırma: İslam entegrasyona engel değil

Almanya Federal Göç ve Mülteci Dairesi, Almanya’da yaşayan Müslümanlarla ilgili ilginç bir çalışma gerçekleştirdi. Müslümanların yaşamının incelendiği çalışma, dinin günlük yaşam üzerindeki etkisini ve İslam’ın entegrasyona neden engel olmadığını açıklıyor.

BOLD – Almanya Federal Göç ve Mülteci Dairesi’nden (BAMF) Sosyolog Katrin Pfündel ve Ekonomist Dr. Kerstin Tanis Almanya’da yaşayan Müslüman nüfusu araştırdı. Haber portalı DTJ’de yayınlanan röportajda Pfündel ve Tanis araştırmaya dair merak edilen soruları yanıtladı.

MÜSLÜMAN NÜFUSTA BÜYÜK ARTIŞ

Almanya’da 5,3 – 5,6 milyon arasında Müslüman yaşıdığıı belirten Pfündel, “Yakın ve Orta Doğu’daki Müslüman ülkelerden artan göçler sonrası bu sayının 2015’ten bu yana yaklaşık 1 milyon arttığını söyledi.

Bu sayının Almanya’da toplam nüfusun oranı yüzde 6,5’ine dek geldiğini söyleyen Pfündel, “‘Almanya’da Müslüman Yaşamı 2020’ araştırmamızın bir parçası olarak, Almanya’daki Müslüman yaşamın çok çeşitli olduğu sonucuna vardık. Türk kökenli Müslümanlar, Müslüman halk arasında en büyük menşe grubu olmaya devam ediyor. Almanya, ancak birkaç yıl önceki gibi artık mutlak çoğunluk değil” diye konuştu.

KÖKENE VE İNANCA GÖRE FARKLILAR VAR

Müslüman toplumların özelliklerine de değinen Pfündel: “Çalışma için günlük dini uygulamaların çeşitli yönlerini topladık. Müslümanlar için çok farklı anlamları olduğu gösterilmiştir. Örneğin yüzde 39’u her gün ibadet ediyor. Ancak yaklaşık dörtte biri hiç ibadet etmiyor. Dini yiyecek ve içecek kurallarına uyanların oranı yüzde 70. Dini bayramların kutlanması da Müslümanlar için çok önemli. Burada kökene veya inanca göre farklılıklar vardır. Bir örnek vermek gerekirse: Kuzey Afrika’daki Müslümanların yüzde 85’i oruç tutarken, Güneydoğu Avrupa’dan gelen Müslümanların sadece yüzde 40’ı oruç tutuyor” dedi.

ENTEGRASYON SÜRECİ ABARTILIYOR

Dinin entegrasyon üzerindeki etkisine değinen Tanis kıyaslama yapabilmek için de Müslümanlarla Hristiyanları karşılaştırdıklarını söyledi. Karşılaştırma sonucuyla ilgili Tanis: “Neredeyse hiç fark yoktu. Çalışmanın kendisinde, örneğin Almanca bilgisi, eğitim nitelikleri veya Almanya’ya bağlanma gibi çeşitli göstergelere başvurduk. Verilerimiz, sosyal köken, Almanya’da kalış süresi veya göç tarihi gibi etkileyen faktörlerin entegrasyon için basit dini bağlılıktan daha yüksek bir açıklayıcı değere sahip olduğunu göstermektedir. Her şeyi açıklığa kavuşturacak olursak: Dini bağlılığın entegrasyon süreci üzerindeki etkisinin genellikle abartıldığı sonucuna varıyoruz” ifadelerini kullandı.

MÜSLÜMANLARIN 3’TE 2’Sİ ALMANLARLA TEMAS HALİNDE

Tanis, Müslümanların topluma sosyal katılımıyla ilgili de: “Sosyal içerme, entegrasyon sürecinin önemli bir parçasıdır. Bu bağlamda, örneğin, menşe ülkeleriyle ilgili Alman dernek ve derneklerine üyelikleri ve ayrıca Alman kökenli kişilerle temas sıklığını sorduk. Bu iki göstergeye bakarsak, Müslümanların büyük çoğunluğunun Almanya’da oldukça iyi entegre olduğunu görürüz. Günlük temaslarla ilgili olarak, örneğin, tüm Müslümanların üçte ikisinin genellikle Alman kökenli insanlarla temas halinde olduğu görülebilir. Bu mahalleyi, aileyi ve aynı zamanda arkadaş çevresini de etkiler. Temas sıklığı işyerinde en yüksektir ve neredeyse yüzde 100’dür” şeklinde konuştu.

Bazıları naz yapsa da erken seçim yükleniyor

Okumaya devam et

Dünya

Türkiye AB savunma projesinde yer almak için başvurdu

Türkiye‘nin, AB ülkelerinin savunma alanında ortak çalışmalarına çerçeve oluşturan Yapılandırılmış Daimi İşbirliği (PESCO) projesinde yer almak üzere başvurduğu ileri sürüldü. Türkiye ile ilgili kararda Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın tepkisi belirleyici olacak.

BOLD – Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin savunma alanında yoğun işbirliğine çerçeve oluşturan Yapılandırılmış Daimi İşbirliği’nin (PESCO) bir projesinde yer almak üzere resmen başvurdu.

Alman Welt am Sonntag gazetesinin diplomatik kaynaklara dayandırdığı habere göre Türkiye, yer almak istediği PESCO projesinin koordinasyonundan sorumlu olan AB ülkesi Hollanda’ya bu konuda geçen hafta resmi başvuru yaptı.

Türkiye’nin yer almak istediği milyarlık projenin ‘askeri hareket kabiliyetinin iyileştirilmesini’ içerdiği bildiriliyor. Hollanda, askeri birliklerin ve askeri araç ile teçhizatın Avrupa içinde naklinin iyileştirilmesine dair projeninin koordinasyonunu yürüten üye ülke.

Kasım 2020’den bu yana AB üyesi olmayan ülkeler de PESCO projelerine katılabiliyor. PESCO 24 AB üyesi ülkesi müşterekliğinde yürütülüyor.

AB ÜYESİ OLMAYAN ÜLKELER HANGİ ŞARTLARLA KATILABİLİYOR?

Avrupa Birliği dönem başkanlığını Almanya’nın yönettiği 2020’nin ikinci yarısında, AB üyesi olmayan ülkelerin de PESCO projelerinde yer alabilmesinin önü açılmıştı.

AB üyesi olmayan ülkelerin belli siyasi, yasal ve maddi kriterleri yerine getirmesi şartıyla projelere dahil olması mümkün. Bu kriterlerin başında da söz konusu ülkenin AB’nin değerlerini paylaşması, ayrıca AB ülkeleri ile iyi komşuluk ilişkileri ilkeleri çerçevesinde davranması, ortak güvenlik ve savunma çıkarlarıyla çelişecek adımlar atmaması şartı bulunuyor.

Mayıs ayı başında Brüksel’de düzenlenen AB ülkeleri savunma bakanları toplantısında Türkiye’nin dahil olmak istediği projeye ABD, Kanada ve Norveç’in de katılabilmesi yönünde izin çıkmıştı. PESCO projeleri, katılımcı ülkelerin tamamı veya bir kısmının iştiraki ile yürütülebiliyor. AB Konseyi de projeye dahil olmak isteyen AB üyesi olmayan ülkelerin gerekli şartları yerine getirip getirmediğini denetlemekle yükümlü.

2017 yılında kurulan PESCO, proje üyesi ülkelere savunma kabiliyetlerini işbirliği içinde geliştirme, operasyonel hazırlık yürütme ve askeri kuvvetlerin katkılarını artırma imkanı tanıyor. PESCO kapsamında şu ana kadar eğitim, kara formasyon sistemleri, deniz ve hava sistemleri, siber güvenlik gibi alanlarda biri tamamlanmış, 46 da süren proje bulunuyor.

GÜNEY KIBRIS VE YUNANİSTAN’IN TAVRI BELİRLEYİCİ OLACAK

Geçen yıl Doğu Akdeniz’deki gerilimlerin yaşandığı göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’nin AB’nin ortak savunma projesine iştirak için başvuruda bulunmasına Yunanistan ile Güney Kıbrıs’ın tepkisinin ne olacağı merak konusu. Welt am Sonntag gazetesine konuşan, adını vermek istemeyen diplomatlar, “Türkiye ile PESCO çerçevesinde yapılacak bir işbirliğinin AB ile NATO arasındaki işbirliğini iyileştirimesi dışında Türkiye ile Güney Kıbrıs ve Yunanistan arasında da normalleşme sağlamasını umut ediyoruz” dedi.

PESCO, Avrupa Birliği’nin güvenlik ve savunma alanındaki hareket kabiliyetini iyileştirme ve söz konusu alanlardaki zaafiyetin kapatılması amacını hedefliyor. Avrupa’da askeri birliklerle araç ve teçhizatların nakliye ve hareketliliğini kapsayan ve Türkiye’nin de dahil olmak üzere başvurduğu iddia edilen proje 46 PESCO projesinden sadece biri.

Avrupalı yetkililere göre, birliğin koyduğu şartlar dolayısıyla Rusya ve Çin, PESCO projelerinde yer alamaz. Son dönemde Avrupa Birliği ile ilişkileri bozulan Türkiye’nin de yer almaması gerekiyor. Avrupalı diplomatlar Türkiye’nin projeleri alınması durumunda kapının bütün ülkelerin katılımına açılmış olacağını belirtiyor.

EURACTIV sitesi, Kasım ayında yaptığı haberde Türkiye’nin Güney Kıbrıs’la problemleri çözülmediği sürece, Doğu Akdeniz’de de Yunanistan ve Fransa ile yaşadığı gerilim dinmeden Türkiye’nin PESCO projelerine alınmamasının kararlaştırıldığını iddia etmişti.

Türkiye’nin projeye katılımını ‘Truva Atı’ gibi gören Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın Ankara’nın başvurusuna karşı çıkması bekleniyor.

Arabistan Türkiye’nin verileri inandırıcı bulunmuyor

Okumaya devam et

Dünya

Greepeace açıkladı: İngiltere’deki plastik atıklar Türkiye’de yakıldı

Çevre örgütü Greenpeace, İngiltere’deki plastik atıkların yaklaşık yüzde 40’ının Türkiye’ye ihraç edildiğini ve yasa dışı yollarla toplanıp yakıldığını açıkladı.

BOLD – Uluslararası çevre örgütü Greenpeace (Yeşil Barış) tarafından yayımlanan yeni bir rapora göre, geçen yıl İngiltere’deki plastik atıkların yaklaşık yüzde 40’ı Türkiye’ye ihraç edildi ve yasa dışı yollarla toplanıp yakıldı.

Raporda İngiltere’nin 2020 yılında Türkiye’ye ihraç ettiği plastik atıkların 210 bin ton civarında olduğu söylenirken araştırmacılar, atıkların Türkiye’de geri dönüştürülmek yerine, bir kısmının yollara, tarlalara ve su kaynaklarına atıldığını ve buralarda yakıldığını tespit etti.

Araştırmacılar rapor için Adana’daki 10 çöp sahasını inceledi ve İngiltere’de faaliyet gösteren Tesco, Asda, Co-op, Aldi, Sainsbury’s, Lidl ve Marks & Spencer gibi süpermarketlere ait plastik poşetler ve yine bu şirketlerin ürünlerini buldu.

Rapora göre Akdeniz kıyılarında da, İngiliz markası tuvalet kağıdı ambalajları da dahil olmak üzere, sahil boyunca İngiltere’den ithal edilmiş plastik bulundu.

Atıkların bir yıldan daha eski olamayacağının bir göstergesi olarak çöp sahalarında İngiltere’de yapılmış bir koronavirüs antikor testi de bulundu.

Raporda Türkiye’nin Avrupa’nın en büyük plastik atık çöp ithalatçısı olabileceği yönünde uyarılarda bulunuldu.

AVRUPA’NIN EN BÜYÜK PLASTİK ATIK ÇÖPLÜĞÜ TÜRKİYE

Rapor Türkiye’nin 2016 yılında İngiltere’den 12 bin tonluk plastik atık ithal ettiğini aktarırken 2020 yılına gelindiği ise bu miktarın 18 kat artarak, İngiltere’nin toplam plastik atığının yüzde 40’ına denk düştüğünü gösterdi.

Avrupa Birliği (AB) üye ülkeleri de geçtiğimiz yıl 2016’ya kıyasla Türkiye’ye 20 kat daha fazla plastik atık gönderdi.

Türkiye merkezli Greenpeace Akdeniz’in biyoçeşitlilik projesi sorumlusu Nihan Temiz, Avrupa’dan Türkiye’ye her gün 241 kamyon dolusu plastik atık geldiğini söyledi.

Temiz, “Verilerden ve sahadan görebildiğimiz kadarıyla, Avrupa’nın en büyük plastik atık çöplüğü olmaya devam ediyoruz.”

Türkiye, Malezya ve Polonya ile beraber 2020’de en yüksek plastik atık ithal eden ülkeler arasında.

İngiltere ABD’den sonra kişi başı plastik atık üretiminde dünyada ikinci sırada yer aldı. 2018 yılında İngiltere’de tahmini 5,2 milyon ton plastik atık üretildi.

AB ülkeleri çöplerini Türkiye’ye gönderiyor

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0