Bizimle iletişime geçiniz

Gündem

Planlı ve organize katliam: Mahallede tek Kürt olduğum için uğraşıyorlar

Konya’da katledilen Dedeoğulları Ailesi’nin avukatı, saldırının tek kişi tarafından yapılmadığına dikkat çekti. Katliamın planlı ve organize olduğunu savundu. Yaşar Dedeoğulları’nın ise katledilmeden önce “Mahallede ben tek Kürt olduğum için benimle uğraşıyorlar” dediği ve koruma talep ettiği ortaya çıktı.

BOLD – Konya’nın Meram ilçesinde 12 Mayıs’ta 60 kişilik ırkçı grubunun saldırısına uğrayan Dedeoğulları Ailesi’nden 7 kişi, 30 Temmuz’da saldırı yapan grupta yer alanların akrabası Mehmet Altun tarafından katledildi. Dedeoğulları ailesine yönelik ilk saldırıdan bugüne yaşanan hukuki süreci, katliamı duyuran aile avukatı Abdurrahman Karabulut anlattı.

BİRER BİRER TAHLİYE EDİLDİLER

MA’nın haberine göre Dedeoğulları Ailesi’ne yönelik 12 Mayıs’ta gerçekleşen saldırı dosyasına 15 Haziran’da dahil olduğunu aktaran Karabulut, tutuklanan 6 kişinin yanı sıra saldırıda bulunan diğer kişilerin tutuklanmasına yönelik hukuki bir mücadele yürütmeye başladıklarını söyledi. Müvekkilleriyle birlikte saldırıda yer alanların tespit edilmesi ve tutuklanmalarına yönelik her taleplerinin aksine tutuklanan saldırganların birer birer tahliye edilmelerine tanık olduklarını ifade eden Karabulut, “Kısa sürede 6 kişiden 4’ü tahliye oldu. Aile tedirgin olmaya başladı. Hal böyle olunca, aileyle sürekli görüşüyorduk. Aile yeni bir saldırı olabileceğini bizimle paylaşıyorlardı” ifadelerini kullandı.

SALDIRIYA UĞRADIKTAN SONRA POLİS KORUMAYA GELECEK!

Saldırının ardından hem müvekkilleri hem de saldırıyı gerçekleştiren ancak tutuklanmayanlar için süreli koruma kararı verildiğini belirten Karabulut, “Süreli ve çağrı üzerine koruma verilmişti. İşlevselliği olmayan bir koruma sistemi var. Bir saldırıyla karşılaşacaksınız, polisi çağıracaksınız, polis gelip bakıp, gidecek. Bu işlevsiz koruma, bizim müvekkillere de verilmişti” dedi.

Irkçı saldırıda bulunanların serbest bırakılmasını, cezasızlık politikasının yeni saldırılara zemin hazırladığını ve saldırganları cesaretlendirdiğini defalarca farklı mecralarda dile getirdiklerini aktaran Karabulut, şöyle devam etti:

IRKÇILARA CESARET VERİLDİ

“Cezasızlık politikası yeni saldırıların önünü açmakta ve ırkçı saldırıları gerçekleştiren kişileri cesaretlendirmekteydi. Son olayda da bu şekilde oldu. Defalarca uyarmamıza ve söylememize rağmen, yeni tutuklamalar talep etmemize rağmen, yargı adeta saldıranları koruyucu bir tavırla hareket etti. Bizler olmamış bir şeyi olmuş gibi gösteremeyiz. Bu ahlaki, vicdani, hukuki değildir. Bunda ırkçı saik varsa ve müvekkilimin beyanıyla sabitse, onların bize yansıttığı gibi yargılama sürecinde dile getirmek zorundayız. Dolayısıyla İçişleri Bakanı, valilik, başsavcılık başta olmak üzere hükümet yetkilileri olaya vakıf olmadan bunun ırkçı saikle olmadığını, basit sıradan bir komşu kavgası olduğunu, 10 yıl öncesine dayanan karşılıklı hakareti gündeme getirerek buna bağlaması, olayın gerekçesini örtbas etmekten başka bir şey değildir.”

SUÇU ÖRTBAS EDENLER DE SUÇLU

Saldırının ırkçı olduğunu 5 müvekkilinin 12 Mayıs’ta yapılan saldırının ardından verdikleri ifadede de belirttiklerini hatırlatan Karabulut, şunları söyledi:

“Serap Dedeoğulları, ‘Sizi buradan kaldıracağız dediler. Biz Kürt olduğumuz için saldırdıklarını düşünüyoruz’ diyor. Yine katledilen Yaşar Dedeoğulları ‘Yahya Çalık isimli şahısla aramda 10 yıldır husumet var. Husumetin sebebi bizim Kürt olmamız nedeniyle kaynaklanmaktadır’ diyor. Saldıranların ırkçı saikle saldırdığı kendi ifadelerinde sabitken toplumsal hassasiyet gerekçesiyle böyle bir suçu örtbas edenler, en az suçu işleyenler kadar sorumludur. Böyle bir açıklamayı kabul etmiyoruz.”

SAVUNMA HAKKI NASIL İHLAL EDİLDİ?

Katliamın ardından olay yerine gittiğini anlatan Karabulut, “Dedeoğulları Ailesi’nde de eksik olabileceğini düşündüğümüz delillerin toplanması açısından yargılamaya faydamız olurdu ama bizi olay yerine 2 saat boyunca almadılar. Israr ve girişimlerimiz sonucu olay yerine alındık ama alındığımızda da delillerin çoğu toplanmıştı. Avukatın olay yerine en azından gözlemci olarak alınmaması, savunma hakkının ihlali demektir, bu da ciddi bir hak ihlalidir. Olay yeri evin bahçesinin içerisiydi, dar bir alandı. Bahçeden içeri girmedik, biz sadece bahçe duvarının önüne kadar gidebildik. Orada gözlemleyebildik. Toplanan deliller hakkında bilgi veriliyordu ama ne kadar eksik bilemiyoruz” diye belirtti.

BUNLAR NEDEN ÇIKIYORLAR?

Katliam günü saat 16.30 sularında katledilen aile büyüğü Yaşar Dedeoğulları ve oğlu Barış Dedeoğulları’nın ofisine geldiğini, soruşturma dosya üzerinden son değerlendirmelerini yaptıklarını söyleyen Karabulut, “Neden bunlar çıkıyorlar? Neden yeni tutuklamalar olmuyor? Dolaylı olarak haberler geliyor bize, biz tedirginiz, dediler. Bir saldırı olabileceğini hissediyorlardı. Böyle bir saldırı karşısında evlerine kamera düzeneği kurmuşlardı. Nitekim bu saldırıda da faili ortaya çıkaran bu kamera kaydı oldu. Aile kendilerine yönelik yeni bir saldırı oluşabileceğini düşündükleri için kendi güvenliklerini kendileri sağlamışlardı” şeklinde konuştu.

ATV VE SABAH ALGI OLUŞTURMAK İÇİN KULLANILDI

Kamera kayıtlarının savunma makamına verilmeden ATV ve Sabah grubuyla paylaşılmasına tepki gösteren Karabulut, algı oluşturmak için katledilenlerle saldırgan arasında geçen arbede kısmının kamuoyuna yansıtıldığını belirtti. Karabulut, oluşturmak istenen algıyı ise şöyle anlattı: “Müvekkillerim katile saldırmış, o da kendini korumak istemiş gibi bir algı yaratılmak isteniyor. Temelinde bu zihniyet vardır. Bunların artık ne olduğunu çok iyi biliyor ve tanıyoruz. 45 dakikalık kamera kaydı var. Katil önce olay yerine geliyor, konuşuyor. Başsavcının anlatımına göre sonra silah ve benzinle gelerek, aileyi katlediyor. Ama onlar işine gelen kısmı yayınlayıp, kamuoyunda saldıran Dedeoğulları ailesiymiş gibi algı yaratılmaya çalışılması, vicdansızlık ve ahlaksızlıktır. Başsavcı kamera kayıtlarını bugün bize teslim edeceğini söyledi. Kamuoyuyla da paylaşacağız.”

AZMETTİRİCİLER ORTAYA ÇIKARILABİLİR

Saldırganın 12 Mayıs’ta Dedeoğulları’na saldıranların akrabaları olmasının, önceki saldırının devamı niteliğinde olduğuna ilişkin şüpheleri doğrulamış olduğunu vurgulayan Karabulut, olayın azmettiricileri, yardım edenlerinin kimler olduğunun da soruşturmanın genişletilmesiyle ortaya çıkacağına işaret etti. Soruşturma dosyasına henüz gizlilik kararı konulmadığını belirten Karabulut, “Tabi son dakika bir gizlilik kararı konulmaz ise bugün dosyayla ilgili belgeleri almaya çalışacağız” dedi.

PLANLI VE ORGANİZE SALDIRI

Saldırı üzerinden geçen 4 güne rağmen tespit edilen failin yakalanmamasının saldırının planlı ve organize yapıldığının göstergesi olduğunun altını çizen Karabulut, şunlara dikkat çekti: “Katil ve yahut katille işbirliği yapan kişiler, bu organizasyonu yapmışlar. Katliamın ardından nasıl kaçacaklarını, HTS kayıtlarından ve telefon sinyallerinden nasıl kurtulacaklarının planını yapmışlar ve birileri ustaca bunu yönlendirmiş. Yoksa emniyet tarafından spontane gelişen cinayet vakalarında ya da başka suçlarda suç sonrası çok kısa sürede failler yakalanıyor. 4 gündür yakalanmamasının en büyük sebebi, katliamın önceden tasarlanarak, planlı ve tek kişi tarafından yapılmadığının göstergesidir. Yönlendiren birilerinin var olduğunun, planlamayı yapanlar arasında profesyonel kişiler olduğunun da göstergesidir.”

BAŞSAVCI NEDEN ÇEKİNİYOR?

Başsavcının failin geçmişine, herhangi bir silah eğitimi alıp almadığına dair bir bilgi paylaşımından kaçındığını sözlerine ekleyen Karabulut, “Otopsi raporunu incelediğimizde, 7 müvekkilimizde vücutlarına isabet eden 20 tane kurşun tespit ettik. Bundan isabet etmeyenler yok. Başsavcı olay yerinde başka kovanlar olduğunu da söyledi. Bu şunu gösterir ya silah birden fazla şarjörle kullanılmıştır. Biliyorsunuz en fazla bir silah 15+1 mermi alır. 20 tane vücutlara isabet eden kurşun var. Kimisine 5, kimisine 4 kurşun isabet eden var. Kurşunların birçoğu da kafalarına isabet etmiş. Çok profesyonel bir saldırı olduğunu, bu çok net ortaya koyar ya da birden fazla silahın olduğu şüphesini bizde uyandırıyor. Bunlar aynı zamanda birden fazla saldırgan olma ihtimalini de gösteriyor” ifadelerini kullandı.

HER AN HERKESE SALDIRABİLİRLER!

Etkili bir soruşturma yapılması için Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) ve İnsan Hakları Derneği (İHD) avukatlarıyla birlikte süreci takip ettiklerini ifade eden Karabulut, meslektaşlarıyla birlikte soruşturma ve kovuşturmanın etkili yürütülmesi için mücadele edeceklerini söyledi. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun açıklamalarını eleştiren Karabulut, “Süleyman Soylu; ‘Bu katliamın yapılmasını provoke edenler, farklı mecralara çekmeye çalışanlar, ırkçı saikle olduğunu söyleyenler, en az onlar kadar alçaktır’ sözleriyle bizleri de hedef gösteriyor. Bunun başka bir izahı olamaz. Soylu’nun açıklamalarından cesaret alanlar, her an herkese saldırabilirler” diye belirtti.

TEHDİTLERE BOYUN EĞMEK YOK

Kendisinin de tehdit edildiğini dile getiren Karabulut, devamında şunları söyledi: “Cenazenin defnedildiği gün, ofisim ismini vermeyen biri tarafından aranarak, hakaretler ve tehditler yapılmış. Asla hiçbir şekilde geri adım atmayacağız. Elbette hukuki çerçevede tedbir alacağız. Ama zerre kadar kimseden korkmuyoruz. Katledilen müvekkillerimin emanetinin sorumluluğunu yerine getirmek için son nefesime kadar çalışacağım.”

TARAFLAR ARASINDAKİ ‘HUSUMET’İN PERDE ARKASI

İktidar yetkililerinin ve iktidara yakın medyanın “husumet” tartışmalarına değinen Karabulut, şu bilgileri paylaştı: “Müvekkilim bana anlattı. Husumetin de tamamen ırkçı saiklerle olduğunu ve daha önceki tartışmaların da bu saiklerden kaynaklandığını bana izah etti. Şunu söylediler; 2008-2009 yıllarında Diyarbakır’da bir çatışma olmuş. Bu çatışma esnasında güvenlik görevlileri hayatını kaybetmiş. Bu haberlere çıkınca, saldırganlardan biri, zannedersem Veli Keleş, müvekkilimin olduğu yerde tüm Kürtlere küfrediyor. Yaşar Dedeoğulları kendisinin ses çıkarmadığını, sonra yeniden bütün Kürtlere küfrettiğini ve bundan sonra da müvekkilimde ‘Neden küfrediyorsun’ şeklinde cevap verdiğini söylüyor. Olay bundan ibaret. Kediymiş, el feneriymiş… Bunlar hiçbir zaman insan öldürmeyi gerektirecek sebepler olamaz. 50-60 kişinin organize bir şekilde toplanıp, 4’ü kadın 7 kişiye saldırmasına sebep olamaz. Bu akıl dışıdır ve hayatın olağan akışına da uygun değildir. Kimse bunları sebep olarak gösterip, olayın üstünü örtmeye çalışmasın. Varsa bir suç saiki, ortaya çıkarılsın. Müvekkilimin iddialarına itibar etmeyebilirsiniz ama ciddiye almak zorundasınız. Ciddiye alın, soruşturun, eğer yoksa böyle bir saik, ‘biz araştırdık, soruşturduk, delillerde böyle bir şey ortaya çıkmadı’, denilirse bu anlaşılır. Ama peşin fikirle bunu inkar edip, müvekkillerimi yalancı çıkarmaya kimsenin hakkı yok.”

KAÇ KİŞİNİN ÖLMESİ GEREKİYOR?

Cezasızlık politikasının bu tür saldırılara zemin hazırladığı uyarısında bulunan Karabulut, sözlerini şöyle sürdürdü. “Biz bunları yaşadık. Türkiye daha bunu ne kadar tecrübe edecek. 7 kişi değil de 70, 700 ya da 7 bin kişinin mi ölmesi gerekiyor? Bu tecrübe artık yargı ve devlet aklına fazlasıyla yeter. Cezasızlık politikası yeni saldırıların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bugün bizde tehdit ediliyoruz. Biz de mi bu saldırıya maruz kalalım? Hem yasal düzenlemelerin yapılması hem de yargının daha hassas yaklaşması gerekiyor.”

KÜRT OLDUĞUM İÇİN…

Irkçı saldırıda katledilen Yaşar Dedeoğulları’nın katledilmeden önce “Mahallede ben tek Kürt olduğum için benimle uğraşıyorlar” dediğini aktaran kuzeni Halis Boran, ailenin tehditlerle ilgili şikayetlerine rağmen korunmadıklarını öne sürdü.

Dedeoğulları ailesinden 7 kişinin katledilmesi, iktidar tarafından “husumet” sözleriyle adli vaka olarak yansıtılmaya çalışıldı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da Kürt aileye yönelik ırkçı katliamın “Bunun Türk-Kürt meselesiyle ilgisi yok” diyerek, husumet olduğunu savundu. Katledilen Dedeoğulları ailesinin yakınları, iktidarın söylemlerinin aksine, ailenin Kürt oldukları için katledildiklerini söyledi. Dedeoğulları ailesinin 1992 yılında Kars’tan Konya’ya geldiklerini aktaran Yaşar Dedeoğulları’nın kuzeni Halis Boran, katliam öncesi yaşanan saldırı ve aileye yönelik tehditleri anlattı. Yaşar Dedeoğulları’nın Meram’ın Hasanköy Mahallesi’nde kendine arsa aldığını ve ev yaptığını belirten Boran, kamuoyuna yansıyan ve iktidar sözcülerinin ısrarla “husumet” olarak lanse ettiği olayın 15 yıl önce gerçekleştiğini söyledi.

KÜRTLERE HAKARET VE KÜFÜR ETTİ

Husumetin ise Yaşar Dedeoğulları’nın yanında işçi olarak çalıştığı Veli adlı kişinin Kürtlere hakaret ve küfürleri nedeniyle yaşandığını dile getiren Boran, “15 yıl önce Veli adında birine işçi olarak çalıştığı zaman, mola veriyorlar. Molada radyoyu açıyorlar. Radyoda 5 tane askerin öldüğü duyuruluyor. O arada Veli, dönüp Kürtlere hakaret ediyor, küfrediyor. İkinci kez küfrettiğinde, Yaşar Dedeoğulları da ‘Ben de Kürt’üm, neden küfrediyorsun?’ diyor. Orada kavga çıkıyor. Millet araya giriyor, bunları ayırıyor. Husumet, o günden bugüne devam ediyor” diye anlattı.

BENİ TEHDİT EDİYORLAR

Boran, Yaşar Dedeoğulları ile arasında geçen bir diyalogu şöyle anlattı: “Yaşar, ‘O mahallede ben tek Kürt olduğum için benimle uğraşıyorlar, beni tehdit ediyorlar’ dedi. ‘Buraları terk et, biz burada Kürtleri yaşatmayız diyorlar’ tehditlerini aktardı. Bu durum en son bu yıl Ramazan ayında 60 kişilik saldırıyla devam ediyor. Saldırıya uğrayanlardan Metin Dedeoğulları bir hafta yoğun bakımda kaldı. Hepsine hastanelik etmişlerdi. Yaşar’a ‘burayı terk et, bunlar seni yaşatmazlar’ dedim. Yaşar ise ‘Ben bu yıl biraz bostan ekmişim, bostanımı kaldırayım, bu mahalleyi terk edeceğim’ dedi. Fakat kendisine müsaade etmediler. Yaşar, Meram Kaymakamlığı’na, Emniyet Müdürlüğü’ne, savcılığa tehdit edildiklerini anlattı. Bize koruma verin, ailemizi koruyun, dediler. Ama maalesef korunamadı. İçimiz yanıyor, 7 insani katlettiler.”

EMNİYET MÜDÜRÜ ENGİN DİNÇ’TEN MORGDA ŞOV

Katliamın ihmaller nedeniyle yaşandığını ifade eden Boran, mağduriyetin katliam sonrasında da sürdüğünü söyledi. Boran, “Morga cenazeleri almaya gittiğimizde, Konya Emniyet Müdürü (Engin Dinç) oraya geldi. Orada bir konuşma yapmak istedi. Ben kendisine şunu söyledim; ‘Bizim 7 canımız gitti. Bu konuda biraz bize yardımcı olun, müsamaha gösterin, bırakın insanlar gelip, gitsinler.’ O da ‘Sen olayı başka yöne çekiyorsun’ diyerek, beni provokatörlükle suçladı. Polislere ‘Adamı alın’ diyor” dedi.

Boran, “Yedi tane tabut defnettik, içim yandı” diyerek, yakınlarının Kürt oldukları için hedef alındığını belirtti.

KARDEŞ OLAN BU ZULMÜ YAPMAZ

Ailenin yakınlarından Gülbahar Yakut da Dedeoğulları ailesine yönelik saldırıları hatırlatarak, “Zulmedip, bıraktılar. Zilan Katliamı’nda da böyle yaptılar. Aynı o dönem gibi olmuş. Bu zulümdür. Kürtlere yapılan hakarettir. Kürt-Türk kardeş diyorlar ama kardeş olsalardı bu zulüm yapılmazdı” şeklinde konuştu.

Okumaya devam et
Reklamlar

Gündem

New York’ta milyar dolarlık binamız sokakta yatan üniversiteli öğrencilerimiz var

New York’ta sadece restorasyonu 291 milyon dolara mal olan Türkevi’nin açılışı, barınamayan öğrencilerin başlattıkları eyleme denk geldi. Değeri milyar doları aşan göktelenin yerine kaç öğrenci yurdu yapılabileceği tartışma konusu oldu.

BOLD – Amerikan bilişim devi IBM’den 1977 yılında dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in katkılarıyla satın alınan Türkevi, 2013 yılına kadar Türkiye’nin BM Daimi Temsilciliği ve New York Başkonsolosluğu olarak hizmet verdi. Yenilenen binanın yerine 35 katlı gökdelen inşa edildi.

Selçuklu olmak üzere geleneksel Türk mimari motifleri taşıyan, lale şeklinde gökyüzüne yükselen Türkevi Binası, Downtown Manhattan, East River ve Long Island City’den görülebiliyor. Türkevi’nin restorasyonu 291 milyon dolara mal oldu. Uzmanlara göre Türkevi binasının arazisiyle birlikte değeri 1,5 milyar dolar civarı. Sözcü’de yer alan habere göre, ABD’de yapılan gökdelenin maliyetiyle 12 bin öğrenciye konaklama imkânı sağlanabilir, 500 yataklı 23 tane yurt inşa edilebilir.

GÖRKEMLİ TÖRENLE AÇILDI

Türkevi, dün AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın katıldığı törenle yeniden hizmete açıldı. Türkievi’nin açılışı Türkiye’deki yüksek kira fiyatlarının tartışıldığı bir döneme denk geldi. Fahiş kira fiyatlarını protesto amaçlı ‘Barınamıyoruz Hareketi’ başlatan üniversiteli öğrenciler kent meydanlarındaki park ve bahçelerde konaklıyor. Bugün ‘Barınamıyoruz Hareketi’ eylemlerinin 3. günü. Öğrenciler sosyal medyadan destek ve dayanışma çağrıları yapıyor.

Sadece Bu sene 815 bin 365 öğrenci üniversiteye yerleşti. Toplamda 8 milyonu aşan yükseköğretim öğrencisi için 700 bin kişilik Kredili Yurtlar Kurumu (KYK) var.

Kredi ve Yurtlar Genel Müdürlüğü’ne (KYGM) ait yurt sayısı 773. 2020’de toplam 678 bin 763 öğrenciye hizmet veren bu yurtlar, toplam öğrencilerin sadece yüzde 8’inin barınma ihtiyacını karşılayabilir.

Kadınların polislere “Ne olur bize tecavüz etmeyin” diye yalvardığı ülkede kim okur Erdoğan’ın kitabını?

Okumaya devam et

Gündem

“60 yılın üzerinde cezayla yargılanıyorum, Avrupa’da bulunmamız da bizi baskıdan kurtarmıyor”

Cenevre’de iki gündür devam eden Turkey Tribunal Mahkemesi’ne katılan gazeteci Cevheri Güven, gazetecilik faaliyetleri nedeniyle Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldığını, ancak Avrupa’da da baskı altında olduğunu söyledi.

BOLD – Türkiye’deki işkence olaylarının yargılandığı Turkey Tribunal’in bugünkü son oturumuna Almanya’da yaşayan gazeteci Cevheri Güven katıldı. Basın özgürlüğü konusunda mahkemeye ifade veren Güven, Türkiye’yi neden ve nasıl terk etmek zorunda kaldığını anlattı. Hakkında 60 yılın üzerinde ceza davası açıldığını söyleyen Güven, Avrupa’da da baskı altında olduğunu belirtti.

Belçika’da geçen yıl kurulan Turkey Tribunal, uluslararası toplumu Erdoğan rejiminin yaptığı insan hakları ihlalleri ile ilgili bilgilendirmek ve farkındalık oluşturmak kurulan sivil bir halk mahkemesi. Ghent Üniversitesi’nden Prof. Dr. Johan Vande Lanotte tarafından organize edilen Turkey Tribunal’ın üyeleri arasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi eski yargıçları, Birleşmiş Milletler eski şefleri ve insan hakları alanında uzman profesörler bulunuyor.

“SUİKAST TİMİ KURULDU, 21 KİŞİLİK LİSTEDE ADIM GEÇİYOR”

Turkey Tribunal Mahkemesi’nin bugünkü son oturumuna Almanya’da yaşayan gazeteci Cevheri Güven katıldı. Türkiye’yi neden ve nasıl terk etmek zorunda kaldığını anlatan Güven basın özgürlüğü konusunda mahkemeye ifade verdi. Güven hakkında 60 yılın üzerinde ceza davası açıldığını belirterek Avrupa’da yaşayan gazeteciler için oluşturulan suikast timi kurulduğunu ve 21 kişilik listede kendisinin de adının geçtiğini ifade etti.

Eşi ve çocuklarıyla birlikte bir mülteci botuyla Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan Güven, Turkey Tribunal Mahkemesi Başkanı Prof. Em. Dr. Françoise Barones Tulkens, Güney Afrika Anayasa Mahkemesi eski hakimi Dr. Johann van der Westhuizen, Robert F. Kennedy İnsan Hakları Uluslararası Savunuculuk ve Dava Takibi Başkan Yardımcısı olan Angelita Baeyens, Avrupa Konseyi İdare Mahkemesi Başkan Yardımcısı Prof. Em. Dr. Giorgio Malinverni, Strazburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Enstitüsü’nden Prof. Dr. Ledi Bianku ve BM eski şefi Dr. John Pace’in önünde basın ve ifade özgürlüğü alanında deneyimlerini paylaştı.

Cevheri Güven’in konuşmasından öne çıkan başlıklar şöyle:

“BENİM VE AİLEMİN HAYATI TEHLİKEDEYDİ”

Türkiye’de yaşadığım hak ihlalleri nedeniyle Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldım. Şu anda Almanya’da mülteci olarak yaşıyorum. Karşılaştığım hak ihlalleri önce mesleki kariyerimi sonra özgürlüğümü sonra da hayatımı tehlikeye atan türdendi. Hatta ailemin de hayatını tehlikeye atacak türe vardı.

Benimle ilgili süreç 2013 yılında başladı. 2013 yılının sonunda Tayyip Erdoğan hükümeti bir yolsuzluk operasyonuyla karşı karşıya kalmıştı. Ve bunun neticesinde 4 tane bakanın istifa etmek zorunda kaldığı çok büyük bir yolsuzluk operasyonuydu. Bu yolsuzluk operasyonunu Erdoğan ve iktidarı bir darbe olarak adlandırıyordu. Bunun yolsuzluk olduğunu söyleyen gazeteciler bu süreç içerisinde Erdoğan iktidarının baskısı nedeniyle işsiz kaldılar. Ben de bu süreç içerisinde işimi kaybetmek durumunda kaldım.

Türkiye’deyken 2015 yılında Nokta dergisini çıkardım. Nokta dergisi Türkiye’nin en köklü haber dergilerinden bir tanesiydi. Uzun yıllardır çıkmıyordu. Ve askerlerin baskısı nedeniyle, dönemin generallerinin baskısı nedeniyle kapatılmış bir dergiydi. 2015 yılında dergiyi çıkarmaya başladıktan sonra bu sefer sivil bir baskı rejimiyle karşı karşıya kaldık. Dergimize sürekli olarak tazminat davaları açıldı. Reklam verenlerimiz üzerinde baskı kuruldu. Ve en sonunda dergimizin 3 tane sayısı peş peşe toplatıldı.

“BEN VE YARDIMCIM ERDOĞAN’IN ELEŞTİRDİĞİMİZ İÇİN TUTUKLANDIK”

Türkiye’de dergi toplatma en son 1980 yılındaki cunta rejiminde görülmüş, darbe rejiminde görülmüş bir şeydi. Fakat Erdoğan iktidarıyla geri döndü. Ve Nokta dergisi 3 sayısı toplatıldıktan sonra biz 2 Kasım 2015’te ben ve yardımcım Murat Çapan, Erdoğan iktidarının yolsuzluklarını, Erdoğan iktidarının yeniden Kürtlerle süren barış sürecini çökertip yeniden savaş konseptine dönmesi ve bu savaş konseptine dönmeleri nedeniyle çok sayıda sivilin, askerin, PKK’lının hayatını kaybettiği yeni bir savaş ortamının oluşmasını eleştirmemiz nedeniyle, bunu eleştiren bir kapak yayımlamamız nedeniyle 2015 yılının kasım ayında tutuklandık. Kasım ayının başında. Silivri Cezaevine gönderildik.

“TEK KİŞİLİK HÜCREDE KALDIK”

Cezaevi sürecinde çeşitli hak ihlalleriyle karşılaştık. Örneğin bizi mahkemeden cezaevine kadar götüren polisler, cezaevi aracında bize Tayyip Erdoğan’ın seçim marşını, Tayyip Erdoğan’ın partisinin seçim marşını zorla dinlettiler. Cezaevi sürecinde tek kişilik hücrelere konduk. Tamamen tecrit ortamı vardı. Birbirimizle görüşmemiz, başka tutuklularla görüşmemiz, herhangi bir sosyal ortama girmemiz engellendi. Tamamen 24 saatimizi bir hücrenin içerisinde geçirdiğimiz günlerdi. 2 ay böyle izolasyon ortamı altında cezaevinde tutulduktan sonra serbest bırakıldık, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından serbest bırakıldık.

O zaman Erdoğan rejiminin tüm baskısına rağmen Türkiye’de iyi-kötü işleyen bir hukuk sistemi vardı. Daha sonra dergimize yönelik baskılar yine devam etti. Sürekli her yaptığımız haberle ilgili neredeyse şikayetlerde bulunuldu. Biz tabi muhalif ve sert bir yayıncılık yapıyorduk. Erdoğan iktidarını her yönden kritik eden bir yayıncılık yapıyorduk. O günlerde medya dünyası o kadar bir baskı altındaydı ki böyle yayıncılık yapan dergilerin, gazetelerin sayısı çok azalmıştı.

“NOKTA DERGİSİNİN MAL VARLIĞINA HÜKUMET EL KOYDU”

Tabi bunların hepsi de 2016 yılının Temmuz ayının, 15 Temmuz’da gerçekleşen darbe girişimiyle birlikte, kapatıldılar. Nokta dergisi de darbe girişiminden hemen sonra Tayyip Erdoğan hükümetinin çıkarttığı bir kanun hükmünde kararname ile kapatıldı. Bütün mal varlığına, marka hakkına el konuldu. Hemen ardından da ben ve yardımcım Murat Çapan’la ilgili yakalama kararı çıkartıldı tekrar.

O günlerde Türkiye’de çok ağır hak ihlalleri, işkenceler yaşanıyordu ve bunlar medyaya da servis ediliyordu. Erdoğan iktidarı bir korku rejimi kurmak için adeta bu işkencelerin görüntülerini sergiliyordu. Özellikle askerlere yapılan işkenceler. Bu ortamda teslim olmayı göze alamadım. Çünkü benim de işkence göreceğim, ağır hak ihlalleri göreceğim, belki de bir daha özgürlüğüme kavuşamayacak derecede uzun yıllar hapsedileceğim açıktı.

“MÜLTECİ BOTUYLA ÜLKEMİ TERK ETMEK ZORUNDA KALDIM”

Eşim ve iki çocuğumla birlikte bir mülteci botuna binerek ülkeyi terk edip Yunanistan’a geçmek durumunda kaldım. Bu hem eşimin hem çocuklarımın hayatını tehlikeye atan bir durumdu. Fakat özgürlüğümün tamamen yok edilmesi, işkence görmem gibi durumlar karşısında, mecburen tercih ettiğim bir durumdu. Ben Yunanistan’a geçtikten sonra yardımcım Murat Çapan, Türkiye’de yakalandı. Hemen ardından hakkımızda devam eden yargı süreci çok hızlı bir şekilde ve iktidarın baskısıyla değiştirildi.

Önce bizi serbest bırakan mahkeme dağıtıldı. Mahkemenin 3 üyesi hakim o mahkemede görevden alındılar. Yerlerine yeni hakim atandı. Normalde duruşma savcısı hakkımızda beraat istemişti. Fakat duruşma savcısı değiştirilip yeni bir duruşma savcısı atandı. Yeni duruşma savcısı hakkımızda 22,5 yıl hapis cezası talep etti ve hemen çok hızlı bir biçimde hakkımızda 22,5 yıl hapis cezası verildi. Şu an yardımcım Murat Çapan Türkiye’de 5 yıldan fazla süredir, yaklaşık 6 yıldır tutuklu. Benim hakkımda da yine kesinleşmiş bir 22,5 yıl hapis cezası var. Ardından da yapmaya devam ettiğim haberler nedeniyle de artık sayısını takip edemediğim kadar çok, yüzlerce yıl hapis istemli davalar açılmış durumda.

“AVRUPA’DA YAŞAYAN GAZETECİLER İÇİN SUİKAST TİMİ OLUŞTURULDU”

Yunanistan’a geldikten sonra, üzerimizdeki baskı devam etti. 2017’nin sonlarına doğru HDP milletvekili Garo Paylan Avrupa’da yaşayan akademisyen ve gazetecilere yönelik istihbarat örgütü tarafından bir suikast timi oluşturulduğunu açıkladı. HDP milletvekilinin açıkladığı bu listede ben de sürekli olarak insan hakları ihlalleriyle ilgili haberler yaptığım için benimde olma ihtimalim oldukça yüksekti. Duyumlar üzerine Yunanistan’ı terk etmek durumunda kaldım.

Yunanistan’da ailemle yaşadığım süre boyunca aynı şekilde Yunan hükümeti tarafından tren garları, otobüs istasyonları, halkın yoğun olduğu meydanlar gibi yerlerden uzak durmamız konusunda uyarılarda bulunuldu. Yani orada da bir güvenlik tehlikesiyle karşı karşıyaydık. Daha sonra Almanya’ya gelmek durumunda kaldım. Almanya’ya geldikten sonra da benzer baskılar devam etti. Kısa bir süre önce 21 kişilik bir suikast listesi yayınlandı. Bu listede benim ismim de vardı. Tabi biz burada fanatiklere, Avrupa’da yaşayan fanatiklere de hedef gösterilmiş olduk. Onların eline böyle bir liste verildi. Ve bu listedeki bazı gazeteciler de saldırıya uğradılar.

“ALMAN MAKAMLARI BENİ ÇAĞIRIP UYARDI”

Bu listeyle ilgili Almanya’da polis makamları tarafından çağırılıp uyarıldım. Çeşitli uyarılara maruz kaldım, dikkatli olmam konusunda. Aynı zamanda, başka bir Avrupa ülkesinden uyarı aldım. Ülkelerine gelmemem konusunda yapılan bir uyarıydı. Almanya kadar güçlü bir istihbarat ve güvenlik teşkilatları olmadığını ülkelerine gitmem halinde can güvenliğimi koruyamayacaklarını belirttiler bana. Avrupa’da bulunmuş olmamız da bizi baskıdan kurtarmıyor. Erdoğan’ın uzun kolları buraya kadar devam ediyor.

Bu süreç içerisinde abim tutuklandı. Cezaevinde kaldı bir süre. Anne-babamı gözaltına alıp bir süre sorgulandılar. Bu tip aileme yönelik baskılar da akrabalarıma yönelik baskılar da devam etti. Fakat bu süreçte ben gazetecilikten kopmamaya devam ettim. İnsan hakları ihlalleriyle ilgili, Erdoğan rejiminin yolsuzluklarıyla ilgili, 15 Temmuz darbesinin şüpheli yönleriyle ilgili çok sayıda haber yayınladım. Bu haberlerin hemen hepsiyle ilgili davalar açıldı. Yayınladığım haberlerin pek çoğu hakkında erişim engeli kararları getirilerek, halka ulaşması engellendi.

“MÜCADELEMİZİ SÜRDÜRECEĞİZ”

İktidar medyası tarafından sürekli hedef gösterildim. Bu süreçte sürekli olarak terörist olarak damgalandım. Pek çok farklı terör örgütleriyle anıldı ismim bu süreçte. Sürekli olarak baskı kurarak benim halk nezdinde yaptığım haberlerin güvenilirliğini sarsmak için, çeşitli hamleler yapıldı. Fakat gerek YouTube üzerinden, gerek Twitter üzerinden, sosyal medya mecraları üzerinden ve internetten, bu tip haberleri yapmaya devam ettim. Yapmaya devam ettikçe de bu baskının şiddeti artıyor.

Erdoğan rejiminin uzun kollarının baskısını Avrupa’da da elbet hissediyoruz. Türkiye’de pek çok meslektaşım cezaevinde tutuklu durumdalar. Tahliyesi geldiği halde tahliye edilmeyen gazeteci arkadaşlarımız var. Pek çok gazeteci de yazdığı haberler nedeniyle sürekli olarak gözaltına alınıyor. Sürekli olarak baskı hissediyor. Özgür gazeteciler, bağımsız gazeteciler, kritik yapan gazetecilerin, pek çoğunun işsiz kaldığı bir süreçten geçiyoruz. Bunlarla ilgili en çok yaşadığımız problem de bağımsız bir yargı mekanizmasının olmaması. Ama mücadelemizi sürdürmeye devam ediyoruz.

“ALTI AY NEYLE SUÇLANDIĞIMIZI ÖĞRENEMEDİK”

Öncelikle bize Cumhurbaşkanı’na hakaretle ilgili davalar açıldı ki, Türkiye’de bütün gazetecilerin karşılaştığı klasik bir durum. Bunun dışında terör örgütü propagandasıyla suçlandık. Fakat hangi terör örgütünün propagandasıyla suçlanmamızı öğrenmek 6 ay aldı. Hatta çok genç bir savcı, savcılar da tabi ki bu tip suçlamalar yapmaya zorlanıyorlar, iktidar tarafından. Genç bir savcı vardı karşımızda ve ben savcıya, ‘Bizi terör örgütü propagandasıyla suçluyorsunuz ama bu hangi terör örgütü ona göre savunma yapacağım’ dediğimde ‘Savcı burada soruları ben soruyorum’ dedi. 6 ay hangi terör örgütü üyeliğiyle suçlandığımızı ya da propagandasıyla suçlandığımızı öğrenemedik. Bu 2015 yılında gerçekleşti.

6 ay sonunda PKK terör örgütünün propagandasıyla suçlandığımızı öğrendik. Sonra ikinci bir dava açıldı. Bu davada da bu sefer Türkiye Cumhuriyetini devirmek, silahlı isyan çıkarmaya çalışmak gibi çok ağır suçlamalar yöneltildi. Tabi bu ağır suçlamaların karşılığındaki cezalar çok yüksek. 20-25 yıl gibi cezalar. Dolayısıyla bu sizin üzerinizde gazeteci olarak bir baskı oluşturmaya dönük hamleler aslında bakarsanız. Dolayısıyla otosansüre etmek için yapılan şeylerdi. 2015 yılından bahsediyorum. Sonrasında bunlar tekrar değiştirildi. Çünkü 2015 yılının devamında 2016 yılında bir darbe girişimi gerçekleşti.

“60 YILIN ÜZERİNDE CEZAYLA YARGILANIYORUM”

Darbe girişiminin ardından buna Gülen Hareketi’nin propagandasını yapmak, üyesi olmak gibi suçlamalar eklendi. Dolayısıyla ceza süreci yükseltildi. Nihayetinde hakkımızda açılan dava, 2015 yılında olmasına rağmen, 2016 yılında gerçekleşmiş bir darbe girişimine sanki katılmışız gibi, suç o zaman işlenmiş gibi, 2016’nın mayıs ayında Türkiye Cumhuriyeti Devletini devirmeye çalışmaktan 22,5 yıl hapis cezası aldım.

Bunun dışında aynı şekilde Nokta dergisi, benim yayın yönetmeni olduğum Nokta dergisi, 2015 yılında hem iktidarın hedef aldığı Kürtleri hem de yine iktidarın hedef aldığı Gülen grubunu savunduğu için iki taraftan da ceza davaları açıldı peş peşe ve bunlar daha sonra hep terör yargılamaları konusu yapıldı. Şu an benim takip edebildiğim kadar, terörle bağlantılı suçlardan, 6o yılın üzerinde cezayla yargılanıyorum.

Yunanistan’a geçtikten sonra gazeteciliği hiç bırakmadım. Türkiye’de özgür medya yok edildiği için elimizde tek seçenek internet üzerinden yayıncılığı sürdürmekti. Bu çerçevede de ben ve benim gibi Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmış sürgün gazetecilerle beraber bir web sitesi ve Youtube kanalı kurduk. Bunun ardından ben kendi şahsi bir Youtube kanalımı da kurdum. Şu an hem web sitesi üzerinden hem de Youtube kanalları üzerinden yayın yapıyoruz.

“TÜRK HALKININ AVRUPA’DA YAYIN YAPAN GAZETECİLERE İLGİSİ BÜYÜK”

Kendi Youtube kanalımdan haftada 2 video yayınlıyorum haber içerikli. Bu iki video bir haftada bir milyonun üzerinde izleniyor toplamda. Çok yüksek bir grafiği var. Şu an özellikle Türk halkının, Avrupa’dan yayın yapan gazetecilere yönelik çok yüksek bir ilgisi var. Bunun sebebi de Türkiye’de özgür medya ortamının tamamen yok edilmesi nedeniyle gerçekleri ve haber alma özgürlüğünü sadece yurt dışındaki gazetecilerden karşılayabiliyor olmaları nedeniyle.

Tabi benim yaptığım haberlerin çoğu Türk halkını yakından ilgilendiriyor. İnsan hakları ihlalleri ve yolsuzluk üzerine özellikle yoğunlaşmış durumdayım. Türkiye’de bu haberleri kimse alıntılayamıyor. Çünkü benim yazdığım herhangi bir haberi alıntılamak ya da bunu kendi sayfalarına aktarmak, Türkiye’deki gazeteciler için terör örgütü propagandası yapmak demek. Çünkü rejim tarafından hakkımda verilmiş böyle bir ceza var.”

AKP Hükumeti’nin yargılandığı Turkey Tribunal nedir?

Okumaya devam et

Gündem

Dünkü Erdoğan’dan bugünkü Erdoğan uyarısı: Sakın ha! Destek vermeyin

AKP’nin kurulduğu yıl Erdoğan seçmene partisi için, “Adaletle yürüdüğü sürece destek verin” çağrısı yaptı. Bugün Erdoğan ve kurduğu rejim yurt içi ve dışında yargılanıyor.

BOLD – 15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL’in ardından Türkiye’de hukuk Erdoğan rejimi eliyle askıya alındı. Erdoğan ve AKP’nin, arkasına aldığı kamuoyu desteğiyle Gülen Hareketi mensuplarına yönelik başlattığı cadı avı kısa sürede meyvesini verdi. Ülkede artan, baskı, işkence olayları, zorla alıkoyma vakaları artık gizlenemez hale geldi. Aradan geçen 5 yılda kötü muamele ve işkenceler hem yurt içinde hem de yurt dışında yargı konusu oldu. Afyon emniyetinde polislerin tecavüzüne uğrayan bir kadının şikayeti üzeri açılan davada 6 polis cezalandırıldı.

TURKEY TRİBUNAL NASIL BİR MAHKEME

Erdoğan ve rejim unsurları geçen yıl Belçika’da kurulan ve üyeleri arasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) eski yargıçları ile insan hakları alanında uzman profesörlerin bulunduğu Turkey Tribunal (Türkiye Tribünali) adlı halk mahkemesinde yargılanıyor.

Mahkemede, gözaltında bulunduğu sırada işkence ve kötü muameleye maruz kalanlar yaşadıklarını anlatıyor. Turkey Tribunal, uluslararası toplumu Erdoğan rejiminin yaptığı insan hakları ihlalleri ile ilgili bilgilendirmek ve farkındalık oluşturmak kurulan için bir insan hakları ve sivil bir mahkeme. Yasal olarak bağlayıcı bir mahkeme değil, ancak bu sivil mahkemenin kararlarının yüksek ahlaki otoriteye sahip olacağı ve içtihat oluşturacağı öngörülüyor.

AKP’NİN İLK YILLARI VE ERDOĞAN

AKP’nin ilk yıllarındaki Erdoğan ile şimdiki Erdoğan’ın adalet anlayışı arasındaki farkı gözler önüne seren bir video sosyal medyada dolaşıma girdi. 2001 yılında katıldığı bir televizyon programında seçmenden destek isteyen Erdoğan, “Adaletle yürüdüğü sürece, halkın hizmetinde olduğu sürece bize destek verin. İstikametten saptığımız zaman sakın ha! Bize destek vermeyin. Biz halkımızı liderlerin kulları olarak görmüyoruz. Futbol takımı tutar gibi siyasi parti tutamayız. Bu alışkanlıkları bırakmamız lazım” dedi.

AKP Hükumeti’nin yargılandığı Turkey Tribunal nedir?

Okumaya devam et

Popular

Shares