Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Erdoğan’ın terörist ilan ettiği ve BM’nin korumaya aldığı ‘Erdoğan Ailesi’

İnşaat mühendisi Ferhat Erdoğan, ticaret yapmak için Fas’a gitti. AKP hükumeti talep ettiği için 27 ay Fas’ta hapis yatmak zorunda kaldı. İade edilmek üzereyken BM kararıyla tahliye edildi. Almanya’da ailesiyle birlikte yeni bir hayata başladı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Uzun yıllar memleketi Uşak’ta müteahhitlik yaptıktan sonra 2015 yılında ailesiyle birlikte Fas’a yerleşen inşaat mühendisi Ferhat Erdoğan, AKP hükümetinin iade talebi üzerinde Nisan 2017’de tutuklandı. 15 Temmuz’da Fas’ta olmasına rağmen darbe girişimiyle suçlandı. Terör örgütü kurmak, yönetmek ve finanse etmekle itham edildi. Fas’ın Rabat şehrinde 27 ay hapis yatan Ferhat Erdoğan, Birleşmiş Milletler’in (BM) araya girmesiyle 10 Temmuz 2019’da tahliye edildi. Ferhat Erdoğan ve ailesini korumaya alan BM, Fas hükümetine yazdığı tavsiye mektubunda “Bu aile terörist değildir. Türkiye’nin talebi siyasidir. Serbest bırakılmasını tavsiye ediyoruz” dedi.

115 GÜN HÜCREDE KALDI

15 Temmuz’dan sonra yurt dışında bulunan 100’den fazla Hizmet Hareketi mensubu yasa dışı biçimde Türkiye’ye kaçırıldı ya da yasa dışı biçimde iade edildi. Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından Malezya’dan Türkiye’ye götürülen İsmet Özçelik Denizli Cezaevinde, Kosova’dan götürülen ve aralarında Prof. Dr. Osman Karakaya’nın da bulunduğu 6 kişi hala Silivri Cezaevinde tutuklu. İnşaat sektöründe iş kurmak üzere 2015 yılında Fas’a giden Ferhat Erdoğan da aynı riskle karşılaşan bir iş adamı.

Ferhat Erdoğan Fas’a yerleştikten sonra bir yıl içinde işini kurdu. Seramik başta olmak üzere inşaat malzemelerini satmaya başladı. Ayrıca Fas’ta Türk tekstili de talep gördüğü için bir ortakla birlikte kadın ve çocuk giyimi üzerine mağaza açtı. İşleri güzel gidiyordu ancak 2017’de her şey yarım kaldı.

Uşak’ta açılan, 130 kişinin yargılandığı bir davada onun da adı geçiyordu. AKP hükümeti Ferhat Erdoğan’ı iki ülke arasında yapılan ‘suçluların iadesi’ anlaşmasına dayanarak Fas’tan istedi. Hayatının tehlikede olduğunu fark eden ailesiyle birlikte 9 Nisan 2017’de Kral Beşinci Muhammed Havaalanı’ndan Almanya’ya uçmak üzereyken tutuklandı. 4 ayı hücrede olmak üzere 27 ay Fas’ta hapis yatan Ferhat Erdoğan yaşadıklarını Bold Medya’ya anlattı.

Sevdegül ve Bahadır adında iki çocuk sahibi Ferhat-Hatice Erdoğan çifti artık Almanya’da yaşıyor.

“15 YIL İNŞAAT MÜHENDİSLİĞİ YAPTIM”

“2000 yılında Pamukkale Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde mezun oldum. 20 yıldır Uşak, Kazakistan ve Fas Kazablanka’da mesleğimi yaptım. Bunun 15 yılı Uşak’ta geçti. Orada şirketlerimiz, ortaklarımız vardı. 2015 yılında farklı ülkelerde de iş yapma kararı aldık. Fizibilite için yaklaşık 8-10 ülkeyi dolaştık. Amerika, Ürdün, Dubai, Kazakistan, Güney Afrika, Mozambik gibi. En sonunda Fas’ta karar kıldık. Mart 2015’te ben Fas’a gittim. İş kurmamız bir düzen oluşturmamız bir yıl sürdü. İnşaat malzemesi olarak seramik ve mermer satmaya başladık. 2016 yılında ailem geldi yanıma.

KADIN VE ÇOCUK GİYİM MAĞAZASI VARDI

Fas biliyorsunuz Kuzey Afrika’da Atlas Okyanusu’na kıyısı olan ince, uzun bir ülke. Güneşin en son battığı ülke. Onun için oraya mağrip diyorlar. Türkiye orada çok seviliyor. Günde 3-4 uçak var. Her akşam haberlerde Türkiye var. Türkiye’de Fas’ı bilmeyen belki birçok insan vardır ama Faslılar Türkiye’yi çok iyi biliyorlar, şehirleri biliyorlar, son 3-4 başbakanını, cumhurbaşkanını sayıyorlar. Ve her gün Türk dizileri izleniyor. Özellikle kadınlar çok ciddi takip ediyorlar. Turizm ülkesi, Afrika’da gelişmiş, iyi bir ülke ama genel anlamda Türkiye’den 20-30 yıl geride. Dolayısıyla Türk tekstili orada çok tutuluyor. Biz ondan da yararlanmak istedik. İnşaat malzemelerine ilave olarak bir ortak arkadaşımla beraber kadın ve çocuk giyim mağazası açtık. İşlerimiz çok güzel gidiyordu.

“2017’DE TÜRKİYE’DEN TALEP EDİLDİM”

Nisan 2017’de terör örgütü kurmak, yönetmek, finanse etmek suçlamalarıyla Uşak’ta açılmış bir dosyanın parçası olarak ben de Fas devletinden talep edildiğimi öğrendim. Ailem ile konuşup Nisan 2017’de Fas’tan ayrılmaya karar verdik. Almanya’ya bilet aldık. Ancak Kral Beşinci Muhammed Havaalanı’nda beni tutukladılar, eşim ve çocuklarıma ise gidebileceklerini söylediler. İki ülke arasında suçluların iadesi anlaşması varmış. Biz bunu bilmiyorduk.

“15 TEMMUZ’DA FAS’TA OLMAMA RAĞMEN DARBEYE KATILMAKLA SUÇLANDIM”

O güne kadar Fas’ta herhangi bir problemimiz olmamıştı. Karakola gitmedik. Onlarca çalışanımız var. Zamanında vergilerimizi ödüyoruz. Ülkede birçok işadamı dostumuz, arkadaşımız var. Belirli seviyede yöneticilerle tanışıyoruz. Hiçbir sorunumuz yok ama Uşak’ta açılan o dosyada 130 kişiyle birlikte terör örgütü kurmak, yönetmek, 15 Temmuz darbe girişiminde görev almakla suçlanıyoruz ki, darbe girişiminde ben Türkiye’de bile değilim. Fas’tayım ve hiçbir şeyden haberimiz yok. Minimum 25 yıl, maksimum 42 yılla yargılanıyoruz. Görünce biz de şok olduk. Daha önce ne Türkiye’de ne Fas’ta bir davayla, cezaeviyle tanışıklığımız olmamış. Sadece küçük çaplı ticari davalarımız olmuştu.

“27 AY RABAT’TA CEZAEVİNDE KALDIM”

Havaalanında 5-10 dakika görüşmeden sonra polisler beni karakola götürdü. Bir gün orada kaldıktan sonra Rabat şehrindeki cezaevine nakledildim. Rabat Fas’ın başkenti. Kazablanka’ya yakın. 27 ay orada kaldım. Suçlu olduğumu düşünmediğim için kısa zamanda çıkarım diye tahmin ediyordum. Bir hafta, bir ay, en fazla 3 ay kalırız diye düşünüyordum. Bir hafta sonra eşim ve çocuklar beni ziyarete geldiler. Zaten o ilk ve son gelişleriydi. Onlar için de artık Fas’ın güvenli olmadığına karar verdik ve onlar Almanya’ya gittiler. Eşim Türkiye’de 15 yıl öğretmenlik yaptı. Yeşil pasaportu vardı. Dolayısıyla çocuklarımızın ve benim de yeşil pasaportumuz var. Daha önce birçok Avrupa ülkesine bu pasaportla gitmiştik zaten.

115 HÜCREDE KALDIM

Cezaevinde 27 ay kolay geçmedi tabi. Güzel günler de sıkıntılı günler de oldu. Kendi adıma o günleri kayıp olarak görmüyorum. Her şeyden önce suçlu olduğuma inanmıyordum tabi ki. Ama o kadar sert bir dosyaydı ki ilk 3-4 aylık süreçte hücrede kaldım. 115 gün. İlk başta kalem, defter vermediler. Mektup yazamıyorum, tek kişiyiz. 3-4 ay sonra onlar beni yakından tanıyınca farklı davranmaya başladılar. Odamızı değiştirdiler. Haftada 3-4 gün ailemizle telefon görüşü yapabiliyorduk. Yarım saat, 1 saat süren telefon görüşmelerimiz olabiliyordu. Her istediğimiz kitabı getirtebiliyorduk. Yani artık cezaevinde kalan diğer tutuklulardan farklı bir pozisyonum oldu. Diğerlerinin kitap imkanı hiç yoktu mesela. Ben ayda ortalama 30-40 kitap okuyordum. Onlar da çok şaşırıyorlardı. Odamız kütüphane gibiydi.

“KOĞUŞUMUZDA 4 LİSAN KONUŞULUYORDU”

Kaldığımız oda özeldi. Hep yabancı insanlar vardı. Bir dönem 7-8 kişi kaldık. Nijeryalı, Fransız, Tunuslu… Koğuş arkadaşlarımızdan biri Siera Lion’luydu. Afrika’da küçük bir ülkedir. Üç-dört kişi Hıristiyandı. Onlar haftada iki gün ayin yapıyorlardı. Odanın her tarafında haçlar var. Biz namaz kılmaya çalışıyoruz. Nijeryalı ve Siera Lionlu arkadaşlar kendi yerel dillerini onu konuşuyorlar. Tunuslu ile Fransız arkadaş Fransızca konuşuyor. Biz Türkçe konuşuyoruz. Tunuslu ile ben Arapça konuşuyorum. Ortak dil İngilizce. Odada 4-5 dil konuşuluyordu. Farklı deneyimler, farklı kültürler…

“TUTUKLULARIN YÜZDE 30’U TÜRKİYE’DEN İADE EDİLEN IŞİD’LİYDİ”

Cezaevi zaten terör cezaevi diye geçiyor. Onlar ‘irhab’ diyorlar. Merkezdeki mahkemelere yakın olması için başkentte böyle bir cezaevi açmışlar. IŞİD mensubu çok fazla insan vardı. Zaten Fas’ın beni iade etmek istemesinin altında yatan sebeplerden biri onlardı. Türkiye, IŞİD üyesi Faslıları sürekli iade ediyordu. Bunlar Türkiye’den Irak’a gitmek üzereyken yakalanmış insanlar. 250 kişilik cezaevinin yüzde 30-40’ı Türkiye’den iade edilmiş IŞİD’li Faslılardı. Hepsi Türkiye’yi çok iyi biliyordu. İzmir, Adana ve İstanbul’daki cezaevlerini anlatıyorlardı. Biz hiçbirini bilmiyoruz tabi. Şu anki hükumeti de çok seviyorlar.

İki-üç kez Rabat’taki mahkemeye çıktık. Onlar beni iade etmeye karar verdiler. Normalde iki ülke arasında siyasi tutukluların iade edilmesine dair bir anlaşma yok. Siyasi tutuklular 1995’te yapılan iade anlaşmasının dışında tutulmuş. Birleşmişler Milletler bu aşamada devreye girdi. BM biliyorsunuz önemli bir kurum. 195 üyesi var. Dediler ki “Bu insan Türkiye’den siyasi olarak talep ediliyor.” Türkiye’deyken siyaset de yapmıştım zaten. Hatta AK Parti’de siyaset yaptım bir dönem. 2009-2012 tarihleri arasında Uşak’ın il ve ilçe yönetiminde bulundum. Başkan yardımcılığı ve başkanlık yaptım. Son dönemde belediye başkanlığı için ismimiz konuşuluyordu. İstifa etmeseydim, bir şeyler yanlış gidiyor diye üst yöneticilerimizi eleştirmeseydik farklı pozisyonlarda olabilirdik.

“BM AVUKATLARIYLA HER MAHKEMEDE BİZİ TEMSİL ETTİ”

Rabat’taki mahkeme 3-4 ay sürdü. Kendi avukatlarımın yanı sıra BM’nin avukatları 2-3 avukatla her mahkemede bizi temsil etti. Cezaevine sık sık yanıma geldiler. Fas önce iade kararı verdi. Ama BM’nin avukatları dosyayı Cenevre’ye taşıdı. Orada BM’nin İnsan Hakları Komisyonu var. Dosyamın orada görüşülmesi gerektiği söylendi ve Fas Adalet Bakanlığı da bunu kabul etti. Dosyamızın görüşülmesi, bize sıra gelmesi 24 ayı buldu. Ben yalnız değildim, 4 kişiyle birlikte tutuklanmıştık.

Hepimizin dosyası incelendi ve BM’den şöyle bir karar çıktı: “Bu insanlar ve temsil ettikleri sivil toplum kuruluşu terör faaliyetleri yapmıyor. Tüm dünyada organizasyonları var. Tüm dünya ülkelerinde terörist bir hareket olarak görülmüyor. Geçmişleri ortada, son 4 yıldır Fas’ta yaptıkları ortada. Dolayısıyla bu siyasi bir taleptir. Bu insanların serbest bırakılmasını tavsiye ediyoruz” Zaten BM’nin tavsiye kararlarını ülkeler ciddiye alıyorlar.

“KARAR ÇIKTIKTAN 2 AY SONRA SERBEST BIRAKILDIK”

Ferhat Erdoğan, 10 Temmuz 2019’da tahliye olduğunda.

Karar çıktıktan sonra bizi 2 ay içinde serbest bıraktılar. Cezaevinde bize zaten iyi davranıyorlardı ama bu karar çıkar çıkmaz tavırları o andan itibaren çok daha farklı oldu. Cezaevinde bir misafir gibi olmaya başladık. İki ay sonra tahliye edilince Fas yetkilileri bize tabiri caizse “pardon” dedi. Cezaevine girmeden önce Fas’ta ne iseniz bizim için aynısınız. İsterseniz burada kalabilir, işinize devam edebilir ya da gidebilirsiniz.

“CEZAEVİNDEYKEN ALMANYA DA BENİ AİLE BİRLEŞİMİ İÇİN TALEP ETTİ”

Ben cezaevindeyken Almanya da elçilikleri aracılığıyla beni talep etmişti. Aile birleşimi için. Çıkar çıkmaz da BM yetkilileri eşliğinde Almanya’ya geldik. 10 Temmuz 2019’da tahliye edildim. Çarşamba günüydü. O gün cezaevinde dışarıyı aramak yasak. Normalde diğer 4 gün aranabiliyor. Ben de ailemi ve avukatlarımı aramadan dışarı çıkmak istemedim. Çünkü kapıda belki bir Transporter gelir alır, Türkiye’ye iade eder diye korkularımız vardı. Bunun örnekleri var. En sonunda 4-5 gardiyanın kolları arasında zorla arabaya bindirildim. Çıkar çıkmaz Fas polisi bizi teslim aldı, çok sıcak davrandılar, hemen bir restorana gittik, yemek ısmarladılar, telefon verdiler ve “İstediğiniz kişiyi arayabilirsiniz.” dediler. Yani ülkeyi sevdirmek amaçlı bir jest yapıldı. Sonra da diplomatik bir dille kusura bakmayın dediler.

“HAPİSTE 4 BAYRAM GEÇİRDİK”

Cezaevindeyken bir müddet sonra günlük yazmaya başladım. Yasak aslında. Özellikle hücre döneminde kalem ve kağıt olmayınca karşıdaki koğuştan Faslı bir tutuklu bana kalem fırlattı. Yaşadıklarımı, hissettiklerimi peçetelere yazmaya başladım. Sonradan onları deftere geçtim. Hücredeyken hafta sonu dışarı çıkamıyorsunuz. 72 saat hücredesiniz. Cuma öğlen odanıza bir giriyorsunuz, pazartesi öğlene kadar. Diğer günler her gün 1 saat avluya çıkarıyorlar. Beton bloklarla kapalı, üzerinde yüksek tel örgülerinin olduğu bir avluda yürüyorsunuz.

İki Ramazan, iki kurban bayramı geçirdik o cezaevinde. Kültür çok farklı, kaşık yok. Elle yemek yeniliyor ve bu yüzden yemekler genelde soğuk oluyor. Bir-iki ay zorlandık, sonra plastik bir kaşık çatal alabildik. Ayna yok, 4-5 ay hiç yüzünü göremiyorsun. Lavabodaki seramiklere ışık vurursa oradan bir şey çıkartmaya çalışıyorsun. Bayram hafta sonuna denk gelmişse yine dışarı çıkamıyorsunuz. Hafta içine denk geldiyse avluya çıkabiliyor, ailenizi arayabiliyorsunuz.

“TUTUKLULARIN KURBAN KESMESİNE İZİN VERİLİYOR”

Kurban bayramında tutukluların da kurban kesmesine izin veriyorlar. İçlerinden birini seçiyorlar. O kişi daha az suçu olan ya da suçu daha kesinleşmemiş biri oluyor genelde. O kişinin eline bıçak veriyorlar ve kurban kesiliyor. Tüm personel de geliyor, yöresel kıyafetlerini giyiyorlar. Bayramlaşma oluyor. Şeker ve hurmaları ikram ettik. Onlar da adet değil bu. Orada kontürlü telefonlar var. Parasını ödeyerek dünyanın her yerini arayabiliyorsunuz.

En sonunda Frankfurt Havalimanı’na geldik. Eşim ve arkadaşlar bizi karşıladılar. Şimdi hep birlikte dil öğreniyoruz. Eşim C1 kursuna gidiyor. Sevdegül ve Bahadır Almanca’yı iyice öğrendiler. Türkiye’nin mühendislik diplomaları burada tanınıyor. Ben de mesleğimi yapmayı planlıyorum. İnşaat sektörü Almanya’da iyi.

21 Ağustos 2019’da Frankfurt Havaalanı’na gelen Ferhat Erdoğan’ı ailesi ve arkadaşları karşıladı.

“TERÖRİST DE DESELER İÇİNİZDE BİR HUZUR VAR, SUÇLU OLMADIĞINIZI BİLİYORSUNUZ”

Terörist damgasını ilk duyduğunuzda tabi ki şok oluyorsunuz. Cezaevine giriyorsunuz, elleriniz kelepçeli, bunlar çok onur kırıcı. Mesela hastaneye gidiyorsunuz, bazen ters kelepçe yapıyorlar. Ayağınızda sadece terlik var, spor ayakkabı yasak, kaçma girişimine karşı. Hastaneye girerken yollar açılıyor, tüm gözler sizin üzerinizde. Onlar zor oluyor tabi. Bir müddet sonra alışıyorsunuz buna çünkü içinizde bir huzur var. Suçlu olmadığınıza inanıyorsunuz.

İş adamı Hazım Sesli ve Ferhat Erdoğan… Hazım Sesli hala İzmir Menemen Cezaevinde tutuklu.

İşadamı Hazım Sesli cezaevinde öldürülmek istendi! Saldırganın azmettiricisi kim?

İbrahim öğretmenin Libya’dan Paris’e özgürlük yolculuğu

BOLD ÖZEL

Cihadistlere silah satan Heysem Topalca kimliği değiştirilerek Konya’ya yerleştirildi

10 Şubat’ta şüpheli bir trafik kazasında ölen, Suriye’deki radikal gruplara silah ve kimyasal madde temininin kilit ismi Heysem Topalca’nın üç yıldır MİT koruması altında Konya’da ikamet ettiği ortaya çıktı.

BOLD – Suriye’nin Lazkiye kentinde gıda kaçakçılığı yaparken Suriye iç savaşından sonra bölgenin en önemli silah kaçakçılarından birine dönüşen Heysem Topalca (Hytham Qassap), 10 Şubat 2021’te Konya’da geçirdiği şüpheli trafik kazasında hayatını kaybetti. turkishminute.com’dan Cevheri Güven’in haberine göre şüpheli kazada hayatını kaybeden Topalca hakkında El Kaide üyesi olmaktan kesinleşmiş 12 yıl hapis cezası ve Türkiye’de meydana gelen terör saldırıları nedeniyle iki ayrı yakalama kararı vardı. Polis tarafından 2014’te iki kere gözaltına alınan ancak serbest bırakılan Topalca’nın Türkiye’de olduğuna ilişkin iddialar, kazayla birlikte doğrulanmış oldu. TM’ye konuşan bir kaynak,  Topalca’nın uzun süredir MİT’in korumasında olduğu ve kaza geçirdiği Konya’ya MİT tarafından yerleştirildiğini belirtti.

Kaynak, Türkiye ile Suriye arasında silah ve cihatçı sevkiyatının kilit isimlerinden biri olan Heysem Topalca’nın deşifre olmasından sonra 2015 yılında Hatay’dan uzaklaştırma kararı alındığını belirtiyor. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün El Kaide raporuna göre 2011-2014 yılları arasında 873 kez Suriye’den Türkiye’ye giriş çıkış yaptığı belirtilen Topalca’nın ismi 2015 yılında da çeşitli kaçakçılık olaylarıyla anılırken, ardından Topalca hakkındaki tüm izler kayboldu. Topalca’nın Hatay Yayladağı’nda ikamet eden ailesi de Topalca ile birlikte gözden kayboldu.

MİT VE SURİYE İÇ SAVAŞI

Kaynağa göre Topalca ile MİT arasındaki ilişki Suriye iç savaşıyla birlikte derinleşti ve Topalca, Hatay Yeni Sanayii bölgesinde bir depo tutarak silah sevkiyatı yapmaya başladı. Topalca’nın Suriye’de silaha ihtiyacı olan her gruba silah sattığını anlatan kaynak, Topalca’nın isminin çok sayıda terör eylemiyle anılması üzerine sınır bölgesinden uzaklaştırma kararı alındığını anlattı.

Topalca, Türkiye’den Suriye’ye sarin gazı yapımında kullanılmak üzere kimyasal madde sevkiyatı sırasında yakalanmış, 12 yıl hapis cezası almasına rağmen serbest bırakılmıştı. Topalca’nın ismi 53 sivilin hayatını kaybettiği Reyhanlı patlamasında “araçlara patlayıcı yükleyen kişi” olarak da geçiyor. Kaynağa göre Topalca’nın bu ve benzeri çok sayıda dosyada ismi geçmesi üzerine, 2015 yılında bir süre Hatay Yayladağı’nda gizlendi ve ardında MİT tarafından 2017’de ailesiyle birlikte Konya’ya yerleştirildi ve kimliği değiştirildi.

Topalca, 10 Şubat 2021’de hayatını kaybettiği trafik kazasına kadar Konya’da yaşadı. Kazada Topalca’nın üzerinden farklı bir soyisimde ‘Heysem Tabalci’ ismine düzenlenmiş kimlik çıktı. Topalca’nın oğlu, sosyal medya hesabından babasının öldürüldüğünü doğruladı. Kazanın ardından cenazesi Konya’dan alınarak 11 Şubat’ta Hatay’ın Yayladağı ilçesine götürüldü ve defnedildi.

Heysem Topalca’nın öldüğüne ilişkin oğlunun paylaştığı tweet.

HATAY BELEDİYESİ BAŞSAĞLIĞI MESAJI YAYINLADI

Hatay Büyükşehir Belediyesi ise Heysem Topalca için başsağlığı yanladığı ortaya çıktı.  Büyükşehir Belediyesi adına Yayladağı Mezarlık Kompleksi’nin Facebook (https://www.facebook.com/profile.php?id=100016705056730) sayfasında yayınlanan başsağlığı mesajında, “Yayladağı ilçemize bağlı ‘Kurtuluş’ Mahallesi’nden ‘Heysem Topalca’ vefat etmiştir. Cenazesi 11/02/2021 Perşembe Günü Yayladağı Asrî Mezarlığı’nda defnedilecektir. Büyükşehir ailesi olarak Merhum’a Cenabı Hak’tan rahmet, kederli ailesine sabırlar diliyoruz…” denildi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Beyaz sandalyede ölümün ardından Kabakçıoğlu’nun kardeşi yazdı

Dünya, KHK’lı komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu’nu cezaevinde beyaz bir plastik sandalye üzerinde can verdiğinde tanıdı. Ölümünün üzerinden 6 ay geçen Kabakçıoğlu’nun kardeşi Harun Kabakçıoğlu abisinin hikayesini Bold Medya için yazdı…

BOLD ÖZEL – Gümüşhane E Tipi Cezaevinde beyaz bir plastik sandalye üzerinde ölü bulunan KHK’lı komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu’nun ölümünün üzerinden 6 ay geçti. Yaşasaydı eğer 29 Şubat’ta 45 yaşına girecek ve mart ayında tahliye olduktan sonra kardeşi Harun Kabakçıoğlu ile birlikte kurdukları hayalleri gerçekleştireceklerdi. Ama olmadı. Harun Kabakçıoğlu abisinin ardından duygularını Bold Medya için kaleme aldı:

“Ailemizin ilk kamu görevlisi, komiser yardımcısı, üç kız çocuğunun ardından erkek olarak doğan, ortalama Karadenizli ailenin gurur duyabileceği, bizim aile etrafına da mucize yaşatan Mustafa’nın doğum günü 29 Şubat idi. Yaşasaydı buruk da olsa 45. yaşını kutlayacaktık. Gümüşhane E Tipi Cezaevinde ağır hasta olmasına rağmen başta iktidarın asılsız iftiraları, cezaevi amirleri ve infaz memurlarının ihmalleriyle tek başına ölüme terk edileli tam 6 ay oldu. Bu kibarca açıklamaydı, aslında Mustafa öldürüleli altı ay oldu.

“YALANINIZA EN BAŞINDAN BERİ İNANMADIM”

Evet, giden gelmiyor. Bendeki ve ailemizdeki o hüzün hiç gitmedi, gitmeyecek de. Jandarma olay yerinin çektiği, basında da yer alan fotoğraflar olmasa sorumlu savcının “Bahçeli, nezih, turistik otel gibi odada, ona çok iyi baktık, çocuklarımın üzerine yemin ederim” diye ergence kendini savunması (savcı niye böyle yemin ederse) yalanına herkes inanacaktı ama ben inanmamıştım. Çocuk yoktu karşısında nihayetinde.

Kıbrıs Harekâtında Rum esirlere bile melek gibi davranıldığını anlatılan kamu güvenlik görevlilerimiz nedense abim Mustafa’ya hiç de öyle davranmamışlardı. Acil olarak kaldırıldığı hastaneye tekerlekli sandalye ile gitmek istediğinde, nemrutça cevap almış, terslenmiş, bilincini kaybettiğinde götürüldüğü Gümüşhane Devlet Hastanesine o halde kelepçeyle yürütülmüştü. Bilincini kaybedip merdivenlerden düştüğü zaman etrafındaki görevliler “Götürmeyelim hastaneye, yine iş çıktı, of lanet olsun” diye homurdanmışlardı. Bütün bunları kendi tuttuğu günlüklerden okuyoruz. Ne acı!

İFTAR SAATİNDE BİLE RAHAT BIRAKMADILAR

Ramazan ayında iftar saati orucunu açtığı vakitte gelen cezaevi infaz memuru tarafından oturduğu beyaz plastik sandalye -ki o sandalyede son nefesini verdi- alınmış ve iftarını ayakta açabilmişti. Bu nasıl Müslümanlıktır, nasıl açıklayabileceksiniz bu kininizi?

Bize ısrarla söylenen Mustafa’nın tedaviyi istemediğine dair amatörce, uyduruk bir bahane. Ölmeden iki gün önce cezaevi doktoruna yazdığı ve sosyal medyadan da kamuoyunun gördüğü ve saygıda kusur etmediği dilekçede “Vermiş olduğunuz ilaçları düzenli olarak kullanmaktayım. Ancak ilaçların yan etki yaptığını düşünüyorum. Özellikle sol ağzım, sol bacağımda aşırı ŞİŞME oldu. Yürüyüş, konuşma sıkıntısı yaşıyorum. Bu dilekçeyi yazarken kolumda uyuşukluk yaşıyorum. Bel altı hareket özgürlüğümü sağlayamıyorum. Hiçbir işlemimi yapamıyorum. Saygılarımla arz ederim.” demişti.

Mustafa Kabakçıoğlu’nun 27 Ağustos 2020 tarihli son dilekçesi.

“FAZLASIYLA KÜÇÜMSEDİNİZ”

90’lı yıllarda ölüm orucuna yatan devrimcilere ölüm orucunu yapmasına izin vermeyen yüce görevlilerimiz nedense Mustafa’nın “Hastaneye gitmek istemiyorum” (orası da ayrı dava olabilecek iddialarıyla) sözünü dikkate alarak tıbbi müdahale etme gereği duymuyor. Mahpusun isteğini normalde ciddiye almayan Gümüşhane E Tipi Cezaevi yönetimi nedense Mustafa’nın bu sözünü hemen dikkate alıyor!

Ama unuttukları bir şey var. Zamanında Hizbullah’tan IŞİD’e kadar katıldığı operasyonlarda başarılar kazanmış, bakanlık tarafından takdirname ile ödüllendirilmiş yılların istihbaratçısı, komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu’nu fazlasıyla küçümsüyorlar. Rahat da davranıyorlar. Ne olacak Allah’ın fetöcüsü, vatan haini ya Mustafa! Devlet için yaptık deriz en kötü, nasılsa işe yarıyor bu savunma her daim.

Kendilerini bir gece yarısı paldır küldür Takvim gazetesine verilen ve hiç de inandırıcı olmayan bir fotokopi kâğıdıyla aklamaya çalıştılar. Ancak yandaşlarınızı ikna edebilirsiniz bu kağıtla. Takvim gazetesine bu şaibeli fotokopi kâğıdını kim vermiştir.? Takvim gazetesi savcılığın haber masası mıdır? Benim avukatım aracılığı ile aylarca görmek istediğim ve aylarca beklediğim resmi evrak Takvim’e nasıl verilmiştir? Davanın müdahili olarak belgeyi görmek hakkımız bizim değil miydi?

CEZAEVİ MÜDÜRÜ NEDEN DEĞİŞTİRİLDİ?

Mustafa içerde yapılan sistematik işkenceyi, yaşadığı zulmü tuttuğu günlüklere satır satır yazarak arşivledi. Olay sonrası Gümüşhane E Tipi Cezaevinden başka yere gönderilen müdür Heybetullah Gözcü neden susmaktadır? Yoksa o da yukarlardan talimat mı almıştır? Benim savcılıktan istediğim belgeler nedense iktidarın yalan makinesi olan gazetede gece yarısı haber olarak geçiliyor.

2000 yılında sözde adına hayata dönüş denen ama aslında hiç de öyle olmayan, siyasi mahpusları hayattan koparan o operasyonda hayatını kaybedenler için mahkemenin kararını okudum. Dava sonucunda özetle, “ insanların en değerli varlıkları olan çocuklarının doğal olmayan nedenlerle ölümünden duydukları üzüntü ve acının hiçbir suretle giderilmesi mümkün bulunmamaktadır “denilmiş 2003 yılında. Ve kamu güvenlik personelinin yaptıklarının yasalara göre suç olduğunu eklemiş.

“MÜFETTİŞ RAPORLARI BİZİMLE PAYLAŞILMADI”

Aradan 17 yıl geçmiş ve 2020 yılında aynı suç tekrarlanmış ama nedense aynı adil hukuki süreci bizler göremedik. İnsanlık ayıbı olan olay yeri fotoğrafları, ekim ayında ulusal medyaya düşünce toplumun gazını almak için olsa gerek Adalet Bakanlığı “İki müfettiş görevlendirdik” diye açıklama yaptı ama nedense müfettişlerin ne yaptığı, nasıl rapor verdiği 6 ay geçmesine rağmen bizimle paylaşılmadı. Adalet Bakanı’nın yüzüne “üç kez müfettiş raporları” ne oldu diye soran TBMM İnsan Haklarını Komisyon Üyesi Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu sanırım birilerini korkuttu ki şimdi de onun üzerine yürüyüp, itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Ömer Hoca’nın ceketinin mendili olamayacak kalibrede insanlar onu yargılamaya kalkıyorlar.

Sosyal medya hesaplarında “Hayvanları soğukta ihmal etmeyelim” diyen Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, yıllarca bu ülkeye hizmet etmiş, kariyeri ödüllerle dolu olan, vatan sevgisi ortalama vatandaştan kat kat fazla olan komiser yardımcısının ölümüne, sokakta üşüyen kangal cinsi köpeğe gösterdiği kadar hassasiyet göstermemiştir. Senin inandığın dinin bunu mu emrediyor Abdülhamit Gül?

“TEK SORUMLU YETKİLİLER DEĞİL, SEN DE KABAHATLİSİN!”

Kamuoyuna açıklama yapılmadan sessizce Gümüşhane E Tipi Cezaevi müdürünün görev yeri değiştirildi. Peki, Mustafa’nın bu yaşanılan tarifi olmayan acının sorumluları sadece cezaevi ve Adalet Bakanlığı yetkilileri ve şu anki muktedir midir? Hayır elbette.

KHK ile mesleğinden ihraç edilince sevinenler “onlar da suçlu yav, ama onlar da sınav sorusu çaldı” diye iftira attığın Mustafa 2000 yılında memur oldu. Yani Ecevit iktidarken başladı mesleğine. “Devlet durup dururken birilerini tutuklamaz, vardır bir şeyler, ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diyenler sen de kabahatlisin. Seni de inandığın tanrı affetsin, ben affetmiyorum. Sabaha doğru hiç ummadığın zamanda ters kelepçeyle çıkarsan bir gün, o zaman anlarsın bu dediğimi. Ve komşuların da sana aynı cümleyi kursun “yav bişi yapmıştır, benim evime neden gelmediler” merak etme sıra sana da gelir, rahat ol, hiç canını sıkma.

Nazilerin yaptığı soykırımdan farkı olmayan KHK ile ihraç olan memurlara “Ağaç kabuğu yesinler” diyen AKP Isparta İl Başkanı (şu an kanser tedavisi görmekteymiş) sen de çok kabahatlisin. Ağaç kabuğunu kaynat, belki iyi gelir hücrelerine.

Bir de asıl kabahatliler, en çok rahatsız olduğum, evlat olsa sevilmez cinsinden. Eğer güçlü olan değişsin ilk diyecekleri “Ya biz de çok rahatsızdık, biliyorduk, bakma sesimizi çıkaramadık Harun” diyen tipik ortalama Türk vatandaşı. Kimi zaman laik, kimi zaman Atatürkçü takılan, kimi zamanda vatan millet Sakaryacı olan orta yolcu, sen de çok kabahatlisin!

“YENİ BİR HAYAT KURMA HAYALİMİZ VARDI”

Üç kardeş bir görüş gününde. Ağustos 2019, Gümüşhane E Tipi Cezaevi.

Mustafa geri gelmeyecek, ne desem ne yazsam boş. Onunla hayal ettiğimiz, tahliye olunca dededen kalma topraklarında bağ bahçeyle uğraşıp, buğday ekip “Ben çok Müslümanım, namaz da kılıyorum” diyenleri evimize, içimize sokmayacağımız yeni bir hayat hayalimiz vardı. Gittiğim her açık görüşte bunu defalarca konuştuk. Tahliyesi mart ayında bitecekti ama gerçekleşemedi. Ölümden sonra hayat var mı, bana pek de var gibi gelmiyor uzun zamandır ama buradayken cennetimizi yaşayamadık, o hep cehennemi yaşadı bu yalan dünyanın.

Mustafa garip geldi, garip gitti. Hiçbir zaman lüks arabası olmadı, lüks sitelerde oturmadı. Lüks yaşantısı da olmadı. Zaten istemezdi de. Mustafa’nın da kaderi böyle oldu. Kimilerinin kullandığı dil ile o bir fetöcü idi. Yıllar önce haber bültenlerinde gözümüze sokulan etö aşağı, etö yukarı diye vatansever komutanları da çarklarında ezen, öldüren aynı güç yeni günah keçisi buldu adına da fetö dedi. Herkes de bu fetö sakızını güzel çiğnedi, çiğnemeye de devam etmekte. Eğer hukuk, adil yargılama gelirse bu ülkeye, kimin gerçekten kahraman, kimin vatan haini olduğu anlaşılacaktır ama artık benim için de pek bir önemi yok, ölenler geri gelmeyeceği için…”

Karantina hücresinden cenazesi çıktı: Plastik sandalyede ölüm!

Mustafa Kabakçıoğlu’nun günlüğü: Hiç olmazsa bir tekerlekli sandalye

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

‘Hayalet komutan’ Heysem Topalca Susurlukvari kazaya kurban gitti

Susurluk kazasının neredeyse aynısı meydana geldi ve bu kez Suriye silah ticaretinin, Türkiye’deki kanlı olayların beyni Heysem Topalca’yı tır biçti.

BOLD – Suriye’deki çatışmaların başladığı yıllardan itibaren ‘Hayalet Komutan’ ve ‘İkinci Yeşil’ olarak ismi sık sık MİT’le birlikte anılan Suriye uyruklu Heysem Topalca, Susurluk benzeri bir kazayla hayatını kaybetti.

www.turkishminute.com’dan Cevheri Güven’in haberine göre; Topalca’nın içinde bulunduğu araç Konya’nın Karapınar ilçesinde 10 Şubat’ta bir tırla çarpıştı. Topalca olay yerinde can verdi. Reyhanlı patlaması, IŞİD’ın Niğde saldırısının organizatörlüğü, Suriye’ye silah sevkiyatı, El Nusra’ya Sarin Gazı temini dahil onlarca büyük olayda ismi geçen Topalca’nın ölümü kamuoyundan gizlendi.

(Kaza yerinden fotoğraf. Heysem Topalca’nın içinde bulunduğu araç)

Karapınar- Konya yolu Akçayazı Mahallesi Merdivenli mevkisinde 10 Şubat 2021’de saat 21:00 sıralarında içinde Heysem Topalca’nın bulunduğu 68 KH 911 plakalı otomobil ile 06 KH 8433 plakalı tır çarpıştı. Otomobilde bulunan Heysem Topalca (54), Macit El Hacı Ali (33) ve Bilal El Muhammed (21) yaşamını yitirdi. Döne Abdullah (55), Nureddin El Hac Ali (19), Abdullah El Hac, İbrahim El Muhammed (30) ve Halit Bargut (15) da yaralandı. Araçta bulunanlar Konya Şehir Hastanesi ve Karapınar Devlet Hastanesine götürüldü. Hayatını kaybeden üç kişi, otopsi işlemlerinin ardından Hatay’ın Yayladağı ilçesine defin için gönderildi. Kaza sonrası gözaltına alınan tır şoförü Mustafa Usta ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı.

(Heysem Topalca (solda) Suriye’deki çatışmalar sırasında görülüyor)

Hayalet Komutan

Araçta hayatını kaybeden Heysem Topalca (Hytham Qassap), Suriye iç savaşının başladığı 2010 yılından beri Türkiye’nin gündeminde olan bir isim. Hakkında Türkiye’de mahkûmiyet ve yakalama kararı bulunan Topalca’nın Konya’da rahatça hareket edebilmesi oldukça dikkat çekici.

11 Mayıs 2013’teki Reyhanlı patlaması ve 20 Mart 2014’te Niğde Ulukışla’daki IŞİD saldırısı davalarının ‘firari’ sanığı olan Topalca hakkında Adana 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 29 Aralık 2015’te verdiği 12 yıl kesinleşmiş hapis cezası var. Topalca bu cezayı ‘Sarin Gazı Davası’ olarak bilinen Suriye’ye kimyasal silah yapımında kullanılabilecek maddelerin sokulması nedeniyle aldı.

Topalca’nın yakalama kararları ve kesinleşmiş cezalarına rağmen Konya’da bulunması, Susurluk benzeri bir kazayla hayatını kaybetmesi ve bu bilginin kamuoyundan gizlenmesi oldukça dikkat çekici.

(Heysem Topalca)

Hayalet Komutan ve Reyhanlı Patlaması

Heysem Topalca’nın ismi Suriye’deki çatışmaların başladığı 2010’dan beri birçok kez gündeme gelse de en çarpıcısı 11 Mayıs 2013’teki Reyhanlı Patlaması sonrası oldu. 53 kişinin hayatını kaybettiği patlama sonrası gözaltına alınan ve tutuklanan sanıklardan Yusuf Nazik ve Mehmet Gezer, Topalca’yı kendilerini tuzağa düşürmekle suçladı. İkili, “Reyhanlı’dan mal geçirmek için iş birliği yapıyorduk. Patlamada kullanılan minibüsler kaçakçılık için hazırlanmıştı” dedi. Topalca’nın kaçakçılık için hazırlanan minibüslere patlayıcı yerleştirdiği bilgisi üzerine Emniyet’in yaptığı incelemede, Topalca’nın Türkiye’de iki kez gözaltına alındığı ve bırakıldığı, arandığı dönemde bile sık sık Türkiye’ye giriş yaptığı tespitine yer verildi.

Emniyet Genel Müdürlüğünün El Kaide raporunda Topalca’nın 2011-2014 yılları arasında 873 kez Türkiye’ye giriş çıkış yaptığı ifade edildi. Topalca’nın Özgür Suriye Ordusu’nun toplantılarına katıldığı, El Kaide ve El Nusra örgütleriyle de bağlantısının olduğu raporda vurgulandı.

(2013’te Reyhanlı’daki patlamada 53 kişi hayatını kaybetti)

Sarin Gazı davasında 12 yıl ceza aldı

Reyhanlı patlamasından kısa süre sonra 28 Mayıs 2013’te Adana Polisi, Suriye’deki El Kaide örgütüne bağlı Ahrar-ı Şam ve El Nusra Cephesi’ne kimyasal bomba yapımında kullanılan bazı kimyasal maddelerin temin edilmeye çalışıldığı yönünde ihbarı üzerine çeşitli adreslere operasyon düzenledi. Gözaltına alınan biri Suriyeli 5 kişi tutuklandı. Suriyeli olan Heysem Topalca’ydı.

Polisin, 2 kilo sarin gazı yakaladığı belirtildi. Ancak dönemin Adana Valisi Hüseyin Avni Coş, resmî açıklamasında maddenin sarin gazı olmadığını, antifriz olduğunu savundu. İlk duruşmada Heysem Topalca dahil tüm sanıklar serbest bırakıldı. Sanıkların tamamı 17 Temmuz 2013’te tahliye edildikten sonra ele geçirilen kimyasal malzemenin laboratuvar sonuçları geldi. Raporda malzemelerin kimyasal silah üretmede kullanılabileceği, bu kişilerin de kimyasal silah elde etme girişiminde bulundukları belirtildi. Rapor iddianameye girince savcılık, daha önce serbest bırakılan Heysem Topalca hakkında yakalama kararı verdi. Ancak Topalca izini kaybettirmişti.

Olayla ilgili hazırlanan iddianamede, Makine Kimya Endüstrisi’nden sarin gazı üretmek için gerekli maddeleri temin etmeye çalışan ve maddelere rahatlıkla ulaşan sanıkların ödemeleri Arabistan üzerinden yaptıkları ve sadece kimyasal madde değil, havan topu yapılmak üzere krom boru siparişi verdikleri de kaydedildi.

Adana 9. Ağır Ceza Mahkemesindeki dava 29 Aralık 2015’te sonuçlandı. Mahkeme, Heysem Topalca hakkında 12 yıl hapis cezasına hükmetti. Ceza, terör örgütü üyeliğinden verilirken kimyasal silah temin etme suçunun hazırlık aşamasında kaldığı bildirildi.

(Tır dorsesinin zeminine gizlenmiş olarak yakalanan havan topları)

Havan topları yakalandı

Sarin Gazı iddianamesinde geçen havan topları ise 7 Kasım 2013’te tesadüfen yakalandı. Adana’da “Bir tırda uyuşturucu taşınıyor” ihbarı sonucu yapılan aramada, çok sayıda mühimmat bulundu. Tırın içinde Konya ile Adana’da üretildiği belirlenen 953 adet havan topu başlığı ve 10 füze rampası vardı. Polis, mühimmatın El Kaide’ye bağlı El Nusra’ya gönderilmek istendiğini belirledi. Tırın şoförü ilk sorgusunda, talimatları Heysem isimli kişiden aldığını söyledi. Heysem Topalca tır şoförünün ifadesinden sonra yakalandı, ifadesi alındı. Ancak MİT’in devreye girmesiyle serbest bırakıldığı öne sürüldü.

(Topalca’nın aracıyla çarpışan tır)

IŞID saldırısının organizatörü

MİT’e çalıştığı için Türkiye’de korunduğu iddialarıyla sık sık gündeme gelen Heysem Topalca’nın isminin karıştığı bir başka dosya ise Niğde’nin Ulukışla ilçesinde bir astsubay, bir polis ve bir vatandaşın hayatını kaybettiği IŞİD saldırısı.

20 Mart 2014’te İstanbul’a gitmek üzere Hatay’dan yolan çıkan IŞİD üyeleri Benyamin Xu, Çendrim Ramadani ile Muhammed Zakiri, Ulukışla-Adana Otoyolu’nun Gedeli viyadüğünde bulundukları taksiyi durdurmak isteyen güvenlik güçlerine otomatik silahlarla ateş açtı. Jandarma Astsubay Üstçavuş Adil Kozanoğlu ile polis memuru Adem Çoban çatışma sonrası hayatını kaybetti.

Davanın iddianamesinde sanık olan Topalca hakkında mahkeme yakalama kararı çıkardı. İddianamede, şüpheliler Çendrim Ramadani, Benyamin Xu ve Muhammed Sakiri’nin Suriye’deki IŞİD’e bağlı kamptan, İstanbul’da silahlı ve bombalı eylem yapmak için ayrıldıkları öne sürüldü. Bu kişilerin Topalca tarafından Yayladağı’ndan yasa dışı yollarla Türkiye’ye sokulduğu ve İstanbul’daki bağlantılarının da yine Topalca tarafından ayarlandığı aktarıldı.

(Niğde saldırısını gerçekleştiren IŞİD üyesi)

Gazeteci Bünyamin Aygün kaçırıldığında yanındaydı

Milliyet Gazetesi muhabiri Bünyamin Aygün, Aralık 2013’te kaçırıldığında da yanında Heysem Topalca vardı. Aygün, Suriye’ye gitti ve Heysem Topalca’yla buluştu. Topalca’nın kullandığı araçla ilerlerken önleri kesildi ve IŞİD’e bağlı radikal bir kol tarafından kaçırıldılar. Milliyet muhabirinin kaçırıldığı Türkiye gündemine girince MİT üzerinden pazarlık başladı. 17 gün sonra ilk olarak Heysem Topalca serbest bırakıldı. Bünyamin Aydın’ın anlattığına göre 6 Ocak 2014’te Heysem Topalca geri geldi ve Bünyamin Aygün’e “Merak etme kurtuldun sen, ben geri geleceğim, şimdi senin pazarlıkların devam ediyor” dedi. Pazarlıklar sonucu Milliyet muhabiri Aygün de serbest bırakıldı.

Jandarma raporu

Suriye ile ilgili hemen her iddianamede ismi geçen Heysem Topalca’ya ilişkin bilgileri 2013 ve 2014 yılındaki Emniyet ve Jandarma raporlarında bulmak mümkün. Ardından iki kurumda yapılan büyük tasfiyeden sonra Heysem Topalca’nın ismi tekrar gündeme gelmedi.

Jandarma Genel Komutalığının 9 Haziran 2014 tarihli raporunda Topalca ile ilgili şu bilgiler yer aldı:

– Suriye’den kaçak yollarla tarihi eser getirip Türkiye’de satılmasının organize edilmesi.

– Halep sanayi bölgesindeki makinelerin çalınarak Türkiye’de satılması.

– El Kaide ve Nusra Cephesi’ne sürekli Türkiye üzerinden mühimmat temin edilmesi.

– Reyhanlı’da patlayan araçları gönderen kişi olması.

– Adana’da ele geçirilen 931 adet havan mermisinin sahibi olması.

– Cund el Şam örgütü ile ilişkisinin bulunması.

Heysem Topalca’nın ailesi Hatay’ın Yayladağı İlçesi’nde ikamet ediyor. Topalca, Lazkiye’nin kuzey kırsalındaki Türkmenlerin kurmuş olduğu ve Türkiye’den de cihatçıların katıldığı Özgür Suriye Ordusu Yüksek Askeri Konseye bağlı Bayır Bucak Türkmen Tugayı’nın bileşenlerinden El Huva Billa Taburu’nun bir süre liderliğini de yaptı.

“Heysem Topalca’yı MİT korudu”

Heysem Topalca’nın yakalama kararları ve hakkındaki 12 yıl mahkumiyete rağmen nasıl olup da Türkiye’de özgürce dolaşabildiği sorusunun cevabı ise Mehmet Aşkar’ın IŞİD’in Niğde Saldırısı ile ilgili verdiği ifadede gizli.

Bir asker, bir polis ve bir sivilin hayatını kaybettiği Niğde’deki saldırıya dair davada yargılanan sanık Mehmet Aşkar, ifadesinde şunları söyledi:

“MİT’e çalıştığını söyleyen Heysem Topalca ile Yayladağı sınırında silah taşırken askerlere yakalandık ama birkaç telefon görüşmesinden sonra bırakıldık ve teslimatı gerçekleştirdik.”

Niğde saldırısından günler önce beraat

Topalca’nın korunduğu başka bir dava ise ‘evrakta sahtecilik’ olayıydı. 2013 yılı haziran ayında, Heysem Topalca ve babası Muhammed Topalca, resmî belgede sahtecilik suçundan yargılanmaya başladı. Volkswagen marka Suriye plakalı bir aracın ruhsatında oynama yaparak Türkiye’ye sokmuşlardı. Ancak ruhsata kayıtlı şase numarası ile motordaki şase numarası farklı olmasına rağmen Topalca ve babası beraat etti. Beraat kararı, Toplaca’nın isminin karıştığı Niğde’deki IŞİD saldırısından sadece 8 gün önce verildi.

Topalca’nın partneri Nuri Gökhan Bozkır Ukrayna’da

Topalca gibi Suriye’ye silah ticareti gerçekleştiren bir başka isim ise eski bir asker olan Nuri Gökhan Bozkır. Özel Kuvvetler Komutanlığında görevli eski Yüzbaşı Bozkır, 2015’te Ukrayna’ya gitti ve geri dönmedi. Bozkır 2019 yılında Ukrayna’da iltica başvurusu yaptı. MİT tarafından Suriye’ye silah kaçakçılığında kullanıldığını, Türkiye’ye iade edilmesi durumunda hayati tehlikesinin bulunduğunu savundu.

(Nuri Gökhan Bozkır, Ukrayna’da duruşma sırasında)

Nuri Gökhan Bozkır, 2012-2015 yılları arasında Türkmenlere 49 defa silah sevkiyatı yaptığını söyledi.

Türkiye’nin iadesini istediği Bozkır, mahkemedeki savunmasında Türk hapishanelerinde kendisi gibi tehlikeli tanıkların ‘kalp krizi’ sonucu öldüğünü söyledi. Buna örnek olarak hapiste hayatını kaybeden eski bir subay arkadaşını gösterdi.

Bozkır’ı doğrular biçimde Heysem Topalca, şüpheli bir kazayla sessizce hayatını kaybetti ve Türkiye medyasında konuyla ilgili hiçbir haber yer almadı.

 

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0